Dedim ki., bir şeyler yazayım ama ne yazayım …
--- Mesela., yüreğinin ucundan tuttuğu ipe bağlı uçan balonları olan bir çocuğun öyküsü olsun…
O çocuk kaydırakta kaysın., salıncakta sallansın., düşerse kanayan dizleri olsun… Gözyaşı dökecekse de yalnız kanayan dizleri için döksün…
. ,
--- Mesela o öyküde bir de., lüle-lüle saçlarına papatyalardan taç yapan bir kız çocuğu olsun…
Yüzünde çilleri., güldükçe yanaklarında gül gibi açan gamzeleri olsun… Tek başına şarkı söyleyip dans eder gibi dönerken etekleri havalansın…
---Takvim yapraklarına inanma canımın içi... Havada ne bahar kokusu var ne de tariflere sığmaz o rengarenk çingene coşkusu... Yetim hüzünlerle öksüz acıların kol-kola dolaşırken çıkan ayak seslerinin sessizliği var sadece...
.
,
ben işte bu havalarda.,
bir çocuğun gökyüzündeki rengarenk balonları üstüne
Gece ve deniz karanlıktı...
.,
Balıkçı belki son defa açıldığı denizden geri dönüp., sahile yanaştı... Sandalının içindeki yarısı su dolu kovada avının bereketi bir tek balık vardı ve umutsuzca çırpınarak yüzmeye çalışıyordu... Balıkçı sandaldan indi ve içindeki balıkla beraber kovayı da denize doğru fırlattı..,
.,
Ve sonra sandalını sahile çekip., hemen arkadaki kum tepeciklerini aşarak gecenin içinde gümüş bir şerit gibi uzayıp giden asfalt yolun kenarına ulaştı...
Karşıya geçecekti ama hızla yaklaşmakta olan otobüsün farlarını görünce durdu., onun gelip-geçmesini bekledi...
Hepimiz için ülkemize dair duygu-düşünce ve değerlerimizi saklı tutarak ve o kadar eskilere gitmeden mesela son 10-15 yıldır yaşadıklarımızı kıyısından-köşesinden hatırlayarak…,
Kendi kendimizle bir soru-cevap oyunu oynayalım….
…
Mesela bu yaşımızdaki algılama., bilinç ve değerlendirme düzeyimize sahip ama henüz doğum aşamasında birer “cenin/bebek” olsak…
Ve Tanrı lütfedip yanımıza iki melek katarak “HADİ BAKALIM MELEKLERLE BERABER BÜTÜN DÜNYAYI DOLAŞIN VE NEREDE DOĞUP YAŞAMAK İSTEDİĞİNİZE SİZ KARAR VERİN., ÜLKENİZİ SİZ SEÇİN” dese…
Ve biz meleklerin kanatlarında bütün dünyayı dolaşıp bütün ülkeleri gözden geçirip., sosyal-siyasal-ekonomik yapılarını kendimizce değerlendirsek…
SUÇLULAR ARAMIZDA . . .
(Kıyamete çeyrek kala)
.
okulların., yetimhane duvarları gibi kimsesiz arka bahçeleri vardır
bilir misiniz.., çocuksuzdur ve sessiz...
çocuklarımız ağıt soluyordu., biz bahar sanıyorduk...
‘ipinden kurtulan bir topaç dönerek düşer .,
sek-sek oyununun çizgileri içine’
. . . ,
ah canımın içi . . ,
şöyle çevirip başımı geriye .,
baksam sabahın ilk saatlerine...
.Yedi-sekiz yaşlarımın orta dalgadan yayın yapan “Türkiye Postaları-Ankara radyosu” saat gece yarısını buldum dediği an yayınını sonlandırır, istiklal marşını dinletir ve “hadi bakalım herkes yatağa” komutunu verirdi. Bu komutla beraber sokağımızın karşı sırasındaki apartmanların ışıkları teker teker söner, manzaramız dahilindeki Ankara çanağı da, dibi is tutmuş tencere gibi kararırdı...
Bu manzara, (çok sonraları bir şiirime giriş dizeleri olacak olan) sadece kuru ekmekle beslenen ve ismi muhtemelen düldül olan çelimsiz ve yaşlı bir atın çektiği arkasında sac kaplı bir kasa olan ekmek arabasının ve A.O.Ç marka süt şişeleri ile dolu eski kamyonetin sabah ezanından hemen sonra servise çıkıp, mahalle bakkalının önünde durduğu saatlere kadar hicri takvimin on bir ayı boyunca hiç değişmezdi...
.
Ama on ikinci ay gelince…
Ne bileyim işte, birden bire her şey çok farklı olur, renklenirdi...
ÖZLEMİN DAYANILMAZ TADI
Galata-Ticaret han günlerine …
.
Dar han kapısının iki yanına sıralanmış hırdavat malzemelerinin arasından geçip geniş avluya inen merdivenlerin başında durdum… Uzun yıllar öncesinin mesai bitiminde gecenin karanlığı başlarken bakımsız., asırlık tuğla örülü duvarlara sinmiş kızarmış balık ve anason kokusunu içime çektim… Ve giderek sarhoşlaşan keyifli muhabbetlerin kulak ve yürek dolgunluğu ile dizlerimin üstüne çöker gibi oldum…
. ,
Ve saatler sonra doğruldum …
Var oluşun farkına varılmadan rüzgâr gibi geçer o saltanat yılları…
. ,
Korkunun yalnızca ismi varken., cisminin kol gezmediği o havalarda
önce çocuk olduk., düş saraylarının sınır tanımaz eğlence parklarında…
Süt kokan nefeslerin rüzgarları., dans eder gibi sallardı boş salıncakları
o bahar yıllarında kilit tutmuyordu., düş saraylarının bahçe kapıları…
Çocuk odasının tavanındaki yüz mumluk ampul yandığı zaman güneş doğuyor., söndüğünde gece bastırıyor ve komodin üstündeki abajurun içinden ay doğuyordu...
Çocuk odasının içindeki tren de işte tam bu saatte hareket ediyordu...
Çocuk odasındaki tren o gece garda bekleyen yolcuların hiç birisini almadan yola çıktı...
Sert plastik kokulu dağların arasından., mavi muşambadan yapılmış göllerin kenarından., tahta köprülerden geçti... Hemzemin geçitlerdeki kontrol memurları gibi hareketsiz ama lastik yumuşaklığında ve yemyeşildiler tren yolunun kenarına sıralanmış ağaçlar...
O gece gardaki yolcular arasında bekleyen bir çocuk., kendi evinde tren yolunun kendi evindeki odanın içinden geçmiyor olmasının acısı ile iç çekiyor ve kendini almadan giden bu trene elini uzatıp tutamayacak kadar ve uzaktan bakıyor ve ağlıyordu...
.,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...