Hoş gelmiş, sefalar getirmiş ama …
Kapıdan girdiği an., baş köşemize kadar adımlayacağı kırmızı halı mı serelim ayaklarının altına....
Belki hasret çekiyordur diye en sıcak yaz tablolarıyla mı donatalım dört duvarımızı..., önüne de yaz meyvelerinden bir sepet, yanında da
Bahar çiçeklerinden bir çelenk takıp boynuna., şekerleme, çikolata vesaire…,ne yapalım yani…
Hal-hatır sorduktan sonra., kahkaha dozu en yüksek fıkralardan şırınga mı yapalım havaya ya da incesaz heyetinden inlemeyen nağmeler mi çekelim…
-satır aralarından sızan şarkılarla-
.
derken bir yaprak düşüyor tam önümüze., bir sarı yaprak
sonra bir tane daha., hoşgeldin diye karşılyoruz hepsini
takvim kapısının eşiğinde., kucaklayarak...
. . ,
--gün ortasının ıssız sahilinde., korkulu bir rüya seansındayız--
. ,
bugün hiç açık vermese de., kapıların pas tutmaya zorlanan kilitleri
tarihin tanıdığı hecelerle dönüyor., derin mahzenlerdeki baskı makineleri...
. ,
yani içimde hala bir umut topu., dolu dizgin yol alırken beynime
diyelim ki..,
yazılmamış öykülerin birinden., bir davet aldık ikimiz birden
aşk rengi mürekkep dolu hokkayı., yudumlayan bir kalemden
mesela..,
gece ve gündüzü olmayan., birer deniz kuşu olduk ikimizde
ve karşılaştık., kanatlarımızın altındaki hokka gibi bir denizde
Firavun., yapımı bitmek üzere olan ve tarihin kendisi için hazırlamış olduğu piramidin giriş kapısı önünde durur… Piramidin derinlerinden gelip içine dolan o boğucu havayı soluyarak., iç sıkıntısı ile beklerken birden akıl hocalarından biri tarafından aklına ‘karşı piramidin mevtası’ sokulur…
Firavunun feri kaçmakta olan gözlerinde birden sanki bir havai fişek gösterisi başlar…
Öyle ya., yalnız kendisi için bile olsa “ölünceye kadar ölümsüzlük” sayılabilecek çözüm belki ‘karşı piramidin mevtasında’ saklıdır… Neden olmasın…
Firavun., dışarıya karşı içine sevinçten horon oynatan bütün heyecanını saklayarak en umursamaz tavrıyla el altı ulaklarıyla karşı piramidin mevtasının kulağına kar suyunu kaçırır …
. ,
Kulağına kar suyu kaçırılan karşı piramidin mevtası birden üzerindeki geçmişine dair kendisine sunulan çiçek desenli minnet sargılarından bir çırpınışta kurtulur ve ışıldayan gözlerle yerinden doğrulmaya çalışır…
--piyanosunun başında sırtından bıçak yemiş bir piyanist.. :
,
oysa güzel zamanların seçkin melodileri dolacaktı kulaklarımıza
şimdi ayaz kesiği yalnızlıklarımızın duman altı zirvelerinde
içinden notaları çalınmış melodileri dinliyoruz
yetimhane pencerelerinde...
Akşamdan kalma., henüz kendine gelememiş bir Beyoğlu arka sokağında karşılaşmıştım KAVAFİS'le...
İnsanlarının çoktan terk etmeye zorlandığı bir Rum apartmanının önüne çekilmiş tahta perdeye sırtını dayamıştı...
Ben de akşamdan kalmaydım ve günün bu erken saatinde çivimi sökecek çivi arıyordum...
Göz göze geldik.., selam verir gibi hafifçe gülümsedi ., ben de karşılık verdim ve merhaba dedim...
O .,şiir gibi bir ses tonuyla bana....;
-- İşte sonunda buradasın dedi..gelmişsin...
Yol gözleyenlerin gözlem defterinden...:
.
Saymakla bitecek kadar yakın.,
ele- avuca sığmaz uzaklardan geliyor dalga sesleri...
O sesler ki., dinlemeye doyulamaz bir türkü gibi
bestesine saklanıp., sözlerinde yaşadığımız şarkılar var ya.,
onlar sessizce çalarken kulağımızda., sen gel uzan yanıma
sonrası mı ..., sonrası sarhoşuz işte., anla ...
. . . ,
nasıl yaşarız mesela birlikte bu geceyi...,
aklımızın ucundan bir deniz geçer., beraber sallarız oltaları
KİMBİLİR., BELKİ YARIN
.
Biri kız diğeri erkek., iki küçük çocuk koşarak geldiler ve yangın karası bir orman manzarasının karşısında durdular… Nefes nefese kalmışlardı… Önce uzun-uzun seyrettiler genizlerini yakıp., gözlerini yaşartan is kokulu manzarayı…Sonra yüreklerinin içinden kâğıttan yapılmış yeşil yapraklar çıkarttılar… Ve koşarak en yakınlarındaki ağaçların altına gidip., boylarının eriştiği dallara., birbirlerine bakıp kahkahalar atarak birer-birer astılar kâğıttan yeşil yaprakları…
--- Her yaprak asıldığında biraz daha derken., bütün orman yemyeşil olmuş…
. ,
İki çocuk yemyeşil ormanı arkalarında bırakarak soluklanmadan koşup geldiler ve katran kokulu., uçsuz-bucaksız bir denizin kıyısında durdular… Önce uzun uzun seyrettiler ufuk çizgisi silinmiş., dalgalarını kulaçlara kapatmış., bir gömüt gibi ıssız ve dalgasız denizi… Sonra erkek çocuk yüreğinden kâğıttan yapılmış sarı bir sandal., kız çocuğu da aynı anda bir çift kürek çıkardı... Ve usulca bıraktılar sandalı denizin üstüne., kürekleriyle beraber…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...