-ben ölü doğumlar ülkesiyim
kıyameti yaşadım, mahşeri de-
çok bekledim seni tekâmül durağında
bir türlü doğmadı
şeceresini tuttuğum o şafak
bir gülüş arıyorum,
iki eylül caddesinde
elinde pamuk şekeri vardı
renkli misketlerini saklıyordu cebinde
heybesinde masumiyet taşırdı
nûrusiyâh
kalbime hayat bir veren bir damla su
o b'akış ki çocukluğuma çocuk
gençliğime hazine
emenat değil mi canın
neyine gerek ölüm, senin
gördüğüm
duyduğum
bildiğim her şey eksik
çokça yağmur yağsa
ıslaklığım pekişir mi
yanılgılarımdan tanıdım seni
Cehaletin vurduğu son yumrukla Memleketimden yara almış dünya
Gözgü pazarına açılmış tezgâhta
Yemenici, beşer yamalıyor üç kuruşa.
Kehribar bir muştu yayılıyor geceye
"Bana gelen, senden gelsin."
Deyip, el açmış peygamber.
bir çıtası eksik bir uçurtma
iyi bilse de zaafını ulaşabilir mi?
bileklerini kesmiş bir yazgıya
âşiyan yuva mıdır zindan mı?
viran saraylardan kaçmış
-kuşları vurdular...
kuşlar uçarak gittiler ölüme-
gökyüzü grileşti önce
sonra boğdu hüzün, güneşi girdabında
Ey gül mevsiminde doğan çocuk!
Kanayan çiçekler mi getirdin parmak uçlarında?
Dokunduğun her şey renk değiştirdi.
Özgürlük dalgalanıyor, alev almış saçlarında.
Ey suskun, gözleri bağlı uyuyan çocuk!
Bu asrın yorgunluğu mu çöktü göz bebeklerine?
Masada bir sessizlik var.
Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
Oturmak değil de daha çok "laf sokmak" için bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!