Sırtımı., sarayın bir kale gibi yüksek duvarına dayayıp önce Marmara denizinin, Boğaziçi ve Haliç sularıyla kucaklaşmasını seyre daldım,
Sarayburnu’nun şiddetli akıntılarına duygularımı karıştırarak., ‘bu şehri böylesine çarpıcı bir güzelliğe kavuşturan, tepeden tırnağa giyindiği bu mavi giysi mi’ diye düşündüm...
Ve sonra Sirkeci garında noktalanacak., makaslarla birleşip-ayrılan yüzlerce ray hattına kapıldım...
Ray hatları ., bütün fay hatlarının üstünde., çelikten bir kelepçe gibi parlamak için güneşin üstlerine ışık olup düşmesini bile beklemeden, bu şehri dünyanın görünmeyen merkezine yapıştırıyorlardı sanki...
Sonra gözlerin geldi aklıma, ağladım…
Sarayın sırtımı dayadığım yüksek duvarları., esen rüzgarla birlikte bir sıra servi ağacının gölgesi ile dalgalanıyordu... Yukarıdan gelen çatal-kaşık sesleri ise bana açlığımı hiç mi hiç hatırlatmıyordu...
SİSLER ARASINDA BİR BAYRAM MASALI
.
Kapı çalmıştı…
Öyle ya bayramdı …
Gelenler mahallenin çocukları olmalıydı…
.,
Şehir çarşısının kameriyeler ve üstündeki asma yaprakları ile süslü iç avlusundaki vitrin turundan vazgeçip., caddenin karşı tarafındaki yeni yapılan büyük işhanının alt katındaki daha yeni ve gösterişli mağazalara geçtik...
Önümüz bayramdı... Sağımızda- solumuzda zamanla yarış eder gibi koşuşturan kalabalığın da önlerinde bayram vardı....Ama biz nedense inadına yavaştık... Bir yanda yaşlı ve yorgun., .öte yanda uslu durup onu da isterim-bunu da isterim diye tutturmamaya söz vermiş çocuk adımlar...
Sonunda, kapısının üstünde o zamana kadar pek alışık olmadığımız yabancı dilde yazılar olan bir mağazadan içeri girdik... Yüksek ve duvar boyu rafları dolduran bir kutu kalabalığının orta yerindeki yumuşak koltuklara oturduk...
Belli etmemeye çalıştığımız yorgunluğun., raflardaki içini göremediğimiz kutulara biraz da boş bakışlar atarak giderilmeye çalışılmasının ardından…,
Sizlere bu sabah çok eskilerden...., mesela
. ,
Pierre Loti 'nin servi ağaçları en çok Haliç kokan Eyüp sırtlarındaki bir tahta masaya yaslanmış., yaşlı sandalyenin yaşama tutunur gibi yerinden sökülmemeye çalışan çivisinden....ya da
. ,
Claude Farrére' in arnavut kaldırımlı dar Çemberlitaş caddesine yeni döşenen elektrikli tramvay raylarına uzaktan bakarak hüzünle kişneyen bir atlı tramvay atının yelesinden....ya da
. ,
düşünün işte.,
akşamın ilk vaktinde ., mesela boğazın bu yakasındasınız…
hava kar- hava buz- hava ayaz ., tek başınıza yollardasınız…
rüzgarın ıslığı-martıların çığlığı kulaklarınıza doluyor ama
siz sanki sahilleri kaybolmuş uzak denizlerde .,
sessiz dalgaların ıssızlığısınız…
SOL anahtarına dokunmadan ., portenize sıralanmış bütün notaları elinizle süpürür gibi toplayıp bir torbanın içine atın ve torbanın içinde tombala çeker gibi iyice karıştırın...
Şimdi torbanın içinden tek tek çektiğiniz notaları yeniden ve kendi istediğiniz şekilde boş kalan porteye ., SOL anahtarının sağına gelecek şekilde sıralayın...
Evet.., işte bu....
Sıradakini değil kendi istediğiniz şarkıyı-türküyü dinleyin...
Çünkü yaşam sizin..
Evinizin çok yakın çevresinde, ismini bildiğiniz, başlangıç noktasını görüp, nerede bittiğini de tahmin ettiğiniz fakat bugüne kadar bir baştan diğer başa kadar hiç adımlamadığınız bir sokak var mı...
Eğer varsa, kendinize ayırdığınız ilk boş zamanın sadece beş-on dakikasını bu sokağı bir baştan diğer sona kadar adımlamayı dener misiniz...
Evet çok değil sadece 5-10 dakika. Hadi öncesi ve sonrası ve biraz da ağırdan alınması ile yarım saat, bilemediniz bir saat...
Çünkü hiçbir sokak, bir baştan diğer başa kadar adımlanmak için bizden daha fazlasını istemez. Sokaklar da yaşam gibi çok kısadır ve adımlamadığımız zaman da gene yaşam gibi çok yabancıdır aslında...
Evinizin çok yakın çevresinde, ismini bildiğiniz, başlangıç noktasını görüp, nerede bittiğini de tahmin ettiğiniz fakat bugüne kadar bir baştan diğer başa kadar hiç adımlamadığınız bir sokak var mı.
Eğer varsa, kendinize ayırdığınız ilk boş zamanın sadece beş-on dakikasını bu sokağı bir baştan diğer sona kadar adımlamayı dener misiniz. Evet çok değil sadece 5-10 dakika. Hadi öncesi ve sonrası ve biraz da ağırdan alınması ile yarım saat, bilemediniz bir saat.
Çünkü hiçbir sokak, bir baştan diğer başa kadar adımlanmak için bizden daha fazlasını istemez.
Sokaklar da yaşam gibi çok kısadır ve adımlamadığımız zaman da gene yaşam gibi çok yabancıdır aslında.
Sadece merak ederek, sadece niyet ederek ve sadece en çok bir saatimizden vazgeçerek adımlayacağımız, bildiğimiz ama tanımadığımız bir sokağın bu başında değil ama son adımla sonuna ulaştığımız an yaşama ne kadar yabancı olduğumuzun bir kez daha ve çok daha somut bir şekilde farkına varırız.
– sapandan frlayan bir taşın vurmasıyla başlamadı daldaki kuşu...
öncesinde Habil ve Kabil ve sonra çimento yerine deniz kumu …
. . .
göçmen kuşların göç., ağaçların yaprak dökme mevsimiydi
belli ki uzun sürecek bir kışın., henüz ilk günleriydi…
bin yıllık çınar., bin yıllık bahçesinde., çırılçıplak üşürken
karanlık basmadan önce...
iflah olmaz mızrak sancısı gene., saplanmadan önce yüreğime
bu akşam da dün geceden kalma., bir masa bulurum kendime
sır sessizliği gibi içimde saklı., bütün hikayeleri alarak yanıma
otururum her zamanki gibi., manzarası en yoksul cam kenarına...
. ,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...