kalabalık kıraathane köşesinde, çivisi dökülmüş kötürüm bir iskemleyle
duvara sinmiş kanser lekesi, sönmemiş sigaranın çekilmemiş son nefesi.
manzara kuşbakışı Haliç olsun, martı sesine hasret terkedilmiş iskelede
sıkıştığı bataklık adalarında, ismi kendinden güzel bir vapur düdüğüyle.
iskeledeki martının duyduğu seslerden:
/zeytinleri gözlerime yerleştiriyorum, gözlerine benzer diye
sen geceye bir bardak demli çayı arkana alarak dem olmuşsun
ben istihap haddimden bile daha az rakı ile yanına oturmuşum
uyku tutmamış ikimizi de, bahanemiz sabahı bulmak olsun
koklayarak hasretimiz kadar dört nala toz duman içinde,
bulunmaz dokulu kumaşlar akar
gözlerimin önünden,
kutsal nehirler olur,
gider okyanusa dökülür.
bombay’da bir çocuğun
cam keser bileklerini
… bir fotoğraf
/terkedilmiş köşkün etrafında, çiçekleri kararmış bir bahçe.
nasıl çekiyor kendine bilsen beni, birden karşıma çıkan bu fotoğraf karesi
parmağım dokunduğunda sanki üstüne, titremeye başlıyor soluk renkleri
gözlerine doğru tutuyorum, fotoğrafı alıp elime.
sahi, yakamozlar denize düşen yıldızlar mıdır, gökyüzü karanlığından
yoksa ter damlacıkları mı, tutkulu her sevişmeden sonra yalnız kalan
tadında imbat kokusu mu vardır …
sen,
keşke bu gece bana, yüreğime ateş izi kırbaçlar şaklatan dolunay altında
/şimdi ben,
pupadan yana başımı bile çevirmeden
açık denizlere doğru tam yol ileri, yol alıp giderken…/
artık çoktan unuttum ama biliyorum, misinam hiç unutmamıştır
bir istavrit uğruna bu sularda, kim bilir kaç kurşun saklanmıştır.
okulun ilk ışıkları, itaatten yana yoksulluk
gözlerim körebede saklı, ellerimde yakan top
arkam-önüm, sağım-solum o bildiğiniz çocukluk …
üstüme bir numara bol gömlek sanki, adam olacak çocuğun karakteri
ne zaman oyun saatlerinde kaçamak olsam, düşmek kaderimmiş gibi
/tünelin kör terzisi, elindeki resme bir daha dikkatle baktı
ve evet dedi tanıyorum, bu dünyanın yarınki kralıdır.../
* * *
üstünde ‘göbek bağlarınız itinayla kesilir’ yazan kapıya doğru yürüyorum.
Oltaya gelmiş bir palamut sesinden:
merhaba lüfer,
sen, denize düşmüş gümüş bıçak gibi, parlayıp geçerken gözümün önünden
derin ne kadar mavi, mavi ne kadar vurgun, vurgun ne kadar da yorgundu
ve ne kadar keskin aşk çarpmasıydı bu, bir bilsen…
merak tanrısı bir sabah ince esen rüzgara çevirecek seni
yazacak görev kartına, ezberinden hiç silinmemiş adresimi
elinle koymuş gibi,
karşında bulacaksın, zorlanmadan
gireceksin kapımın altından içeri yada penceremin açığından




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...