Dışarıda kar, pamuk bahçesi gibi sarmış her yeri. Çocuklar ne zamandır tek bir kristal tanesine hasret kaldıkları karın örttüğü dokuda doyasıya yuvarlanıyor, kartopu oynuyorlar. Çocuk olmak ne güzel şey, diye keyifli bir özlemle onların bu saf hallerini seyrediyorum penceremden. Ben karlarda düşe kalka kayan, sonra yeniden kaymak için yokuşun başına tırmanan çocuklarla içime bahar çiçekleri açtıradurayım; birden çalan kapı zili, sanki yüzüme kazıyor ezgisini. Gözümü bir müddet daha camdan ayıramasam da, bu beklenmeyen zilin meramını anlamak için koridora yöneliyorum mecburen. Kapıyı açıyorum ki; karşı dairemde oturan emekli albay karşımda. Üstünde ütülü bir ceket, kafasında her zamanki siyah fötr şapkası; ancak belden aşağısında paçaları çorapları içine tıkıştırılmış bir halde pantolon içliği ve ayaklarında terliğinden oluşan kostümüyle kapımın önünde duruyor. Ne denir ki şimdi bu durumda. Belli ki acil bir durum var. İçliğine ceketi şapkayı çektiği gibi gelmiş. Şaşkınlığını saklamaya çalışan ve her şey normalmiş gibi bir ses takınarak; “Buyurun” diyorum.
-Oğlunuz…Pencereme kartopu attı.
Bir yandan “Çocuklar dışarıda oynuyorlar, yanlışlık filan olmuştur” demeye çalışırken, bir yandan da bu buluşmanın nasıl gerçekleşmiş olabileceğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla çocuklar bahçede oynuyor ve albayın camları bahçe tarafında değil. “Evet”, diyor “Özellikle sizin oğlunuz benim pencereme kartopu attı.” Albayın durumuna bakılırsa hiç polemiğe girmeden konuyu en kısa şekliyle toparlamak en iyisi:
annemin memesi sütteyim şimdi
ağuyla besleniyorum
kanımın çekirdeğiyle besleniyor bedenim
en dingin anlarda takınmak için
cebime şaşkın gözler zulalıyorum
içimin magmasını dikti bir terzi
bir kerpeten söktü damarımdan çiviyi
kırmızıydı ucu kıpkırmızı bedende
çark dişlileri aldı payını
gücünü geri aldı buzuyan sesin
eski bir evin yüksek tavanlı
eksik odasında kalsak seninle
gece olsa dışarda, utansa perdeler
renkler göz göz uyansa çerçevelerde
biraz önce parlatılmış olsa
dilimi kaybettim ebruyla dans eden
saçları mavi
gelincik kokulu ipek dilimi
kadrajında tohumlar vardı
damağında pitikare hevesler
kaç bin nohut ezsem un ufak etsem
hangi söğüt külünü bassam yarama
cadı mı fındığa zeytin mi yağa
hangi yaprağı sarsam üstüne
ki açık kalsın yaramın ağzı
Oğul:
Nerden mi geldi aklıma, sana bir mektup yazmak
Dağları delip gelemediğimdendir kucağına, bir çocuk gibi
İçimde biriken sözleri dile dökemediğimdendir belki de
Ölümlü dünyada ölümü bilmek istemediğimden
Kadın... Üretkenliğin sembolü, yaratıcılığın izdüşümü gibi tabiatta kendine düşen pay olarak. Toprakanası insanların. İçinde geleceği taşıyan insanın beden bulduğu beden. Pek çok yerde eksik etek denmiş olan öte yandan. Gerek toplumsal rollerde, gerek aile içi konumda üstüne en çok gidilen yarısı insanın. Çağlar boyunca kendini ortaya koyma konusunda zorlanan. O eksik(!) eteğinde biriktirdiği sözleri dışa vurmada en kırılgan olan. Söylediğinde erkeğe göre çok daha fazla bedel ödemesi gereken peşin peşin çünkü.
Duyargaları yüksek olmanın sonucunu yaşadıklarında katmerlenerek içinde taşıması gerekmiş hep kadının. Hemcinsine bile kendini anlatmakta sansürler koymuş aslında, belki anlatmaktan da önce kendini anlamak için düşünme safhasında kendisi kurmuş hatta kilitlerini. Çünkü ailenin namusu olmuş sevdası. Cinselliği aileyi de aşıp mahallenin, köyün ayıbı. Savaşlarda çocuklarla birlikte acıdan en büyük dilim düşmüş payına. Günlük yaşamda ise evde tencereyi kaynatan olmanın yanı sıra artık o tencereyi dolduracak malzemenin de peşine düşmüş, gelinen ekonomik koşullarda. Elbette kendi boğazından geçecek lokmayı kendi alın ya da beyin terinden geçirmesi sağlıklı olan şekil, ancak söylemeye çalıştığım şu ki; bu ona cılız da olsa ev içinde iş bölümü talep edebilmesini sağlamışsa da bunda başarılı olması zor olduğu gibi, iş yerinde de onunla aynı emeği gösteren erkeklerle aynı ücreti talep etme çabaları hep zorlu olmuş tarih sürecinde. Diğer yandan gün geçtikçe fizikselliği öne sürülmüş pek çok yaşam alanında. Satış aşamasında, bir ürünü tanıtırken eşantiyon kabilinden yanda gülümsemesi istenmiş, estetik bir şekilde bacaklarını da göstermesi tercih edilerek.
Kadın üretken olduğu kadar direngendir aslında.Tarihe baktığımızda; için için direnmiş bu dayatma biçimlere. Gün gelmiş halka açık bir toplantıda konuşmak için kendisine sıra geldiğinde sesini zorlukla yükseltebilip, sonra konuşmaktan vazgeçmişken 1889’da II. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda bu korkuyu yenerek başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille ilk büyük konuşmasını yapmış kadın. Paris Kongresi’ndeki bu konuşma, sadece Clara Zetkin’in ilk büyük konuşması değil, uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve Kadın ve Sosyalizm konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşması.
Dünya Öykü Günü ile ilgili aşağıya kopyalayacağım metin, Can Yayınları'nın sitesinden alınmıştır.
Dünya Öykü Günü'nüz kutlu olsun :-)
sevgi ve saygılarımla




-
Rana Özyurt
-
Rana Özyurt
-
Rana Özyurt
Tüm Yorumlarsayin antoloji yetkilileri
Yildizlar kusandik nikli arkadasimizin pasiflendigini dusunuyorum. herhangi bir yanlis davranista bulundugunu dusunmuyorum. bir sebebi varsa aciklama alabilir miyim?
sayin antoloji yetkilileri
Yildizlar kusandik nikli arkadasimizin pasiflendigini dusunuyorum. herhangi bir yanlis davranista bulundugunu dusunmuyorum. bir sebebi varsa aciklama alabilir miyim?
sayin antoloji yetkilileri
Yildizlar kusandik nikli arkadasimizin pasiflendigini dusunuyorum. herhangi bir yanlis davranista bulundugunu dusunmuyorum. bir sebebi varsa aciklama alabilir miyim?