karanlık basmadan önce...
iflah olmaz mızrak sancısı gene., saplanmadan önce yüreğime
bu akşam da dün geceden kalma., bir masa bulurum kendime
sır sessizliği gibi içimde saklı., bütün hikayeleri alarak yanıma
otururum her zamanki gibi., manzarası en yoksul cam kenarına...
. ,
Dışarıdan yolunu şaşırmış martı çığlıkları ve ağaçlarda konmak için dal arayan kuş sesleri birbirine karışarak önce odama sonra kulaklarımın içine doluyor...
Ama bu ne güzellik böyle.., .
Müthiş bir armoni içinde bana duymak istediğim., sevdiğim bütün türküleri., şarkıları sanki hep bir ağızdan ., koro halinde söylemek istiyorlarmış gibi birbirleri ile uyum sağlamaya çalışıyorlar...
Ve ben onları daha çok duymak., seslerini daha çok dinlemek istiyorum... Söyledikleri türküleri., şarkıları..., söylemeye çalıştıkları her şeyi..
Kanatlarımı onların kanatlarına karıştırmak istercesine., penceremin kanatlarını daha çok açıyorum...
Ama yetmiyor..., pencerelerin açık olması yetmiyor...
Dedim ki., bir şeyler yazayım ama ne yazayım …
--- Mesela., yüreğinin ucundan tuttuğu ipe bağlı uçan balonları olan bir çocuğun öyküsü olsun…
O çocuk kaydırakta kaysın., salıncakta sallansın., düşerse kanayan dizleri olsun… Gözyaşı dökecekse de yalnız kanayan dizleri için döksün…
. ,
--- Mesela o öyküde bir de., lüle-lüle saçlarına papatyalardan taç yapan bir kız çocuğu olsun…
Yüzünde çilleri., güldükçe yanaklarında gül gibi açan gamzeleri olsun… Tek başına şarkı söyleyip dans eder gibi dönerken etekleri havalansın…
---Takvim yapraklarına inanma canımın içi... Havada ne bahar kokusu var ne de tariflere sığmaz o rengarenk çingene coşkusu... Yetim hüzünlerle öksüz acıların kol-kola dolaşırken çıkan ayak seslerinin sessizliği var sadece...
.
,
ben işte bu havalarda.,
bir çocuğun gökyüzündeki rengarenk balonları üstüne
‘ipinden kurtulan bir topaç dönerek düşer .,
sek-sek oyununun çizgileri içine’
. . . ,
ah canımın içi . . ,
şöyle çevirip başımı geriye .,
baksam sabahın ilk saatlerine...
Çocuk odasının tavanındaki yüz mumluk ampul yandığı zaman güneş doğuyor., söndüğünde gece bastırıyor ve komodin üstündeki abajurun içinden ay doğuyordu...
Çocuk odasının içindeki tren de işte tam bu saatte hareket ediyordu...
Çocuk odasındaki tren o gece garda bekleyen yolcuların hiç birisini almadan yola çıktı...
Sert plastik kokulu dağların arasından., mavi muşambadan yapılmış göllerin kenarından., tahta köprülerden geçti... Hemzemin geçitlerdeki kontrol memurları gibi hareketsiz ama lastik yumuşaklığında ve yemyeşildiler tren yolunun kenarına sıralanmış ağaçlar...
O gece gardaki yolcular arasında bekleyen bir çocuk., kendi evinde tren yolunun kendi evindeki odanın içinden geçmiyor olmasının acısı ile iç çekiyor ve kendini almadan giden bu trene elini uzatıp tutamayacak kadar ve uzaktan bakıyor ve ağlıyordu...
.,
Sebze-meyve sandıklarından birkaç tanesini yan yana ekleyerek duvarımın bir köşesine monte ettiğim bozkır köyü ıssızlığındaki ilk kütüphanemden.., şimdi karşısında oturup, ayaklarımı uzatarak gözlerimi duvar boyu.., kat-kat raflarında gezdirmekle dinlendiğim günümün kütüphanesine..
.,
Kimi zaman yazar ya da yayınevlerine., kimi zaman konularına ya da enlerine-boylarına göre düzene sokmaya., sıraya koymaya çalıştığım ama her seferinde daha çok dağıttığım., benim dünyamın en aydınlık., en zengin ve en renkli şehri görüntüsündeki kütüphaneme...
.,
Başındaki kasketi çıkarmadan bu şehre göç etmiş ve fötr şapkalı., takım elbiseli., döpiyesli kalabalığın arasında kaybolmuş olan ilk kitabım acaba hangisiydi...
Hala duruyor muydu?
Yaşam., giderek genişliği daralan., yüksekliği artan ve kaç tane olduğu önceden bilinmeyen farklı malzeme ve kalitede yapılmış basamaklardan oluşan bir merdiven …
Öyle ki Ahmet Haşim’in dediği gibi ağır-ağır değil., farkında bile olunmadan soluk soluğa çıkılan bir merdiven…
Yaşam., sonuçta herkesin aynı yere ulaştığı., kimi için çok az., kimi için pek çok basamaktan oluşan ama her kullanıcı için özel imalat bir merdiven…
. ,
Size bu satırları., özel merdivenimin ilk basamağına ilk adımı attığım günün yıldönümünde yazıyorum…
Şimdi o merdivenin., pek çoğunu çıktığım ve önümde daha çıkılacak kaç tane kaldığını (veya kalmadığını) bilmediğim bir basamağının üstündeyim…
Hikayeleri aydınlıklardan saklanan kavgalar., gün karanlığa döndükten sonra
bir kuşkonmaz dalı üstüne konmuş gibi sallanarak yaşanmaya başlar…
Gözlerden uzak., orman içi bir kulübede gibi…
. . .
Bazen en alt perdeden bir ağır yel eser., dalgalandırır sakin denizleri
Uyanır içindeki cevapsız soruların., uyku tutmaz hesap verme sesleri…
Saymak aklıma bile gelmedi ki kaç kişi olduklarını ama biliyorum sayılamayacak kadar çoktular… Kimliklerinde ne yazıyordu., bakmadım ama hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar…
Her biri aynı yöne bakarak., mesela bir taş atsa oturduğu yerden denize diye düşününce.,
dalga-dalga aynı sonsuza ulaşırdı suda halkalar… Matematik bir yana., sonuç kelebek kanadı gibi doğal bir simetri… Çünkü hepsi aynı denizin kıyısında ve aynı güneşin altındaydılar…
Ve hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar ve gün geldi birdenbire ve beraberce oturdukları koltuklardan ayağa kalktılar… Yürüyüp geçtiler önlerine çekilmiş siyah perdenin arkasına… Önce müthiş bir aydınlık gözlerini aldı ama kırpmadılar… Ve sonra denizin ilk dalgası ayaklarını ıslattı., şaşırmadılar…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...