Çok güçlü olasılık hesaplarının karşısına daima çok cılızda olsa olmayabilirlik hesaplarının konması gereklidir. Ayrıca bu cılız hesaplar sadece bir yer bulup oturtulduğu yerde de bırakılmamalı, en az güçlü hesaplar için girişilen keyif verici ayrıntıları yakalama uğraşı, cılız hesaplarında keyifsiz ayrıntıları için eşdeğer şekilde gösterilmelidir ki sadece cılız bir olmayabilirlik hesabı olarak kalsın, şaşırtıcı bir kimlik kartını hiç beklemediğimiz bir anda gözümüzün içine sokmasın.
Biz toplum olarak; “oh ne güzel, harika” avazları ile kucakladığımız, adımlamaya çalıştığımız her işte böyle bir bilanço balansına gerek görmeyiz nedense. Bizim bilançolarımız ilk baktığımız zaman bize alacaklı olduğumuz muhteşem bakiyeler dışında hiçbir şey göstermezler. Ama işin yada yolun ortalarında bir yer veya zamanlarda önce hafif oynaşmalar ve giderek artan yalpalamalarla bu balansın borçlu tarafı ben buradayım demeye başlar. Sonrasında da başlar günlük defterlere yazılan dramatik cümleler, bu cümleleri oluşturan her kelimenin üzerine düşen gözyaşları.
Nedense hep “at gözlüğü” ile bakmayalım derler değerlendirmelerimizi çok yönlü yapmamızı önerenler ama at gözlüğümüzü çıkarsak bile bu kez şehla yada şaşı bakışlarımız, kendimize sunduğumuz brifing tablolarında en göz alıcı fakat yanlış eğrileri ışıldatırlar projeksiyonumuzda. Ve hal böyle olunca da sonuç gene hüsran, gene gözyaşı, gene başarısızlık yada kendimize aldığımız pamuk helvaları ısırırken ışıltılı lunaparkların sınır paravanlarında imrenle yutkunan yoksul çocuk fotoğraflarından oluşan bir yakın tarih albümü. Ve elbette özeleştiri makalelerimizin mizah rengi başlıklarında da “ah biz Türkler ”
.
ayın ondördü düşmüş denize
yakamozların yüreğinde bin fener
ay ışığı gibi parlıyor ellerinde.
sana şimdiye kadar,
hiç şiir yazmadım diye sitem etmişsin bana.
demek alıcı gözle bakmıyorsun yazdıklarıma.
benim yazdığım her şiirde
benden bir sitem saklıdır sana, görmesen de.
işte açılıyor yeni günün penceresi
şafaktan doğru yükseliyor kuş sesleri
ben size daha öncede bunu söylemiştim.
bildiğimden değil, sadece içimden öyle geçirmiştim.
böyle kalmaz bu saltanat,
ne kadar sürer böyle oturmak siz ne dersiniz
posta pullarının; ömürleri de bir günlüktür,
kelebekler gibi.
posta pulları da; kanat takıp uçarlar,
kelebekler gibi.
posta pulları da; gittikleri yerden dönmezler bir daha,
kelebekler gibi.
çok savaşlarla yorgunum.
yaşamın çakıl taşlarından paramparça dizlerim.
siperde, kan-ter, toz-duman içinde.
meçhul askerim.
her kurşun bir gözümden girer.
bir kapının açıldığını duymak.
ya da bir pencerede ışığın yandığını.
ağacının dallarında beslediğin güvercinlerin
her gece yatmadan, okşamak kanatlarını.
açık bırakıp gökyüzünün tüm kapılarını
onlar çok eskide kaldı dememek hiçbir şeye
bu en yüksek perdeden çalan bir günah senfonisidir.
sana ağır gelir, hiç dinleme istersen.
haydi küheylanım benim , doru renklim, al yeleli
aşabilirsen hemen şimdi,
aş, önüne çelik bir engebe gibi örülmüş tepeleri.
şimdi ne kadar pişmanım
üzerinde uçan kuşları kovaladığıma.
sanki kanatlarından yel kapacaktın da
üşütüp hastalanacaktın.
ateşler içinde yanarken kabusların
beni kaybetmek üzerine olacaktı
sel suları idi avuçlarımdan akan
anlaşılmaz bir yangın,
bir orman gibi.
ateş sarıyordu her yanımı.
Şimdi ben;




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...