. . , firar.,
ay batınca gece ansızın., bıçağın silip pasını çıkması gibidir kınından
sevgiliye atılan imzadır., bir damla ağır ter olup ergenlik yollarından
. . , firar.,
şiirin yazılmamış son dizesinin kaçtığı., şairin hücredeki sır kapısıdır…
yürek duvarlarına atılmış her çentikte., kayıtlı bir damla gözyaşıdır…
FİLM ŞERİDİNDEN ...
-BİR DOĞUM GÜNÜ YAZISI-
.
Kaktüslerin çiçek açtığı., çakır dikenlerinin tomurcuklandığı ve ara mevsimlerin bahar sesleri…
. ,
Kapıdan çıkıp., ilk adımlar öncesinde emekleyerek ilerlemeye çalışırken yolda boş karelerle dolu film şeridi ile bir kamera buldum… Ve bir yolculuğu., ilk adımı atarak başladıktan sonra., kimi zaman yürüyerek- koşarak., kimi zaman düşüp-kalkarak onunla yaptık ve şimdilik yapmaya da devam ediyoruz…
Eylül’ün ilk sabahı ….
Şiir ya da şarkıların renginin aşk kırmızısından hüzün sarısına dönmeye başladığı ilk sabah…
Ama günün., romantizm kokulu bu tanımının ötesinde çok güzel bir anlamı ve ismi daha var …
“DÜNYA BARIŞ GÜNÜ”
İki küçük çocuk oyunlar oynuyorlar., gülüşerek konuşuyorlar kendi aralarında bir ıssız limanda., belki bir köşebaşının görünmeyen tarafında., teras katlarının geniş ufkunda., kumsalda kumdan kaleler yaparken ya da bir salıncakta sallanırken…
Biz de güne yakıştırılmış bu anlam ve önem üzerine bu çocuklara barışın ne olduğunu., güzelliklerini anlatmaya çalışalım… Çünkü barış yarınlarda en çok onlara lazım olacak …
EVET., BEKLİYORUZ . . .
Yaşadığımız günler içinde., bekleye-bekleye ağaç olan adamla., akıp giden zamanın yaptığı mini söyleşiden alıntı...
.
--'Daha bekleyecek misin' dedim...
--'Bekleyeceğim tabi' dedi...
--'Ne zamana kadar' dedim...
Ekim denilince benim aklıma...;
Volga nehrinin donmak için henüz niyetlenmediği günlerde yani kış gelmeden önce., top ateşine tutulan ve yıkılan kışlık saraylar gelir...
Ve bir de takvimlerin., renklerin., yer ve zamanların farklılıklarına hiç aldırmayan bir çocuk gelir gözümün önüne... Gözlerini Volga’nın derin ve sessiz sularına daldırmış., ellerini kulaklarına kapatıp çığlık üstüne çığlık atan bir çocuk...
Ki yeryüzü., yeri yerinden oynatmak- gökyüzü .,rengini doğum rengine boyamak için bu çocuktan bu çığlığı beklemektedir sanki…
. ,
Ve Ekim denilince benim aklıma bir de..,
EKİM ., delikanlı bir ay’dır…
O kapıdan uğurlayıp ardından baktığımız Eylül’ün mahzun prenses tavırlarından oldukça uzak., ağır ve sert ama oldukça dimdik bir bozkır delikanlısıdır Ekim... Yüreklidir... Öyle kendisine kolay kolay laf söyletmez...
Ekim., hasat sonu uçsuz-bucaksız zamanların içinden geçen Volga nehrinin henüz buz tutmamış halidir ve hala umudun ve çocukların çığlıkları ile beslenmektedir…
.,
Ekim denilince benim aklıma...;
Volga nehrinin donmak için henüz niyetlenmediği günlerde yani kış gelmeden önce., top ateşine tutulan ve yıkılan kışlık saraylar gelir...
İçimden hep bir nehir akar., yüreğim bir masal yazar., düşlerime ninni olur…
. . ,
Göreceksin sevgilim., bir sabah güneşi dolar gibi gözlerimize.,
filikasız bir güvertede dinmiş fırtınaların huzurunu buluruz., kollarımız iki yana., kucaklar gibi açılır gökyüzüne...
Yıllar boyu uzamış tarifsiz esaretler sonrası., çekilmiş tüm acılara çırılçıplak bir hürriyet tadı verir memleket sevdamız...
Boğulurken suyu çekilmiş bu denizin., çöl kurusu dalgaları arasında şimdi zor gibi gözükse de...
ELMA DERSEM ÇIK
.
Eğer yazılan, söylenen, anlatılan ya da yaşamın gösterdikleri doğru 'anlaşılamamaya' başlamışsa ya da doğru anlaşılıyor olsa bile ne anladığımız sorulduğunda biz doğru anlatamıyorsak .,
. . . ,
İşte o zaman kazanan (ya da kazandığını sanan) ., yaşamın ciddi yüzünün göstergesi demek olan takvimlerdir ve bizim de içimizdeki çocuğa vakit çok geç olmadan ‘ELMA’ diye seslenme zamanımız gelmiş demektir...
. . .
sana biriktirdiğim ne çok şey var., beynimin emanet hücresinde
unutursam eğer karşılaşırsak söylerim diye., belki günün birinde...
. . ,
mesela kan-ter içinde
ne kadar sevişmediğimiz gece varsa., hepsini toplayıp yatağımızdan
sakladım günaydınsız sabahlarımızın içine., bir gün bile aksatmadan
“ey ahali…, duyduk-duymadık demeyin…. yarın bayram geliyor….”
Bu ses, açık yaz penceresinden içeri dolduğu odadan kocaman yankılarını da yanına alarak geldiği gibi çıktı ve hecelerini düşüre-düşüre gittikçe küçüldü, uzaklaştı ve kulaklardan kayboldu. Sokak sabahı bekleyen yarı karanlık sessizlik elbisesini giydi yeniden...
İhtiyar adam, açık penceresinin önüne geldi. Ellerini pervaza dayayıp yarı beline kadar eğilerek sokağın bir o yanına baktı bir bu yanına… Ne bir ses ve ne bir gölge… Hiçbir şey yoktu. Sandalyesini pencerenin önüne çekti, küçük sehpasıyla beraber. Bir sigara yaktı. İçine çektiği ilk nefesin dumanını ince ve mavi bir çizgi gibi dışarıya üfledi. İlk sigara içtiği gün yaptığı gibi. Ve sonra bir elini şakağına dayadı ve gözlerini boşlukta daldığı yerde öylece bıraktı. Yarını, bayramı burada, böyle bekleyecekti...
Ve bildiği bütün ultra marketlere telefon ederek, “sizde bakkal topal Musa amcanın, kese kağıdında sattığı marka şekerlerden var mı” diye sormayacaktı...
Ve tanıdığı bütün çocukların arasına karışıp, onlarla beraber içeriden kendisinin açacağı kapının önünde, mendil içine sarılmış delikli ikibuçuk kuruşu almak için elini uzatmayacak, saçının okşanmasını beklemeyecekti...




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...