Birden açıp kollarımı iki yana
Öyle sarılmak istiyorum ki sana
Sanki bu ıssız kainatta yalnız
İkimiz kalmışız...
Başka ne diyeyim canımın içi
“Böyledir bizim sevdamız”
--kendimi sana gönderiyorum…
beynimle yüreğimi bırakıp baş başa sessizce çıkıyorum dışarı…
ikisi de alabildiğine sarhoş ., ikisi de şiddetle sana sevdalı…
onlardan nereye kaçacağımı çok iyi biliyorum böyle durumlarda
ve sana doğru geliyorum yağmur altında., koşar adımlarla…
şelaleden dökülür gibi .,sırılsıklam …
birkaçını yan yana getirdiğimiz portakal sandıklarının üstüne
okuduğumuz gazete sayfalarını sererdik sofra örtüsü niyetine…
gökyüzümüz gece-gündüz bulutlu., kiremitlerin yarısı çıplak
bilirdik ki biz sofraya ne zaman otursak
birazdan yağmur başlayacak…
BUGÜNDE HABER YOK -mini öykü
.
.
Adam., günün bütün konuklarını tek-tek uğurladıktan sonra kapıyı kapattı... Kilitleri ve alarm sistemini kontrol etti., kimi ışıkları söndürdü ve ağır adımlarla saray görkemindeki merdivenlere doğru yöneldi... Basamakları gün boyunun yorgunluğu ve ağırlıyla çıktı...
Üst katın geniş koridorlarının tam ortasında., merdivenin hemen karşısında., üstüne yaldızlı motifler., çeşitli armalar işlenerek süslenmiş., iki kanatlı yüksek kapının önünde durdu... Kapının iki yanında duran ortaçağ giysili muhafızlara başıyla selam vererek kapıyı açtı ve içeri girdi...
- bir doğum günü yazısı-
‘Turnaları, türküleri ve kayıkları seven adamın doğduğu günde’
.
Beni, ilk yaz şafağında bozkır ortası bir köy evinin bacasına bir leylek getirip bırakmadı… Beni o köy evine getiren yolunu şaşırmış bir turnaydı… Ve o turna beni öyle bacaya filan da değil, günler-geceler boyu, gökten bir türkü gibi boşalan yağmurun oluşturduğu bahçedeki su birikintisinin ortasına, kâğıttan bir kayığın içinde bıraktı…
-Belki bu sebepten çok severim turnaları ve türküleri ve bir de denizde kayıkları-
. ,
/ bana bu şehirden bir zaman ver
içinde sadece sen ol ., bana yeter.../
. ,
seni neden hep Pera’da bir sabah vakti gibi gördüm, bilmiyorum
yoksa geceden kalma aşk dokulu, anason kokulu teninden mi...
Mevsim karakış, ‘havada kar sesi var’ diye mi camı kapatıp-örtecektin perdeni
Yapraklar düşmeyi unutmuş takvimlerden canımın içi
Bak ne güzel çiçek açmış bahçendeki ağaçların dalları
Bahar geldi…
,
Sanki çaldığım sazın tellerinden, söylediğim türkülerin dillerinden çıkıp geldi
SEVGİLİ DOSTLARIM…!!!
Bu gece için hiç kimseler söz vermeyin…Beyoğlu’nun en güzel meyhanesi FİLANCA’da hepiniz için bir masa ayırttım…İçimden öyle geldi., ne yapayım…
Gerçi ben orada olmayacağım ama hesaplarınız benden… Açık çek bıraktım., rahat olun…
Gönlünüzce yiyip-içip eğlenin….
Haaa bu arada., arkadaki masanın rezervasyonunu da bu arkadaşlar yaptırmış., yengelerle birlikte geleceklermiş… Belli ki çok efendi., ağır başlı bir grup…
Ama diyeceğim o ki nasılsa hesap ödenmiştir diye siz gene de rakıya fazla dalmayın…Biliyorsunuz şişede durduğu gibi durmaz., arka masaya 'niye yan baktın' mevzuları filan açılır...
(gölgesiz ses)
.
Bu notların ne tarihi olacak bir köşesinde ne de yazanın imzası. Bu notlar belki hiç yazılmamış ama mutlaka yaşanmış olacak.../
. . .
.
İstanbul., Pangaltı pasajı yapımı küçük sarı sandal., su seviyesinden biraz daha yüksek beton rıhtımdan açılarak ve ardında dalgasız izler bırakarak sığ sulardan uzaktaki karanlık adaya doğru yol almaya başladı... Ada karanlıktı... Üzerinde yüksek tepeler., sahilinde küçük koylar ve koylara gizlenmiş derin mağaralar vardı...
. . ,
Dümeni ve kürekleri ve hatta içinde hiç kimse olmayan sandal sessizce adanın sahiline yaklaştı...olmayan iskeleye yanaştı ... Bir süre öylece kaldı... Sonra adından esen bir parmak ucu şiddetindeki rüzgarla beraber hareketlendi... Adanın arka sahillerine doğru kıyıdan pek açılmadan yol aldı ve sonra gözden kayboldu...
...
Eski apartman dairesinin bir karış eşikle inilen banyosunun köşesinde suyu odunla ısıtılan bir kazan dururdu ve bir de duvarında pirinç musluklu küçük lavabo... Bunun dışında yüksek tavanlı karanlık ve soğuk.., kocaman bir boşluktu banyo...
Çocuk bu banyoyu hiç sevmezdi... Yaz günlerinde halı yıkamak için kullanıldığı günler dışında... Kocaman taban halısı rasgele katlanarak önce bir köşeye yığılır sonra da bol su ile ıslatılır ve suyunu çekmesi beklenirdi... İşte tam bu sırada, yaramaz bir çocuk eli., banyonun mazgal deliğini bez parçaları ile tıkar ve bir karış eşikle inilen banyo zemininde kendi denizini yaratırdı... Yıkanmak için bekleyen taban halısından da karanlık bir ada...




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...