Belki bir vapur geçer ufuk ötesinden., dalgası ayaklarına vurur…
.
beklemek...
şimdi sakin denizlere doğru uzatıp ayağını., martıları dinleyerek...
o martı sesleri ki uzak yolculuklara yol alanlara., uğurlar olsun
ve bir gemiden sahile vuracak soğuk dalgalara hoş geldin demek...
BEKLİYORUZ İLK BAHARI. . .
.
Deniz., belki görüş sahamın içinde ama ben görmüyorum… Soluduğum hava iyot tadını bile unutturacak kadar tatsız-tuzsuz., kupkuru… Uçsuz-bucaksız çöl kumu soluyorum… Attığım her adımda ayaklarım yanık kokuyor… Ama biliyorum sen de aynı durumdasın… Ve hatta sen de., ötekiniz de… Elbet hepiniz değilse bile pek çoğunuz benim gibisiniz…
Hayal gücünü çalıştırmak belki en çok böylesi durumlarda işe yarar…
. . .
İşte tam da şu an., bir vapur geçiyor gözlerimin önünden… El ediyorum duruyor., çağırıyorum., yanıma gelip iskeleme yanaşıyor… Çımacılar hemen tahta bir iskeleyi rulmanları üstünde sürükleyip getiriyorlar ayak ucuma kadar., gemiye geçmem için köprü kuruyorlar… Gözlerindeki gülümsemeye hafif bir baş selamını eşlik ettirerek vapura geçiyor., cilalanmış gibi parlayan pirinç merdiven trabzanlarını okşayarak üst kata çıkıyorum., her basamakta içimin ısındığını biraz daha hissederek...
Bayram sabahına en erken saatte uyanmak için, çalar saat zilinin “hadi uyanın bakalım, bayram başladı” makamında, bugünden ayarlanması gibi.
Kadının aceleyle topladığı yatak çarşaflarını, gene aceleyle pencereden silkelerken göremediği, geceden çarşafta kalmış saç tokasını aşağı düşürmesi gibi.
Erkeğin, bir yandan pencereden çarşaf silkelerken öte yandan da “dikkat et bari, kesme yüzünü” diye seslenen karısına.., “tıraş olurken konuşturma beni, gene kestireceksin yüzümü” demesi ve sonra “ahh..” diye çığlık atması gibi.
diyelim ki takvimler yaşanmamış yarınları gösteriyor.,
bir çağ bitmiş yerine bir başkası başlıyor...
her kadeh kaldırışında gözlerin düşüyor beklediğin yere
ama korkudan duvardaki saate bakamıyorsun bile
saat kaç oldu diye...
yenisi yanıyor sigaranın., küllükteki son nefesini vermeden
Evinizin yakın çevresinde., ismini bildiğiniz ama başlangıç noktasını görüp., nerede bittiğini de tahmin ettiğiniz fakat bugüne kadar baştan-sona hiç adımlamadığınız bir sokak var mı...
Eğer varsa., kendinize ayırdığınız ilk boş zamanın sadece beş-on dakikasını bu sokağı bir baştan diğer sona kadar adımlamayı dener misiniz... Çok değil sadece beş-on dakika... Hadi öncesi ve sonrası ve biraz da ağır adımlarla ile yarım saat., bir saat...
Çünkü hiçbir sokak., bir baştan diğer başa kadar adımlanmak için bizden daha fazlasını istemez... Sokaklar da yaşam gibi çok kısadır ve adımlamadığımız zaman da gene yaşam gibi çok yabancıdır...
Sizin aydınlığınıza da ( ! ) bir balyoz/ inecek elbet inecek bir gün
.
“özel mülkiyete aittir/girilmez”…
altın zincirleriyle böyle bir tabela hiç asılmadı kapımıza...
o kadar ayrı dünyalardayız ki sizden
en gelişmiş teleskoplarınızla göremiyorsunuz bizi
SEVGİNİN OLMADIĞI YERDE BARIŞ EN UZAK COĞRAFYADIR'
.,
Bugünün dünya barış günü olduğunu biz biliyoruz ama çocuklar bilmiyor... Bugünün dünya barış günü olduğunu çocuklara anlatalım... ÇÜNKÜ BARIŞ EN ÇOK ÇOCUKLAR İÇİN ....
Çocuklara anlatalım...
Yaşları “şeker yiyebilecek” yaşa gelen çocuklara...,
Yaşları şeker yiyebilecek ama aynı zamanda da ‘öldürülebilecek’ yaşa gelmiş olan tüm çocuklara anlatalım...
BARIŞ GÜNÜ BUGÜN ., ÖYLE Mİ .?
.
İki küçük çocuk konuşuyorlardı bu sabaha karşı bir yerlerde, belki daha gün doğmadan çok önce. Bir sahilde kumlar üzerinde. Yada köşebaşı duvarlarının gizli yanlarında, belki de bir çatı katının penceresi dibinde. İki geminin aynı palamarla bağlı olduğu bir limanda da olabilir. Tam anımsamıyorum. İki küçük çocuk; daha doğrusu konuşmuyor fısıldaşıyorlardı kendi aralarında...
İki küçük çocuk kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Biri elinde topladığı kır çiçeklerinin kokusunu diğerinin yüzüne doğru gülümseyerek rengarenk üflerken, diğeri de gökyüzünden topladığı ve avucunda sakladığı yıldızları karşısındakinin düşlerine serpiştiriyordu...
İki küçük çocuk kendi aralarında; oyunlar da oynuyorlardı.. Kumdan kaleler, heykelcikler yapıyorlar, heykelcikleri kendilerine benzetiyorlardı. Nehirler, denizler yapıyorlardı. Nehirlerin bulanık suları, denizlere akıyordu....
BALONLARDAKİ ÇOCUKLARLA
/elimizde hayal balonları/
hiç unutmam gene bir gün ., rüzgarın tatsız yönden estiği bir gün
binlerce değil daha da çok ., on binlerce çocuk girmiştik kol-kola
Bozkır ortası bir saraydan yola çıkarak
. . .
badanasız duvara çakılı., çocuk elinden çıkma resimlerde
ormanların türküsü., denizlerin dalgasında bulsunlar beni…
mavisiz gökyüzünün., yüreğinden vurulmuş güvercini gibi
o en ağaçsız ve ıssız coğrafyanın ortası., bir köy evinde...




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...