kırılıyor -eylül-
zamanın kabuğu
göçmen kuşlar yola düşmeden
yokluğun yağıyor, varlığıma
başına buyruk, salaş iklimlerden
Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası.”
Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
(Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)
Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.
Her gece yağmur, o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
Belli ki bu mısralar düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."
sis bulutu terk etse de sabahı
sızmaz mezara gün ışığı
var gücüyle çatlatıp toprağı
uyandı gerinerek bir gül fidanı
canlandığı bu sessiz mezarda
sabah uyandım
dumandan göz gözü görmüyor
annem kazanın altını yakmış
çamur deryasında çamaşır yıkıyor
ev soğukmuş kardeşlerim açmış
kim anlar hâlimizden
-eylüle kadar "üşümem" sanıyordum oysa
böyle gelmemeliydin haziran daha beş var hicaz'a-
terli terli içip yeminlerimi
alnı açık vaatlerimin peşinde kaybolmuşum
-bir bedevi telaşıyla düştüm yollara
içimde harf kırıkları
heybemde müsvedde kıtlığı-
kendimden firar edip
hicret ediyorum geceden fecre
parmak uçlarından
başladı ölüm
oradan iskemleye sıçradı
köhne odalara kadar yayıldı
"taş kâğıt makas"
oynadılar bir süre
Hayır, hayır... Doğru yerde değilim!
Ben hatip değilim, ben şair değilim.
Benim adım Hypatia.
Kusuruma bakın; süslü cümlelerim yok.
-gülüşlerimizi susturup hiç gelmeyecek bir iklimi bekledik seninle-
en son ölü şehrin pususunda
rast geldik yağmurlara
beni ahşap işlemeli bir sandığa koydu zaman




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!