Gözlerinde hüzün dolu masallar,
Dudağında yarım kalmış bir gülüş
Ellerinde hayat veren bir sevgi
Ve yanık yüreğinde kavruk kalmış sevdalar...
Rüzgârlarla savrulan kızıl saçlardan
İskele görevlisinin, bekleme salonunun demir parmaklıklı kapısını açıp, seslenmesiyle başlardı yolculuk, 'Üsküdar, Kuzguncuk Çengelköy,
Beylerbeyi, Ortaköy, Bebek, Küçüksu, Kandilli, Yeniköy, Çubuklu,
Paşabahçe, Beykoz, Kavaklara kadaaaar! ' diye...
Elimizde sevdiğimizin eli, İstanbul'u yudum yudum içtiğimiz o, parasız talebelik günlerimizde, her günkü meskenimizdi o Boğaz Vapurları...
Yeni ve daha yollu gemiler genelde Kadıköy ve Adalar hattında çalıştığından, Boğaz hattında akıntıyı arkasına aldığında canlanan, ters akıntılarda ise yavaşlayan eski tip gemiler çalışırdı...Üstelik,bu seferler, Boğazın hemen tüm iskelelerine uğrayarak yapıldığından, halk arasında bu gemilere 'dilenci vapuru' denirdi. Hep aynı hatta çalışmanın sağladığı deneyimle, çımacıar, iskeleye yanaşırken, çımayı kement gibi atarak bir seferde oturturlardı iskeledeki babalara...
Al yazmalım, yüzü benzer güllere,
Yüreğim yaralı, derdim derindir.
Sarmadan bağrımda, gitti ellere,
Ağlaman gözlerim, Mevlâm kerimdir.
Kömür gözlüm ne de mahsun bakardı
GÜZELLEME -5-
Aşk bulutları dolmuş fırtına öncesinin
Sağnakları başlatıp çakan barikasısın.
Gönlümü yakıp yıkan o tufan gecesinin
Yüreğimin içine düşen saikasısın
İSTANBUL ŞEHRİ - 2
Bir zamanlar, İstanbul’da İstanbullular yaşardı.
Gerçek hanımefendiler, beyefendiler vardı.
Üstelik, gökyüzü mavi, deniz masmaviydi.
Birileri “İstanbul’un taşı toprağı altın” diye bir laf çıkardılar,
BİR MUHABBET DEMİ
Bir rüya mı, hayâl midir, gönlüm için bu ziyâfet
Yaşadığım bu mutluluk,yoksa gerçek bir ân mıdır?
Bu, sevdâya sadâkatin mükâfâtı bir şetâret,
Feleğin bir hediyesi, bergüzâr-ı devrân mıdır?
ŞÂİR
' Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın
Şâir! Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın! ' Faruk Nafiz Çamlıbel
Ayrılık, hicran, gurbet... Hepsini şair yaşar
ÖYLE BİR HAZAN Kİ...
Dil hâmuş, dîde giryân, gönül mahzun, şikeste,
Bütün renkler kaybolmuş, âfak meş'um bir siste.
Ne gülistanda gül var, ne seherde bülbüller,
Gül, kurumuş vazoda, bülbül suskun, kafeste...
Çocuktuk,
Mutluyduk,
Dert nedir bilmezdik.
"Sen artık büyüdün" dediler,
Kısa pantolonumuzu çıkarttılar,
Uzun pantolon giydirdiler.
DÜŞ MÜYDÜ? BİLMEM...
Dün gece, bir düş mü, bilmem, bezmimde bir dilber vardı,
Cilvesiyle, işvesiyle, sanki tam bir 'fındık kurdu'...
Bakışıyla, gülüşüyle, gönlü dört bir yandan sardı,
Aşk şöleni vermek için, sinesinde sofra kurdu...




-
Filiz Kalkışım Çolak
-
Günay Öztürk Özdemir
-
Fatma Avcı
Tüm YorumlarHoşgörüsü ,pınarlar gibi akar şiirin duvağından ;uçar bir kızın sinesine konar ,bir oğlan gülümser göğsünde, göğün kuşağından rengarenk sevgiler diziliverir boynuna insanın, Ünal babacığımın dokunuşlarından.Sabah eğilir, suyun çehresinden öper, inci tanesi gibi yaşlar sıralanır gözlerinden güle mera ...
'Öyle bir sen ol ki içimde, içinde hep ben olayım.'.. (*)
Tek bir mısra, satırlara bedeldi. güçlü kaleminizi ve yüreğinizi kutluyorum Sayın Ünal bey
herkese göre bir şiir olmuş... :) :) :) :) :