Saymak aklıma bile gelmedi ki kaç kişi olduklarını ama biliyorum sayılamayacak kadar çoktular… Kimliklerinde ne yazıyordu., bakmadım ama hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar…
Her biri aynı yöne bakarak., mesela bir taş atsa oturduğu yerden denize diye düşününce.,
dalga-dalga aynı sonsuza ulaşırdı suda halkalar… Matematik bir yana., sonuç kelebek kanadı gibi doğal bir simetri… Çünkü hepsi aynı denizin kıyısında ve aynı güneşin altındaydılar…
Ve hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar ve gün geldi birdenbire ve beraberce oturdukları koltuklardan ayağa kalktılar… Yürüyüp geçtiler önlerine çekilmiş siyah perdenin arkasına… Önce müthiş bir aydınlık gözlerini aldı ama kırpmadılar… Ve sonra denizin ilk dalgası ayaklarını ıslattı., şaşırmadılar…
Hikayeleri aydınlıklardan saklanan kavgalar., gün karanlığa döndükten sonra
bir kuşkonmaz dalı üstüne konmuş gibi sallanarak yaşanmaya başlar…
Gözlerden uzak., orman içi bir kulübede gibi…
. . .
Bazen en alt perdeden bir ağır yel eser., dalgalandırır sakin denizleri
Uyanır içindeki cevapsız soruların., uyku tutmaz hesap verme sesleri…
.Yedi-sekiz yaşlarımın orta dalgadan yayın yapan “Türkiye Postaları-Ankara radyosu” saat gece yarısını buldum dediği an yayınını sonlandırır, istiklal marşını dinletir ve “hadi bakalım herkes yatağa” komutunu verirdi. Bu komutla beraber sokağımızın karşı sırasındaki apartmanların ışıkları teker teker söner, manzaramız dahilindeki Ankara çanağı da, dibi is tutmuş tencere gibi kararırdı...
Bu manzara, (çok sonraları bir şiirime giriş dizeleri olacak olan) sadece kuru ekmekle beslenen ve ismi muhtemelen düldül olan çelimsiz ve yaşlı bir atın çektiği arkasında sac kaplı bir kasa olan ekmek arabasının ve A.O.Ç marka süt şişeleri ile dolu eski kamyonetin sabah ezanından hemen sonra servise çıkıp, mahalle bakkalının önünde durduğu saatlere kadar hicri takvimin on bir ayı boyunca hiç değişmezdi...
.
Ama on ikinci ay gelince…
Ne bileyim işte, birden bire her şey çok farklı olur, renklenirdi...
Fuayedeki ayaklı küllüğün içinde dumanı tütmekte olan filtresiz Yeni Harman sigarası., aynı küllüğün ayağı dibinde dumanı tütmekte olan Birinci sigarasına yandan ve alaycı gözle tepeden bakarak seslendi..:
---Hadi gene iyisin.,seninki bu sefer ezmedi ayakları altında seni...
Birinci., Yeni Harmana yanıt vermedi... Dumanını daha da tüttürecek şekilde derin bir iç çekti... Gözünün önüne., sahibinin gömlek cebindeki paketlenmiş haliyle, komşu mahalleyle yapılan delikanlı bir kavganın sustalılı-muştalı kavga sahnesi geldi... Mevzu bir kız meselesiydi galiba... Ne gündü be…
Eskiden sinema fuayelerinde ., üstünde “PEK YAKINDA” yazan bir pano içinde bir film afişi asılı dururdu... Ama bazen o panodaki afiş asla oradan alınıp ., üstünde “BUGÜNKÜ PROGRAM ” yazan ön vitrin panosunda kendine yer bulamaz ve ”acaba ne zaman” diyerek beklenir dururdu...
. . .
Yasaların bir işe yaramayıp uygulanmadığı., cezaların caydırıcı olmaktan çok., tatmin edilmemiş aç duygular için adeta teşvik primi olduğu günümüzde., asırlardır kırılamamış zincirlerin nasıl kırılacağı., şiddetin nasıl önleneceği hala bir bilinmezken ...,
.,
El-etek öpülesi olarak sadece başkanları., padişahları., haşmetlileri ve protokol piyonlarını görme alışkanlığını sözde kültürel bir değer olarak bilen ve sırf bu nedenle de ümmet görüntüsünden kurtulamayıp bir türlü millet olamayan bir toplumun fertleri olarak kutluyoruz (!)
İSTİSNASIZ HEPSİ BİRER EMEKÇİ VE DOĞASI GEREĞİ HEPSİ BİRER ANNE OLAN KADINLARIMIZIN VE DÜNYA KADINLARININ GÜNÜNÜ ... …
Yarın bütün mahalle toplanıp pikniğe gideceğiz…
Gece penceremi açık bıraktım… Yarın için komşu evlerde hazırlanan bütün yemeklerin kokusu penceremden içeri doluyor…. Buna buz gibi anason kokusu da dahil… Heyecanım., yüreğimin etrafında şenlik halkası… Yarın bütün mahalle toplanıp pikniğe gideceğiz…
Gözüme uyku girmiyor…
. ,
Sabah oluyor…
Kapımızın önünde duran kamyonetin kasası kadınlı-erkekli-çoluk-çocuk piknik yolcuları ile tıka-basa… Herkesin elinde akşamdan hazırlanmış yemeklerle dolu tencereler., içi çatal-kaşık-bardakların olduğu kaplar var… İçki şişeleri de kırılmasın diye güvenli bir yerde... Ekmeği yoldaki fırından alacağımız söyleniyor… Kimin aklına gelmişse bir de ayaklı fotoğraf makinesi önceden getirilip korunmaya alınmış., dimdik duruyor kasanın bir köşesinde…
Birazdan düğmeyi çevirip beklemeye başlayacaksınız... Parlak., yeşil renkli göz lambası önce kendini hafiften belli edecek., sonra da giderek ışıldamaya başlayacak...
Siz de dikey frekans çubuğunu milimetrik hareketlerle oynatıp ses dalgalarını en doğru noktada yakalamaya çalışacaksınız... Ve sonra spikerin o hiçbir zaman uykuya yakalanmayan berrak sesi size müjdeyi verecek...
. ,
“Sayın dinleyicilerimiz., burası orta dalga üzerinden yayın yapmakta olan Ankara radyosu..Şimdi Muzaffer Sarısözen idaresindeki Ankara Radyosu yurttan sesler topluluğundan beraber ve solo türküler dinleyeceksiniz.”...
.
Ben de bu arada havagazı ocağında demlenmekte olan çayı kontrol edip hemen yanınıza geleceğim... Hadi bakalım sıradaki türkü 'hepimizin' olsun...
O sabah gözünü açtığı zaman gördüğü her yer., eşyalar-insanlar-sokaklar-dağ-tepe ve tabi denizler ve elbette gökyüzü ile bahar müjdeleniyordu sanki... Güneşin gözünü kırparak gülümsemesi ise biraz hazırlıksız yakalandığını hissettiği bu yeni mevsimde yanında daimi bir yoldaş bulacağının güvencesi gibiydi...
. ,
Randevu yerindeki meydan saatine göre ayarladığı kolundaki saate baktı ve dudağında sevdiği bütün melodilerin ıslıklı potpurisi ile hazırlanmaya başladı… Saçlarını her zaman olduğundan daha da özenle taradı... Takım elbisesinin içine en çok yakışan gömleğini giydi., kravatını bağladı... Yakasını-paçasını düzeltti ve kendisini boy aynasının karşısında defalarca boydan boya gözden geçirip son kontrol üstüne son kontrol yaptı...
. ,
Evet gün bugündü... Saatine bir daha baktı... Randevu Zamanına henüz bolca vaktinin olması ile rahatlayarak ayakkabılarını giydi... Kapıdan çıkar çıkmaz da yüzündeki gülümsemeyi., kendisine hala göz kırparak bakmakta olan güneşle paylaştı...
. ,
Duydum ki.. ;
Yaşı seninle yaşıt komşu kızına, ‘hele bir savaş çıksın.,babam babanın boynunu keserken ben de sana tecavüz edeceğim’ demişsin … O kız henüz öpüşmesini bile bilmezken., sen bu sözlerinle onun küçücük yüreğine., öpüşmek tadından önce ırkçı belanın yüz kızartıcı siciliyle korkuyu işlemişsin...
* * *
oysa ben bu dünyayı senin yaşlarındayken aldım ellerimin arasına...
öyle sevdim .,öyle okşadım., hiç aldırmadım coğrafyasının havasına
"rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde., bizim eski şarkımızı"
.
Garson.., bana önce temiz bir kağıt ver., üzerini doldurabilmek
için de yeterince vakit ve biraz sarhoşluk., yanında unutkanlık olsun...
Getirebilirsen eğer sevgilimin sesini de getir sonra bizi yalnız bırak ve git...
. ,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...