Eşref'i Mahlukât Şiiri - Zeynebp Özge

Zeynebp Özge
56

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Eşref'i Mahlukât

Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
​İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.

Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
​İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.

Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder.
​Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu...
"İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir.
​Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür.
Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.

​Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi
​İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır:
"kötülük"
Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi.
​İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi...
İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir.
​Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz.

​Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası
​Özgürdür insan; hava gibi...
Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir.

Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.

Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı
​Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür.
​İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir.

Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu
​İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir.
​İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur.

İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur):
Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir.

Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur.

Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir.
Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor.
Üstelik içimizin harcı boşalıyor.
Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor.
Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz.
​Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır.
​Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür.
​İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür.
Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.

"insan insan"
https://youtu.be/53angzfvABw?si=54T8LmdyMiGlGuT6

Rüya Öğretileri:
I. Ders "İnsan"

Zeynebp Özge
Kayıt Tarihi : 4.12.2025 21:35:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!