Saçı sakalına karışmış yaşlı adam., sanki yarım kalmış bir roman kahramanı gibi., çıkıp sayfaların arasından., ağıtlaştırılmış adımlarla bana doğru yürümeye başladı…Temelinden sökülmüş bir odanın duvarlarını pankart gibi elinde taşıyordu…Tam önümden geçerken durdu ve pankartta yazılanları okumamı ister gibi gözlerimin içine baktı…
. . ,
Saçı sakalına karışmış bu yaşlı adam., gözlerini ayırıp gözlerimden kendi sırtına yapıştırdı. Ve rotasını yolun sonundaki tünele doğru ayarladığı adımlarıyla ağır-ağır yürümeye başladı… Temelinden söktüğü odasının duvarlarını bir pankart gibi elinde taşıyordu… Arkasından bakarken gördüm ki., elinde taşıdığı pankartın arka yüzünde de yazılanlar vardı ve o bunları da okumamı istiyordu …
. . ,
Saçı sakalına karışmış yaşlı adam tünelin girişine geldi ve sırtındaki gözlerini gözlerime bırakarak karanlığa karışırken yarım kalmış bir romanın arka kapağına resmini yerleştiriyor gibiydi… Öylece bakıp kaldım ardından… Ve o an gördüm bu yaşlı adamın bana ne kadar çok benzediğini… Yaşadıklarının temelinden söktüğü duvarları., yaşanamamışlıkların pankartı gibi elinde taşıyor ve gözlerini arkada bırakarak bir ömür gibi önümden geçip gidiyordu…
Oyun saati bitmişti…
Kitap fuarında o günün de sonuna gelinmiş ve ziyaretçiler stantların önünü boşaltmış ve fuar binasını yazarlar, kitaplar ve görevlilerle baş başa bırakmışlardı.
Adam, ülkesinde en çok ilgi gören yazarların başında geliyordu ve bu fuarda da, katıldığı diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi standının önünde uzun kuyruklar oluşmuş, kitaplarını imzalamaktan kolunu kaldıracak hali kalmamıştı.
Ellerini, başını öne eğmeden imza atmak alışkanlığının ağrıttığı boynunda birleştirip parmaklarını ensesinde birbirine kelepçeledi ve başını geriye doğru atıp vücudunu esnetmeye çalıştı.
Sonra masasındaki kilitli çekmeceyi açıp göz ucuyla içine baktı. Çekmeceyi nerdeyse tamamen dolduran kitap satış hasılatı kağıt paralar, yüzünde gizlemeye çalıştığı bir gülümseme oldu.
Kitap fuarında o günün de sonuna gelinmiş ve ziyaretçiler stantların önünü boşaltmış ve fuar binasını yazarlar., kitaplar ve görevlilerle ve biraz da toparlanmaya yönelik telaşlı bir sessizlikle baş başa bırakmışlardı...
Adam., ülkesinde en çok ilgi gören yazarların başında geliyordu ve bu fuarda da., katıldığı diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi standının önünde uzun kuyruklar oluşmuş., kitaplarını imzalamaktan kolunu kaldıracak hali kalmamıştı...
Ellerini., başını öne eğmeden imza atmak alışkanlığının ağrıttığı boynunda birleştirip parmaklarını ensesinde birbirine kelepçeledi ve başını geriye doğru atıp vücudunu esnetmeye çalıştı...
Dışarıdan yolunu şaşırmış martı çığlıkları ve ağaçlarda konmak için dal arayan kuş sesleri birbirine karışarak önce odama sonra kulaklarımın içine doluyor...
Ama bu ne güzellik böyle.., .
Müthiş bir armoni içinde bana duymak istediğim., sevdiğim bütün türküleri., şarkıları sanki hep bir ağızdan ., koro halinde söylemek istiyorlarmış gibi birbirleri ile uyum sağlamaya çalışıyorlar...
Ve ben onları daha çok duymak., seslerini daha çok dinlemek istiyorum... Söyledikleri türküleri., şarkıları..., söylemeye çalıştıkları her şeyi..
Kanatlarımı onların kanatlarına karıştırmak istercesine., penceremin kanatlarını daha çok açıyorum...
Ama yetmiyor..., pencerelerin açık olması yetmiyor...
Umut., kaç kez "buzkıran" gemisinin kaçak yolcusu oldu bu ülkede ...
. . .
Birazdan bu yaz sıcağına dayanamayıp yine eriyecek karlar., çözülecek yürek çatılarından hançer gibi sarkan tüm buzlar...
Ve gene dolacak umut yolcularıyla., şimdi ıssız kalan duraklar...
.
‘İhtilal’ ne kadar yabancı bir sözcük.
Ve bu yabancı sözcük bu gece, yapay bir gölün yanına kurulmuş bu masada ne kadar da çok kullanılıyor….
.,
Çocuk., bir kulağına masadaki şarap kadehleri içinden çıkan kahkahaları doldururken diğer kulağına da yapay göldeki sandal sefalarından gelen şen-şakrak sesleri dolduruyordu...
Yan masalardan yükselen eğreti çatal-bıçak sesleri de arada gözünün iliştiği önündeki boş ve geniş porselen tabağa bakarken ki bekleme zamanlarına destek fonu oluyordu...
.,
BU BAYRAMDA BİR GÜN
.
Kapı çaldı...
Gelen çocuklardır dedim ., bayram ya...
Penceremin önündeki ., boş sokaklara- uzaklara bakan koltuğumdan kalkıp., kapıyı açtım...
'dünya ve ülke ., dünün çocuklarının bugünü., bugünün çocuklarının yarını boyayacağı bir boyama kitabı'
. . .
Penguenler bir sabah herkesten erken uyandılar... Dağlarda., düzlerde., denizde ve havada ne kadar kardelen varsa hepsini uyandırdılar... Cemreler de işte bunu bekliyorlardı... Onlar da
uyanan kardelenlerin ve penguenlerin yanına koştular., havada-suda ve toprakta düşe-kalka., el-ele oyunlar oynamaya., şarkılar söylemeye başladılar...
. ,
Biz ise bir kitapçı dükkanının raflarındaki siyaset-bilim-tarih ve felsefe kitaplarının harmanını yapıyor., yaşam tezgahındaki sıralamaları üzerine derin tartışmalar kuyusundan doğruyu çıkarmaya çalışıyorduk...
Birden açıp kollarımı iki yana
Öyle sarılmak istiyorum ki sana
Sanki bu ıssız kainatta yalnız
İkimiz kalmışız...
Başka ne diyeyim canımın içi
“Böyledir bizim sevdamız”
birkaçını yan yana getirdiğimiz portakal sandıklarının üstüne
okuduğumuz gazete sayfalarını sererdik sofra örtüsü niyetine…
gökyüzümüz gece-gündüz bulutlu., kiremitlerin yarısı çıplak
bilirdik ki biz sofraya ne zaman otursak
birazdan yağmur başlayacak…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...