GÜNLER ÖNCE
.
(Faili meçhul ellerin uzak dağların mağaraları içinden fitilini ateşleyip., evinin bahçesinde sek-sek oynayan küçük çocuğun yüreğine düşen kimliği belirsiz bomba haberinden., ülkenin dört yanında birden başlayan ve günlerce söndürülemeyerek ülkenin yeşilini kömür karasına çeviren orman yangını haberlerinden
günle önce)
. . .
Son dersten sonra paydos zili çalıp., sınıf tamamen boşalınca yerinden kalktı., kara tahtanın önündeki tebeşir parçalarını topladı., bir kağıt parçasına sarıp çantasının yerleştirdi… Bahçesine yeniden çizeceği sek-sek oyunu çizgileri gözünün önüne geldi., gülümsedi…
MEMLEKET SEVDASI
-bu sevdayla bu ülkede., bir türküdür yaşamak-
.
/denizlerden çıkıp kırlara doğru yokuşlarda., sırılsıklam koşuyoruz…
deli sevdalar yaşadığımız bu ülkede her şafak vakti..., işte öyle/
belki Karadeniz’in dalgalarıdır fırtınanın kürekleri., bilmiyoruz
HACIBEKİR'in AKİDE ŞEKERLERİ
.
Dükkanın bulvar cephesindeki geniş camı, güzel ve sıcak havalarda kaldırılır ve iki ucundan tavana tutturulurdu... Böylece mermer tezgah üstüne sıralanmış, içinde buz tanecikleri yüzen musluklu limon, vişne, turunç ve ayran sürahilerinden, metal bir çanak içine yerleştirilip üstüne bastırıldığında içinden fışkıran sıcak su ile yıkanan bardaklara doldurulan meşrubatların, dükkana girilmeden dışarıda ayaküstü içilmesi sağlanmış olurdu...Tezgahtar bardakları doldururken ya da yıkanmış olanları alıp sıralarken ıslanan mermeri omzundaki havlu ile sıkça kurular ve havluyu gene ve biraz da özensizce omzuna atardı.
Ya dükkanın içi…
Ya o yüksek vitrin tezgahları...
İlkokul çağındaki çocukların erişemeyeceği kadar yüksek vitrin tezgahları...
günler-aylar işte böyle geçip giderken., her hasretin satır başında
önce senin adın yazar canımın içi...
öyle hasrettir ki bu., kurşun gibi yürekte yatar., mayın olur patlar
gün batımlarında ve her seher vakti...
. ,
şimdi alıp sazımı astığım kör duvardan., bir türkü söylesem sana
HASRETİN ADRESİ BOĞAZ HAVASI
.
Yolcusuzluğa mahkûm bir iskeleden bindiğin., mesela Kanlıca’dan Emirgan’a Boğazı enlemesine kesen., kimsesiz bir vapurun üst güvertesinde tam da demli çayını yudumlayıp taze kokulu- bol susamlı simidi önce yanağından öpüp sonra ısırmanın hayalini kurarken...,
. ,
Birden çığlık çığlığa bir martı mangasının., saldırısına tutulursun
kanat seslerinden kelepçeler vurulur yüreğine…
Koşuyorum…
karanlıkların sığınağında., kapan iskeleleri tam karşımda duruyor
bulanık sularda çatanalar sevişiyor., ara bozan oluyorum aralarına
yürekten taşan hasretle yandığına aldırmadan., kollarım kulaç atıyor
kucakla beni Haliç., şişesiz kezzap artığı sulardan geliyorum sana
arsız işgalciler değil., hep senin oturman için her şiirimin başlığında.,
Deniz ayaklarımın dibinde değil... İyot kokusunu yakalayamıyor., baktığım yerden de göremiyorum... O kadar uzak yani...
Ama martı sesleri sanki omuz başım kadar yakınımda., deniz sesi gibi uğulduyor çığlıkları kulaklarımda...
İstanbul böyle bir şehir işte… Hasreti çektirirse başka türlü çektirir…
Biliyorum ki istesem şu anda bir vapur bile geçer gözlerimin önünden... El etsem durur., çağırsam gelir., yanaşır iskeleme... Çımacılar tahta., rulmanlı iskeleyi sürüklerler ayak ucuma kadar ve yanık bir gülümseme ile buyur ederler içeri… Binerim omzumdaki martı ile ve birazda kibir ve hafif Beyoğlu adımları ve kibarlığı ile...
Heiner Rinderman isminde bir Alman araştırmacı sanki yapacak başka bir iş yokmuş gibi tutmuş, ciddi-ciddi bir araştırma yapmış.
Araştırmanın konusu “Avrupa ülkelerinin IQ ortalaması nedir”
Herr. Rinderman.., lütfedip bizi de Avrupa ülkeleri kategorisinde değerlendirmiş. Değerlendirmiş ama bu değerlendirmeyle de ortaya çok “manidar” bir sonuç çıkarmış.
Finlandiya’nın 103- IQ ortalaması (normal zekâ) ile listenin başında olduğu bu araştırma, Türkiye’yi 88- IQ ortalaması (donuk zekâ) ile son sıralara oturtuvermiş. Bundan bir alt seviyenin karşılığı ise (düşük derecede zekâ geriliği) gibi daha da donuk bir keyifsizlik arz ediyor.
Çocuk evden dışarı çıktı., birkaç adım yürüdü., sonra durdu...
Ellerini arkasında kavuşturdu...
Gözlerinin önünde serili olağanüstü güzellikteki manzarayı keyifle ve neredeyse gözlerini bile hiç kırpmadan seyretmeye başladı…
.,
Çok uzaklarda mor boyalı uysal bir siluet halinde dururken yaklaştıkça parlak ve sanki ıslaklığın parlattığı renkleriyle amansız bir yalçınlığa bürünen yüksek ve heybetli dağlar...
Bu dağların doruklarına erişemediğinden., ton hazinelerindeki bütün yeşilleri., dağın yamaçlara örtü gibi seren ormanlar...
Sanki kılçığı alınmış balıklar denizindeyiz., öylesine sessiz., öylesine kendimizden geçmişiz...
Derken uzaklarda silahlar patlar., ucuna kurşun bağlı bir olta düşer denize., kendimize geliriz…
.
Cevat Çeştepe




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...