Sabah çok erken kalkıp., kırlarda karınca yuvalarına giden bütün yolları ekmek kırıntıları ile döşeyeceğiz… Bu arada belki ellerimiz de birbirine değecek ve içimiz bir tuhaf olacak ama o an sadece gülümseyeceğiz… O kadar işte…
. ,
Biliyoruz., zaman çok hızlı akıp gidecek… Farkına varmayacağız havanın karardığının… Eğer arada fırsatını bulursak yuvadan bakışlarını uzatan yavru kuşların başlarını okşayıp onlara türkü söylemesini de öğreteceğiz… Ne güzel değil mi…
. ,
Sonra eve gelince bir çilingir sofrası kuracağız kendimize… Şöyle salata-peynir filan., hafif şeyler yani… Kuşlara öğrettiğimiz türküleri., bu defa biz-bize söyleyeceğiz sofra başında bir ağızdan… Arada dayayıp alnımızı birbirimize., kaybolacağız gözlerimizin içinde…
. ,
Saymak aklıma bile gelmedi ki kaç kişi olduklarını ama biliyorum sayılamayacak kadar çoktular… Kimliklerinde ne yazıyordu., bakmadım ama hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar…
Her biri aynı yöne bakarak., mesela bir taş atsa oturduğu yerden denize diye düşününce.,
dalga-dalga aynı sonsuza ulaşırdı suda halkalar… Matematik bir yana., sonuç kelebek kanadı gibi doğal bir simetri… Çünkü hepsi aynı denizin kıyısında ve aynı güneşin altındaydılar…
Ve hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar ve gün geldi birdenbire ve beraberce oturdukları koltuklardan ayağa kalktılar… Yürüyüp geçtiler önlerine çekilmiş siyah perdenin arkasına… Önce müthiş bir aydınlık gözlerini aldı ama kırpmadılar… Ve sonra denizin ilk dalgası ayaklarını ıslattı., şaşırmadılar…
-sütten kesilmeye çalışılırken ülkemin bereket anaları...
,
/ortalık toz duman...
görmüyor musun., kan renginde yağıyor yağmur
ağaçların köküne uğursuzluk düşmüş., kuruyor dallar/
. ,
'diyelim ki takvimler yaşanmamış yarınları gösteriyor.,
bir çağ bitmiş yerine bir başkası başlıyor...
her kadeh kaldırışında gözlerin düşüyor beklediğin yere
ama korkudan duvardaki saate bakamıyorsun bile
saat kaç oldu diye...
yenisi yanıyor sigaranın., küllükteki son nefesini vermeden
bilir misin., ne ağır mahpusluktur kalafat yerinde tekne olmak
şehvetle pusuya yatmış., dalga-dalga denizlere sırtını dönmek…
. ,
derinden iç çekilir.,
beklersin gelmez hep bir yürekten., heyamola-heyamola sesleri.,
İsrail’le öpüşe-koklaşa muhabbet ettiğimiz bugünlerde bir Türk turist kafilesi hangi akla hizmet etmişlerse İsrail’e turistik bir gezi yapmışlar. Neyse ki her şey yolunda gitmiş, bir vukuat olmamış. Ve bizim “turistikler” dönüş için Tel Aviv’in Ben Gurion havalimanına gelmişler. Ancak ne olduysa bu havalimanında, uçağa binmeden önce yapılan son kontroller sırasında olmuş…
Turistiklerimizden Mustafa Teke isimli şahıs, dedektörün bitmeyen sinyallerine takılı vermiş. Elle yapılan üst baş aramaları da sonuç vermeyip, dedektör ötmeye devam edince bizimkini özel bir odaya almışlar.
Ve elle üstünü başını aramaya niyetlenmişler. Bizim Mustafa Teke, soyadının hakkını vererek epeyce inatlaşmış “elletmem” diye. Tabi bir yere kadar. Gene bir şey bulamayan polis dedektörün hala ötüyor olması üzerine bu defa “pantolonunu çıkar” diye tutturmuş.
'yaşamı aynı kadehten., sevgi ile yudumlayanlara'
.
Biri kız diğeri erkek iki küçük çocuk koşarak geldiler ve çok geniş
ama simsiyah bir orman manzarasının karşısında durdular...
Sonra ceplerinden kâğıttan yapılmış birer yeşil yaprak çıkarttılar...
.
İşte yaz da bitti.
Oysa daha dün gibi değil miydi “bahar da bitti yaz geldi, bahar gibi olsun yaz günleri” dediğimiz günler. Oysa yaz sıcağı her konuda hepimizi bunaltacaktı, terletecekti , offf çektirecekti.
Bunu çok iyi biliyorduk. Güneşin tepemize dimdik düşmesi de yıldırım düşmeleri gibi yangın sebebinden sayılacaktı. Bunu da çok iyi biliyorduk. Denizin mavi serinliği bile ateşe su olamayacaktı. Çünkü o maviyi hepimiz, her yerden göremeyecektik...
işte 'o an' dediğimiz o an., gözlerim gözlerine değdiği zaman
bir iyot kokusu olup dolarsın ki içime hiç sorma.,
kaybolurum dalgalar arasında……/
. ,
ama önce., gece sofralarının perişan yalnızlığı olurum her gece
sonra içimde acılı trampetler çalmaya başlar ve yağmur yağar.,
merhaba ..,
sen., denize düşmüş gümüş bıçak gibi.,
parlayıp geçerken gözümün önünden...,
deniz ne kadar mavi., mavi ne kadar umut., umut ne kadar da
aydınlıktı ama ne kadar keskin av çarpmasıydı ., bir bilsen…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...