Gün batar,
Karanlık kokar odamın içi...
Ellerim tutuşur,yüreğim sıkışır,
Sensizlik gelir öfkeme karışır,
Duymazsın...
En soğuk düşlerin
Kar yangınlarında kavrulan,
Koca bir dündü hayat…
En zoru biliyorduk,
Bu yüzden yetmiyordu ateş,
Beynimin içinde sar/hoş tenin
Dudaklarına düş/tüm...
Çıplaktık, ayazdık, insandık biraz
İçimdeki seni, senle bölüştüm....
D/inledik pervasız
Bırak artık kendine yol/daş bulmayı
Anlasana gönül, burda Tek’ sin sen..
Dost kıldın kendine onca belayı,
Yalnızlığın içinde
Yürümeksin sen…
Son günlerde
Ne zaman oturup iki satır yazmaya kalksam,
Kalemin titrediğini hissediyorum..
Oysa her zaman yazdıklarımı sahiplenmişimdir...
Ama bu kez farklı,
Anlatsam seni...
Desem ki teninde tuz tadıdır hayat
Desem ki kokundan ibaret bahar
Desem ki sabaha kadar... Aşk...Aşksın sen...
Anlamazsın...
-I-
Senden sonra tadı tuzu kalmadı hayatın..Hani öylesi vakit öldüren bir adam olup çıktım sonunda..Arada bir ayağıma takılan taşlar olmasa, ya da kulağıma gelmese kıyıya vuran dalga sesleri ne kendimin farkına varacak gibiyim ne sensizliğin..
Oysa ne kadar dün gibi her şey..Ne kadar yakın..Zannediyor ki insan, az sonra tenine bir dokunuş değecek, bir ses fısıldayacak eğilip kulağına “Seni seviyorum” diyen..Yüzüne bakıp sonra keyifle gülen bir tebessüm, damdan düşer gibi gelip yüreğinin tam ortasından vuracak..Oysa ne kadar dün gibi her şey..Yastığımın kokusu, duvarda asılı resim, penceremin ismini yazdığım buğusu, boşluğa düşen sesim…
Ağrıma gidiyor bunları yazmak..Yaşanmamış bir aşkın suçlu bir çocuğu kıvamında bakıyor gözlerim..Yüzüm aynada kalıyor yine her sabah..Sözüm, takılıp kalıyor işte dudağımın kenarına..Oysa ben…Ben kolay inanmazdım böyle aşk meşk zırvalarına..
Hiç varmadığım menzillerin yorgunuyum sanki..Hiç dokunmadığım bulut kadar uzak umut dediğim..Hiç sevişmediğim kadınların kokusu sinmiş elbiselerime..
Hiç dövülmediğim kadar kırık dökük bedenim..Hiç vurulmadığım kadar ölü, hiç yenilmediğim kadar esir, hiç yanılmadığım kadar öfkeliyim..
Sanki geçmişte, ona şu an taşıdığı genleri aktaran insanlar yokmuş gibi, sanki o insanlar Sarıkamış’ta, Çanakkale’de, Yemen’de savaşıp bu topraklara gömülmemiş gibi, sanki binlerce insanın yattığı bu topraklarda ekin biçen, ter döken kadınlar, fabrikada sıcak demirin karşısında yüzü alazlanan adamlar hiç olmamış, yaşamamış gibi, dününden ve bu gününden utanmayı asaletin birinci koşulu olarak düşünen, farklı olmayı, farklı görünmeyi, farklı konuşmayı bireysel var olma amacının temel unsuru olarak algılamış, fakat hiçbir zaman aslında kendisi gibi olamamış zavallı ve yalnız bir kişiliktir bizim toplumumuzda Aydın tanımlaması…
Kendini düşünür olarak tanımlarken, içtiği Fransız şarabını, giydiği ayakkabı markasını, dinlediği klasik müziği, sevdiği manken ismini anlatmaktan garip bir haz duyar.Buna karşılık Türk toplumunda var olan lahmacunu elle yeme alışkanlığını şiddetle reddeder, bunun kültürümüzün gelişimi adına bu süreci baltalayan çok önemli bir sorun olduğunu dikkatle ve titizlikle vurgulamaktan çekinmez…
Sömürge zihniyetinin kutsal savunucusu olduğundan, sömürülen topraklarda yaşamanın kendine sağladığı ayrıcalıklı duruşla, kendini inkar eden, kendine hasım, kendine olabildiğince yabancı, devşirme fikirlerin savaşçı şövalyesi olmayı yine kendi adına kutsanmışlık sayar…
Her taşın altına baktılar…
Her ağaç gölgesini,her kuytu sokak köşesini aradılar…
Sahil boylarını,deniz dalgalarını aydınlattılar…
Yetmedi ışıkları..Bulamadılar…
Küçük bir çocuğun gözlerine saklanmıştım..
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!