sevgilim.,
bu mektupta da .,bitmeyen mevsimlerin tükettiği kalemimle
ve uzakların bu karanlık sokaklarında., ‘en çok şeyler’ niyetine
gene ‘hiçbir şeyler’ yazıyorum
ve adresin bilinmesin diye de üstünü boş bıraktığım zarfın içine
katladığım mektup kağıdını özenle ve öperek
Ne Paris, ne Roma, ne diğerleri...
İddia ediyorum … İstanbul., kendine şiir yazan tek şehirdir…
. ,
Çünkü bu şehrin her köşesi ‘ben şiirim’ diye bir martı gibi çığlık atar…
Attığı her çığlık içinden onlarca şiir çıkar…
O şiirleri şairler toplar…
Kadın elindeki tepsiyi pencere önündeki karşılıklı iki şık koltuğun ortasında duran sehpanın üzerine bıraktı. Tepside, köpüğü tam kıvamında, tüten dumanından mis gibi kahve kokusunu buram-buram dağıtan iki fincan duruyordu. Fincanları tepsiden aldı ve koltukların önüne gelecek şekilde sehpanın üzerine yavaşça yerleştirdi. Tepsiyi de yakındaki yemek masasının üstüne koydu ve geldi, koltuklardan birine oturdu.
Bacak-bacak üstüne attı. Derin bir iç çekti…
Kahvesinden bir yudum aldı. Yüzündeki tebessümü hiç kaçırmadan önce dumanı hala tütmekte olan diğer fincana ve sonra boş koltuğa baktı …
Mırıldanarak:
İstanbul'a...
.
Sana bu sabah çok eskilerden...,
mesela...,
Pierre Loti 'nin., servi ağaçlarının en çok Haliç rengi olduğu Eyüp sırtlarındaki bir tahta masaya yaslanmış yaşlı sandalyenin., yaşama tutunur gibi yerinde tutunmaya çalışan çivisinden....
ya da
Sırtımı., sarayın bir kale gibi yüksek duvarına dayayıp önce Marmara denizinin, Boğaziçi ve Haliç sularıyla kucaklaşmasını seyre daldım,
Sarayburnu’nun şiddetli akıntılarına duygularımı karıştırarak., ‘bu şehri böylesine çarpıcı bir güzelliğe kavuşturan, tepeden tırnağa giyindiği bu mavi giysi mi’ diye düşündüm...
Ve sonra Sirkeci garında noktalanacak., makaslarla birleşip-ayrılan yüzlerce ray hattına kapıldım...
Ray hatları ., bütün fay hatlarının üstünde., çelikten bir kelepçe gibi parlamak için güneşin üstlerine ışık olup düşmesini bile beklemeden, bu şehri dünyanın görünmeyen merkezine yapıştırıyorlardı sanki...
Sonra gözlerin geldi aklıma, ağladım…
Sarayın sırtımı dayadığım yüksek duvarları., esen rüzgarla birlikte bir sıra servi ağacının gölgesi ile dalgalanıyordu... Yukarıdan gelen çatal-kaşık sesleri ise bana açlığımı hiç mi hiç hatırlatmıyordu...
SİSLER ARASINDA BİR BAYRAM MASALI
.
Kapı çalmıştı…
Öyle ya bayramdı …
Gelenler mahallenin çocukları olmalıydı…
.,
Şehir çarşısının kameriyeler ve üstündeki asma yaprakları ile süslü iç avlusundaki vitrin turundan vazgeçip., caddenin karşı tarafındaki yeni yapılan büyük işhanının alt katındaki daha yeni ve gösterişli mağazalara geçtik...
Önümüz bayramdı... Sağımızda- solumuzda zamanla yarış eder gibi koşuşturan kalabalığın da önlerinde bayram vardı....Ama biz nedense inadına yavaştık... Bir yanda yaşlı ve yorgun., .öte yanda uslu durup onu da isterim-bunu da isterim diye tutturmamaya söz vermiş çocuk adımlar...
Sonunda, kapısının üstünde o zamana kadar pek alışık olmadığımız yabancı dilde yazılar olan bir mağazadan içeri girdik... Yüksek ve duvar boyu rafları dolduran bir kutu kalabalığının orta yerindeki yumuşak koltuklara oturduk...
Belli etmemeye çalıştığımız yorgunluğun., raflardaki içini göremediğimiz kutulara biraz da boş bakışlar atarak giderilmeye çalışılmasının ardından…,
Sizlere bu sabah çok eskilerden...., mesela
. ,
Pierre Loti 'nin servi ağaçları en çok Haliç kokan Eyüp sırtlarındaki bir tahta masaya yaslanmış., yaşlı sandalyenin yaşama tutunur gibi yerinden sökülmemeye çalışan çivisinden....ya da
. ,
Claude Farrére' in arnavut kaldırımlı dar Çemberlitaş caddesine yeni döşenen elektrikli tramvay raylarına uzaktan bakarak hüzünle kişneyen bir atlı tramvay atının yelesinden....ya da
. ,
düşünün işte.,
akşamın ilk vaktinde ., mesela boğazın bu yakasındasınız…
hava kar- hava buz- hava ayaz ., tek başınıza yollardasınız…
rüzgarın ıslığı-martıların çığlığı kulaklarınıza doluyor ama
siz sanki sahilleri kaybolmuş uzak denizlerde .,
sessiz dalgaların ıssızlığısınız…
– sapandan frlayan bir taşın vurmasıyla başlamadı daldaki kuşu...
öncesinde Habil ve Kabil ve sonra çimento yerine deniz kumu …
. . .
göçmen kuşların göç., ağaçların yaprak dökme mevsimiydi
belli ki uzun sürecek bir kışın., henüz ilk günleriydi…
bin yıllık çınar., bin yıllık bahçesinde., çırılçıplak üşürken




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...