bu sabah diz çöktürüp güneşi
uykularımı geri aldım, karanlığın gözlerinden.
ve susturup yatağında rüzgârı
sonsuzluğun uykusuyla doldurdum ciğerlerimi
üstelik
her şeyin bir sonu var
her döngünün
bir kırılma noktası
yaz da geçer güz de
ne hatır kalır acı kahvede
ne de fer kalır gören gözde
bir adam çattı kara kaşlarını
tütün rengi gözlerinde bir devrin isyanı
tatar bakışlarıyla kırıp kelepçesini şafağın
güneşin peşine takılıp gitti
olsun!
Aristo "Özge, dinle" dedi,
Bu dersimiz "Şiir Sanatı" ile ilgili...
Bir şairin sana "Benim senden özge sevdiğim mi var?" dediğini varsayalım.
Şairin bu savı negatif seviye ile dolaylı,
Pozitif seviye ile doğrudan ilişkilidir.
Hiçbir şey anlamadı Özge bu toksik ilişkiden...
O gece Şeb-i Yelda;
Kol geziyordu evreni, yeryüzüne sürüye sürüye siyah zülüflerini
Tahtadan bir gemi gördü, sahranın kızıl sahilinde.
Yan yatmış karaya oturmuştu, denizi olmayan çölde.
Gemi sallandıkça inliyordu;
Sanki içinde görünmez bir ruh taşıyordu.
belirsiz zamanlar bulvarında bir satıcı
insanlığın kılçığını ayıklayıp şeytana satıyor ruhunu
kötülüğün mihenk taşıyla döşenmiş kaldırımlar yutuyor adam başı
inanmak istiyorum bir yerlerde iyilik tortusu kaldığına
sığ mabetler kendine tapanlarla dolu
gözleri yoktu harflerin
sesleri yoktu
hangi şiir anlatmaya yeterdi ki
güzelliğini
sükûnetle açmış bir goncanın
göğsüme devrilmiş bir mâbet
gönlümde yıkık bir dergâh var
-vakit “lâ"-
şüphelerin izine takılıp
kördüğüm olmuş hakikat
Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.
Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.
Salman Khan "sevginin gücü" sayesinde o müşkül yolculuğu tamamlamış ve Shahida'yı annesine kavuşturmak için Hint kumaşı gibi yüreğini bir atlas gibi yerlere sermişti.
Shahida'yı son kez güldürebilmek için neşeyle tavuk dansı ederken
Shahida "sevginin gücüyle" boğazını saran o dikenli tellerden kurtulmuş, dili çözülmüş ve ilk sözcüğüyle gökyüzündeki tüm kuşları çağırmıştı.
Çağırdığı kuşlar İpekyolu yordamıyla
Shahida'nın kollarındaki o renkli bileziklerden dünyadaki tüm çocuklara dağıttılar.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!