/..zamanın düş halinde., o çok sevdiğimiz şehirdeydik seninle.../
. ,
ekmek arasında balık yemiş., kılçıklarını atıvermişiz denize
derken bir kedi dolaşmış., yakut gözleriyle ayakucumuzda
nereden geldiyse o an aklımıza., çocukluk yaramazlıkları
bin özür kurdelesi bağlamışız kuyruğuna...
Annemle yan yana yürüyoruz… Yanımızdan egzos kokulu kamyonlar ve tozu dumana katarak atlılar geçiyor dört nala… Annem bir adım geride kalıyor… Sonra çok adım., sonra hiç görünmez oluyor…
. . . Tahta tekerlekli kamyonlar ve sopa boyunlu atlar geçer gözlerimin önünden ve cılız bacaklı süvariler., atlarının dizginlerini bırakmadan o minicik ellerinden…
. ,
Yan yana volta atıyoruz… Megafon tonunda bir ses ‘havalandırma sona erdi’ diyor ve gardiyan bakışlı gözlerden üstümüze şiddet yağıyor… Kimimiz duvar diplerinde ölüyor., kimimiz darağaçlarında…
. . . Zincirli paletler ve sert tabanlı postallar geçer beynimin üzerinden., karanfillerin köküne kezzap dökerek kaktüs açsın yerlerine diye çöl yanığı dikenlerden…
. ,
Bir Tarlabaşı sokağı şenliğindeydi çocukluk ülkesinde bayramlar
Şimdi havada ağır bir toz duman kokusu., hayallerde enkaz var...
. ,
Yeryüzü ., doğu yakasından başlayarak kızıl bir aydınlığa sarılıyor ...
. ,
Gözlerimi kapatıp ., boydan boya seninle kapladığım boş duvara sırtımı dayıyorum...
Ellerin sırtımı okşuyor...
. ,
Gözlerinin rengini düşünüyorum ..,
Bir evde bir doğum olmuşsa eğer, o evde doğum anında duyulan coşku ertesi gün ve ertesi günlerde daha da artarak devam eder.
Oysa bir evde ya da ortamda bir doğum günü kutlanıyorsa eğer kutlamanın yapıldığı gün yaşanılan coşku, ertesi günü bile beklemeden kutlamanın son saatlerinden başlayarak yerini adı bilinen ama söylenemeyen bir hüzne terk eder. Yani doğum günü ertesi ile, doğum günü kutlamanın ertesi gününde mutlak bir renk farkı vardır.
Bu hüzün, kutlama pastasında söndürülen mum sayısı ile birinci dereceden ilintili değildir. Daha çok geride kalanlara, yaşananlara 'keşke' bindirmeleri, ileride duran ve yaşanacak olanlara ise 'acaba' giydirmeleridir bu hüznün nedeni..
ELMA DERSEM ÇIK
.
Eğer yazılan, söylenen, anlatılan ya da yaşamın gösterdikleri doğru 'anlaşılamamaya' başlamışsa ya da doğru anlaşılıyor olsa bile ne anladığımız sorulduğunda biz doğru anlatamıyorsak .,
. . . ,
İşte o zaman kazanan (ya da kazandığını sanan) ., yaşamın ciddi yüzünün göstergesi demek olan takvimlerdir ve bizim de içimizdeki çocuğa vakit çok geç olmadan ‘ELMA’ diye seslenme zamanımız gelmiş demektir...
. . .
sana biriktirdiğim ne çok şey var., beynimin emanet hücresinde
unutursam eğer karşılaşırsak söylerim diye., belki günün birinde...
. . ,
mesela kan-ter içinde
ne kadar sevişmediğimiz gece varsa., hepsini toplayıp yatağımızdan
sakladım günaydınsız sabahlarımızın içine., bir gün bile aksatmadan
“ey ahali…, duyduk-duymadık demeyin…. yarın bayram geliyor….”
Bu ses, açık yaz penceresinden içeri dolduğu odadan kocaman yankılarını da yanına alarak geldiği gibi çıktı ve hecelerini düşüre-düşüre gittikçe küçüldü, uzaklaştı ve kulaklardan kayboldu. Sokak sabahı bekleyen yarı karanlık sessizlik elbisesini giydi yeniden...
İhtiyar adam, açık penceresinin önüne geldi. Ellerini pervaza dayayıp yarı beline kadar eğilerek sokağın bir o yanına baktı bir bu yanına… Ne bir ses ve ne bir gölge… Hiçbir şey yoktu. Sandalyesini pencerenin önüne çekti, küçük sehpasıyla beraber. Bir sigara yaktı. İçine çektiği ilk nefesin dumanını ince ve mavi bir çizgi gibi dışarıya üfledi. İlk sigara içtiği gün yaptığı gibi. Ve sonra bir elini şakağına dayadı ve gözlerini boşlukta daldığı yerde öylece bıraktı. Yarını, bayramı burada, böyle bekleyecekti...
Ve bildiği bütün ultra marketlere telefon ederek, “sizde bakkal topal Musa amcanın, kese kağıdında sattığı marka şekerlerden var mı” diye sormayacaktı...
Ve tanıdığı bütün çocukların arasına karışıp, onlarla beraber içeriden kendisinin açacağı kapının önünde, mendil içine sarılmış delikli ikibuçuk kuruşu almak için elini uzatmayacak, saçının okşanmasını beklemeyecekti...
Bugün iktidar yalakalığına soyunmuş pek çok TV kanalı, logolarının yanına mutlaka dalgalanan bir Türk bayrağı ve yanına da Atatürk fotoğrafı iliştireceklerdir…
Ve bu kanalların büyük çoğunluğu da güne özel programlarını (kitabına uydurarak) Osmanlı’nın döneminde en çok toprak kaybettiği ulu hakanları (!) II. Abdülhamid hanın ya da son padişah Vahdettin’in faziletlerini ve onun vatanseverliğini övme ve anma programına dönüştüreceklerdir…
Tabi ki Vahdettin’in, hareminin mensuplarıyla birlikte (kendine ait gemicikleri olmadığından) Dolmabahçe sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi’nde demirlemiş “MALAYA” adlı İngiliz zırhlısıyla Malta’ya kaçışını atlayarak…
Hüküm verenlerin son sözleri.. :
Gereği düşünüldü., sizi “güneşli günler göreceğiz” diye umut taşıdığınız o güneşte yanmaya.., kendimizi de siz yanarken ., doğduğumuz karanlıklarda saltanatımızı sürdürmeye mahkum ediyoruz...
. . ,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...