bestesine saklanıp., sözlerinde yaşadığımız şarkılar var ya.,
onlar sessizce çalarken kulağımızda., sen gel uzan yanıma
sonrası mı ..., sonrası sarhoşuz işte., anla ...
. . . ,
nasıl yaşarız mesela birlikte bu geceyi...,
aklımızın ucundan bir deniz geçer., beraber sallarız oltaları
Şimdi haritadan silinmiş şehirlerde., sanki hiç yazılmamış adresleri arıyorum…
Yanımda ölü bir çocuk yürüyor., ellerini sımsıkı tutuyorum…
Ne kanat sesli bir kuş var gökyüzünde ne de solungaç nefesli bir balık kalmış denizde…
Ya maviler dersen., mermiyi namluya süren almış eline fırçayı., boyamış üstünü istediği renge…
Çocuğa dönüyorum .,
--- Hadi diyorum .., sen takıldığı telgraf direğindeki telden kurtulmaya çalışan uçurtma ol şimdi .,, ben de bir sandal içinde ıssız bir gölge …
Bu şehre bir zamanlar 'kırkikindi yağmurları' diye bilinen yağmurlar yağarmış...
Tam da bu günlerde., ikindi vaktinde başlar ve kırk gün süreceğine inanıldığı için bu adla anılırmış...
Ama zamanla ne olduysa., mevsimler gibi bu şehrin havası da değişmiş ve yağmurlar yağmaz olmuş...
(dinliyorsun değil mi ..)
Ne Paris, ne Roma, ne diğerleri...
İddia ediyorum … İstanbul., kendine şiir yazan tek şehirdir…
Çünkü bu şehrin her köşesi ‘ben şiirim’ diye bir martı gibi çığlık atar…
Attığı her çığlık içinden onlarca şiir çıkar…
O şiirleri şairler toplar…
Ve altına kendi imzalarını atıp İstanbul’a geri yollar…
Keşke 1200'lü yıllarda doğsaydım da Yunus' la aynı çağda yaşamış olsaydım. Ya da 1500 lü yıllarda doğup Shakespeare' in veya 1700 lerde Mozart'ın....Hiç olmadı 1800 lerde doğup yaşayarak Dostoyevski'nin çağdaşı olabilseydim.
Bu keşke'ler özel ilgi, beğeni, inanç veya dünya görüşü gibi çeşitli nedenlerle tarihin bütün yüzyıllık dilimlerine kişiye göre yayılarak kendine başlık bulabilir. Mesela M.Ö 300 lerde yaşayıp Aristoteles ile yada M.S.500 lerde doğarak Hz.Muhammed ile aynı çağda yaşamış olabilmek arzu ya da merakı gibi.
Ama bu hiçbirimiz için böyle olmadı ve hep 'keşke' olarak kaldı. Bu satırları okuyanların neredeyse tamamına yakını 1900 lü yıllarda dünyaya adım attı ve 2000 li yıllarda doğup yaşamakta ve yaşayacak olanlara göre de ileride belki 'keşke' denilecek nice insanların (kıyısından köşesinden bile olsa) çağdaşı oldu. Mesela Atatürk gibi, Nazım Hikmet gibi, Einstein gibi. Ve hatta Hitler veya Che Guevera gibi. Unutmadan, dünyanın 'ismi marka olan diğerleri gibi....
--piyanosunun başında sırtından bıçak yemiş bir piyanist.. :
,
oysa güzel zamanların seçkin melodileri dolacaktı kulaklarımıza
şimdi ayaz kesiği yalnızlıklarımızın duman altı zirvelerinde
içinden notaları çalınmış melodileri dinliyoruz
yetimhane pencerelerinde...
Cebimdeki son parayla ne yapacağımı düşünürken birden uyku bastırdı... Ama ne uyku, öyle-böyle değil...Biliyordum ki bu serin ve yağmuru bekleyen İstanbul gecesinde 'şimdi burada üç-beş dakika kestirirsem kendime gelirim' düşüncesi bile son parayla ne yapacağımı düşünürken aynı zamanda acaba son uykumda hangi rüyayı göreceğim düşüncesine kapıyı açmak demek olurdu ..
,
Bir köşeye sıkışmış bu kenar mahalle parkının karpuzu kırık aydınlatma direklerinin ampulsüz başlıkları., tehlikeli ve sonu pek iyi bitmeyen film çekmeye görevli otomatiğe ayarlanmış kameramansız kameralar gibiydi ... Ve bu pek sevimli olmayan görüntüleri ile bakışlarını değişik açılardan bana çevirmişler öylece bekliyorlar gibiydi....
,
Oturduğum beton park sırasından ayağa kalktım... Ellerimi cebime sokup, başımı hafifçe arkaya atarak önce derin bir soluk alıp birkaç saniye öylece durdum ve sonra sanki içtiğim sigaranın dumanını ciğerime yapıştırmadan dışarı veriyormuş gibi büzüştürdüğüm dudaklarımın arasından dışarı üfledim...
,
Cebimdeki son parayla ne yapacağımı düşünürken birden uyku bastırdı... Ama ne uyku, öyle-böyle değil...Biliyordum ki bu serin ve yağmuru bekleyen İstanbul gecesinde 'şimdi burada üç-beş dakika kestirirsem kendime gelirim' düşüncesi bile son parayla ne yapacağımı düşünürken aynı zamanda acaba son uykumda hangi rüyayı göreceğim düşüncesine kapıyı açmak demek olurdu ..
Bir köşeye sıkışmış bu kenar mahalle parkının karpuzu kırık aydınlatma direklerinin ampulsüz başlıkları., tehlikeli ve sonu pek iyi bitmeyen film çekmeye görevli otomatiğe ayarlanmış kameramansız kameralar gibiydi ... Ve bu pek sevimli olmayan görüntüleri ile bakışlarını değişik açılardan bana çevirmişler öylece bekliyorlar gibiydi....
Oturduğum beton park sırasından ayağa kalktım... Ellerimi cebime sokup, başımı hafifçe arkaya atarak önce derin bir soluk alıp birkaç saniye öylece durdum ve sonra sanki içtiğim sigaranın dumanını ciğerime yapıştırmadan dışarı veriyormuş gibi büzüştürdüğüm dudaklarımın arasından dışarı üfledim...
Akşamdan kalma., henüz kendine gelememiş bir Beyoğlu arka sokağında karşılaşmıştım KAVAFİS'le...
İnsanlarının çoktan terk etmeye zorlandığı bir Rum apartmanının önüne çekilmiş tahta perdeye sırtını dayamıştı...
Ben de akşamdan kalmaydım ve günün bu erken saatinde çivimi sökecek çivi arıyordum...
Göz göze geldik.., selam verir gibi hafifçe gülümsedi ., ben de karşılık verdim ve merhaba dedim...
O .,şiir gibi bir ses tonuyla bana....;
-- İşte sonunda buradasın dedi..gelmişsin...
Yol gözleyenlerin gözlem defterinden...:
.
Saymakla bitecek kadar yakın.,
ele- avuca sığmaz uzaklardan geliyor dalga sesleri...
O sesler ki., dinlemeye doyulamaz bir türkü gibi




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...