Sebze-meyve sandıklarından birkaç tanesini yan yana ekleyerek duvarımın bir köşesine monte ettiğim bozkır köyü ıssızlığındaki ilk kütüphanemden.., şimdi karşısında oturup, ayaklarımı uzatarak gözlerimi duvar boyu.., kat-kat raflarında gezdirmekle dinlendiğim günümün kütüphanesine..
.,
Kimi zaman yazar ya da yayınevlerine., kimi zaman konularına ya da enlerine-boylarına göre düzene sokmaya., sıraya koymaya çalıştığım ama her seferinde daha çok dağıttığım., benim dünyamın en aydınlık., en zengin ve en renkli şehri görüntüsündeki kütüphaneme...
.,
Başındaki kasketi çıkarmadan bu şehre göç etmiş ve fötr şapkalı., takım elbiseli., döpiyesli kalabalığın arasında kaybolmuş olan ilk kitabım acaba hangisiydi...
Hala duruyor muydu?
Son sahne programı da bitmiş, gazino boşalmış ve ışıklarını söndürmüştü… Ara sokaklara doğru giderek tenhalaşan cadde de omzundaki etolün üstüne taşan dalgalı saçlarını savurarak, baştan çıkarıcı topuk sesleri eşliğinde salına-salına yürüyordu… Adımlarımı hızlandırıp arkasından yetiştim… Ve ancak onun duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi seslendim…
--‘Madam..., madam Marika’
Adımlarının temposunu düşürmeden başını hafifçe çevirip bana doğru baktı… Bir sıçrayışta önüne geçtim… Durdu, şarap kırmızısı dudaklarının aralığından kar beyazı dişlerini gösteren hafif bir gülümsemeyle yüzüme baktı… O daha hiçbir şey söylemeden ona olan hayranlığımın, her gece kaçırmadan izlediğim programıyla daha da arttığını söyleyip, neredeyse ilan-ı aşka ve ardından izdivaca varacak şekilde sıralamaya başlayıp yolu da yarılamıştım ki parmağını dudağıma götürüp beni susturdu ve romantik bir melodi temposuyla..;
‘şimdi saatin geç olduğunu, kendisin de çok yorgun olduğunu, hem böyle şeylerin sokak ortasında bu şekilde konuşulamayacağını, yarın öğle üzeri evine gelmemi, Buralarda ciğerci Kosti’nin torunu Marika nerede oturuyor diye kime sorsam evini gösterebileceğini’ söyledi… Ve ‘sana şarkı söyleyemem ama imzalı bir plağımı veririm’ diye de ilave etti…
Yarına çok vardı ama yapacak bir şey de yoktu… Karakolun yanındaki sokağın karanlığında saçlarını dalgalandırarak yürüyüşü gözlerimden, topuklu ayakkabısının tıkırtıları da kulağımdan kayboluncaya kadar öylece durdum…
---'adına bestelenen tüm şarkıların sessiz solisti'...
işte bu zamanda canımın içi., boğazımın en dar ve derin yerinde
hüzünler düğümlenir., dalından kopmuş eylül yaprağı renginde...
ne dilimin ucundan ileri gider ve ne de yutkunsam geri gelir
heyecanımdan mahmuz yemiş sözcükler.,
boğazıma atılmış kör düğümlerin iki yanına dizilir…
Sırtımı., sarayın bir kale gibi yüksek duvarına dayayıp önce Marmara denizinin, Boğaziçi ve Haliç sularıyla kucaklaşmasını seyre daldım,
Sarayburnu’nun şiddetli akıntılarına duygularımı karıştırarak., ‘bu şehri böylesine çarpıcı bir güzelliğe kavuşturan, tepeden tırnağa giyindiği bu mavi giysi mi’ diye düşündüm...
Ve sonra Sirkeci garında noktalanacak., makaslarla birleşip-ayrılan yüzlerce ray hattına kapıldım...
Ray hatları ., bütün fay hatlarının üstünde., çelikten bir kelepçe gibi parlamak için güneşin üstlerine ışık olup düşmesini bile beklemeden,
Mayıs EMEK .,
Haziran GEZİ demek…
İşte MAYIS geldi.,
HAZİRAN da gelecek….
Bir Mayıs günü ya da bir Haziranda
Rüzgar DENİZ den esecek…
masumiyet / bir nehrin ıssız sularına bakarken...
güneşin batacak bir yer bulamadığı., uçsuz-bucaksız bir yol bu
kuru otları yakıyoruz içimizde., yürürken açık denizlere doğru...
iki yanımız aşkın felsefe ormanı., dallarında tadılmamış meyveler
her adımda bin küfür armağanla anılıyor., bizsiz geçen seneler...
‘elinin elime değmeyeceği ., ortası mayın tarlası bir masa başında’
yeni şiire işte bu dizelerle başlayacağım diye söz vermiştim sana…
hani sen şarap içecektin ben de rakı ve araya karışık şiir salatası
kalemleri suyuna banıp ., sırayla bakacaktık salatanın tadına
işte böyle başlayacaktım şiiri yazmaya…
Hayal ve korku taşarken büyümüş de küçülmemiş bir çocuğun rüyalarından / hala umut toplayan şiirler ışık saçar., sevda tarlalarından…
. . .
kavaklar..., söğütler....
bir sıra kavak olup dizilsem., sevdiğim karşı kıyının salkım söğütleri
elbet bir gün kavuşacağız demiştim., onun için suya inmiş etekleri
düğün kıyafetiyle karşılayıcı göndersem., başımda esen deli yelleri
diyelim ki..,
yazılmamış öykülerin birinden., bir davet aldık ikimiz birden
aşk rengi mürekkep dolu hokkayı., yudumlayan bir kalemden
mesela..,
gece ve gündüzü olmayan., birer deniz kuşu olduk ikimizde
ve karşılaştık., kanatlarımızın altındaki hokka gibi bir denizde
Firavun., yapımı bitmek üzere olan ve tarihin kendisi için hazırlamış olduğu piramidin giriş kapısı önünde durur… Piramidin derinlerinden gelip içine dolan o boğucu havayı soluyarak., iç sıkıntısı ile beklerken birden akıl hocalarından biri tarafından aklına ‘karşı piramidin mevtası’ sokulur…
Firavunun feri kaçmakta olan gözlerinde birden sanki bir havai fişek gösterisi başlar…
Öyle ya., yalnız kendisi için bile olsa “ölünceye kadar ölümsüzlük” sayılabilecek çözüm belki ‘karşı piramidin mevtasında’ saklıdır… Neden olmasın…
Firavun., dışarıya karşı içine sevinçten horon oynatan bütün heyecanını saklayarak en umursamaz tavrıyla el altı ulaklarıyla karşı piramidin mevtasının kulağına kar suyunu kaçırır …
. ,
Kulağına kar suyu kaçırılan karşı piramidin mevtası birden üzerindeki geçmişine dair kendisine sunulan çiçek desenli minnet sargılarından bir çırpınışta kurtulur ve ışıldayan gözlerle yerinden doğrulmaya çalışır…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...