Herkesin çenesine vururken yokluk, benim yüreğime oradan ellerime indi. Sen olup taştı yazılanlar ve yazılmayı bekleyenler… Bazen insan sonunu bildiği hâlde sonuna kadar gitmeyi istiyor… Oysa ortada kahraman olmayı isteyen yoktu. İki üşüyen kalbin yanaşması, adı konulmamış, yaşanılası yanlarıyla… Bir rüyaysa bu yaşanılan, kalsın gün doğmazlığıyla… Geceyi giyinip üzerimize yürüyelim inadına… Varsın gün doğmasın. Biz gece olalım…
Aklımdan geçenleri bilseydin, aklından geçenlerle eşleşebilirdi… Şimdi yetim bir türkü söylüyor dudaklarımız. Bizi bir yapan örgüsel yalnızlığımız kaplıyor içimizi, ne senden ötesi, ne senden öncesi yâda senden sonrasına yolu çıkmayan bir kimsesizlik koşturmacısının içine sürükleniyoruz. Aslında biz, bir bütünün içine yerleşikliğimizle birbirimizi görmeden ilerliyoruz. Öyle iç içe geçmişliğimizle…
Masum değiliz birçok günahın içine girmişliklerimizle… Senin gelgitlerin, benim gelip gitmeyişlerim arasında. Oysa çok masum sevmiştik içine bizliği katıp, dış dünyadan kendimizi sıyıran yanlarımızla… Ellerimize bulaşan geçmişin izleri, kurtulmak istedikçe içinden çıkılmayan cevapsız sorular karşısında bulunan cevaplarımızla…
Ben sensiz yapamıyorken, sen bensiz olabilmeyi nasıl becerebiliyorsun. Çoğu zaman böyle bir denklemin çözümsüzlüğüyle ortada kalıyorum. Ben gözlerine bakmaya bile kıyamazken, sen nasıl görmezden gelebiliyorsun. Ellerini tutmayı geçtim. Bir gülüşüne mum gibi eriyip giderken, sen nasılda beni söndürebiliyorsun. Bu hesap tutmaz bizsizlikte; ya yeniden yazılmalıyız, ya son bulmalıyız bizliğin içerisine…
Şimdi yüreğimi kor gibi yakan düşüncelere bırakıyorum. İçinde biz olmayan, bizden söylemeyen şarkılarla gecelere yürüyorum. Ellerimde geçmişin kirliliği, gözlerim kan çanağı, uyku tutmayan sabahlara dönük yüzüm gün geçtikçe kendimden eksiliyorum. Biz mi uzaklaşıyoruz birbirimizden yoksa uzaklar mı bunu tetikleyip uzaklaştırıyor. Son pişmanlık fayda etmez söylemini bir kenara bırakıp, pişmanlığım olmadığının gerçeğiyle seni ilk bulduğum halinle yaşatıyorum.
Öyle doluyum ki seninle
İçten içe, kalpten kalbe, gözden göze
İliklerime kadar çekilmiş senliğim
Ve sen gitmişsin
Böyle sınır tanımaz bir bekleyişle bırakıp
Oysa hayat sana endeksliydi ve şimdi yerin dibine mesken kurmuşluğum, karşısına seni oturtmuşluğumla yaşıyoruz.
Sen nasıl bir şeysin ki böyle derinden vuruyorsun benliğimi, savunması düşüyor kalkanımın. Seninle dolu, bir o kadar sensizliği yaşamak. İçim sana akıyor, dışım Araf’ta... Sensizliğin kefaretini yüreğimle öderken, hesabının kapanmamasına gözlerimi adıyorum. Senin olmadığın bir dünyayı görse ne olur, görmese ne...
Kör bir bıçakla kesiyorsun sen yanımı, söylediğin her sözün altına kurban edilişim...
Biz ne zaman bir olduk ve ne zaman ikiye bölündük bu koşturmanın içinde. İsteklerin zirvesine kavuşma arzularına mahkûmluğumuz… Bir yanımız yaşamaya yelkenini açmış, diğer yanımız sulara gömülüyor kimliksizliğimizle…
Yanlış bir zamanın içinden geçip gidiyoruz.
İçimde kopan fırtınalar sen diyor, seni istiyor.
Kapıları kapalı bir dünyaya nasıl girilir. Girilmiş olsa nasıl yol bilinir.
Senin yokluğun dile gelmezliğiyle saplanırken düşlerime, sıyrılıp çıkmanın yollarının haritalarını nerelere gömdüler. Sensizlikte ölüyüm. Yaşıyor gibi yapmaya çalışan bir ruhum…
Güzelse hayat seninle, yaşanacaksa seninle… Ne ötesini düşünecek, ne geriye dönecek bir yolu olmayan…
Geçer dediklerimin içinde geçmezliğinle kaldın. Şimdi yokluğunun duvarlarına şafak karalıyorum. Vurduğum her çentik beni bir adım daha sana yakınlaştırıyor. Öyle sen dolup, böyle boşlukta kalmayı sindirmeye çabalarken, sensiz geçen günlerimi sen varmış gibi yaşıyorum. Sen gidiyorsun. Gidişine tanık oluyoruz. Şahitliğim kabul edilmese de, bir zamanlar o da sevmişti diyebiliyorum. Senden izinsiz bir resmini delil sunarak aşkın mahkemesine...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!