Şükran Günay Şiirleri - Şair Şükran Günay

Şükran Günay

Bilmeden getirildim,
İstemeden götüreleceğim;
Doymadan,anlamadan,
Gönlümce yaşamadan mı dersin? ! .

Saysan sayılmaz,

Devamını Oku
Şükran Günay

Aklım durur pusar dilim
Bildiklerim yetmez bana
Karıncadan sorar bilim
Bildiklerim yetmez bana

Karda kışta döşüm yanar

Devamını Oku
Şükran Günay

TÜTÜN TARLASI
Nazilli basmasından allı güllü şalvarı, üzerindeki uzun kollu bluzu ve başına bağladığı oyalı yemenisi ile köylü kızından farkı yoktu. Henüz on iki yaşını doldurmamış, ortaokul 2. sınıfa geçmişti. Yaz tatilinde tütün tarlasına göçtüler. Tütün işini iyi biliyordu. Çocukluğundan beri ailece bu işte çalışmışlardı.
Kolay değildi tütün tarlasında çalışmak. Sabahın seherinde ve akşamın serinliğinde tütünler kırılır, keletirlere doldurulur, gün boyunca uzun tütün iğnelerine dizilir, kargılara sağılır, kurumaları için tel askıların olduğu kırmandalıya asılırdı. Tütünlerin dizimi ve kargıların asımı erken bitirilsin diye can atardı herkes. Sabah, öğlen ve akşam yemekleri dışında hep çalışırlardı. Dinlenmek için fırsatları kollardı her biri. Sözün kısası; gün doğumundan gün batımına çalışılırdı ailece.
Otlardan yapılmış tek odalı bir çardaktı evleri. Yatmak, tütün dizmek ve yaşam adına ne varsa bu odacıkta yapılırdı. Kapısız, penceresiz bir tarla evi işte! Geceleri, yatmadan önce bir örtü ile açık yerler kapatılırdı. Çardağın dışında uygun bir yerde annesinin topraktan yaptığı bir ocak vardı. Tam ortasında da üç ayaklı sacayağı. Üzerinde yemek pişirilen toprak tencerenin ya da börek pişirilen saçların konduğu demirden yapılmış bir alet. Annesinden yemek pişirmeyi, ocak yakmasını çoktan öğrenmişti. Çünkü annesi ona sık sık; «Yaptığın banaysa, öğrendiğin kendine yavrum.» derdi.
Babası seyyar satıcıydı. Önceleri kavrulmuş yer fıstığı satıyordu. Onun tek işi, eve ekmek parası getirmekti. Aniden küçük kız kardeşi ağır hastalandı. Anne ile babası Kuşadası’na doktora götürdüler kardeşini. Uzun zaman gelemeyeceklerdi. Nasıl olsa ağabeyi yetişkindi. İki kardeş tarlada kalabilirlerdi. Anacığı; kara kaşlı, üzüm gözlü, çalışkan kızını gözü arkada olmadan bırakıp gitmişti. Mecburdu. Başka da çaresi yoktu ki! Oğlunun geceleri çardağa gelmediğini bilemezdi. Oysa delikanlı, yakışıklı oğlu, geceleri sevgili peşinde dolanırdı. Babası ise haftada bir iki kez uğrar, bolca yiyecek getirirdi. İçme suyunu da bahçelerdeki kuyulardan doldurup getiriyordu ağabeyi. İki adet su testileri vardı.
Geceler geçmek bilmiyordu. Karanlık basar basmaz korkuları da depreşiyordu küçük kızın. Yapayalnız olmak ne kadar da zordu! Çaresizdi ama. Yorganı başının üstüne çekiyor, altında iki büklüm kıvrılıyordu. Bildiği duaları okuyarak, sabahın olmasını bekliyordu. Biliyordu, seherde yine güneş doğacaktı.

Devamını Oku
Şükran Günay


Saçımın siyahı beyaza karıştı
Yüzümde çizgiler delice yarıştı
Gelişin gidişi düşünce aklıma
Çektiğim çileler akarak gittiler

Devamını Oku
Şükran Günay

Bizim gız, hop oturup hop galkıyo. Gendi gendine gâh aleyo, gâh gonuşuyo, gâh okuyup yazıyo; işi(ğ) n içinden çıkameyince de benceze anletiveriyo...

Ben ne edem, benim bi başım, tek aşım va, elim golum da gısacık. Boyum bosum da. Beni kim dinle, kim adam yerine goya ki? ! . Anlattı(ğ) ı her bişeyi anletivecem gine de:

Onur Öğmen Beğ, Ağrı’ya gitmiş, olada halka gonuşmuş. ' Biz bu topraklada yaşanan ızdırabı, yaşanan açlığı biliriz. Eskiden trenlenen gideken Kars'a çocukla, istasyonlada 'ekmek! ekmek! ' deye bağırıladı. Anadolu'nun başka yelende ise 'gazete! ' diye bağırıla. Aradan gırk(40) yıl geçti ve hala bi şe(y) le değişmemiş' deyivemiş.

Devamını Oku
Şükran Günay

SON KEZ UĞRADIM SANA

Yüreğim korkak, adımlarım yalpak,
Yaklaştım sana, yanaklarım ıslak.
Gözyaşlarım boğmuştu seni çoktan.
Bana uzak ve kırgındın,

Devamını Oku
Şükran Günay



Sanma ki boyun posun ömür boyu kalacak
Her gün batımı tende günden izler olacak
Sevdiklerin düştükçe pençesine ölümün
Geçen yıllara yanıp ağlayacak gözlerin

Devamını Oku
Şükran Günay

Gençlik yıllarımda annemi, etrafımdaki ev hanımlarını örnek aldım. Eşimin ve çevremdekilerin sevdiklerini pişirmeyi öğrendim. Yıllar birbirini kovaladı ve ben çeşit çeşit börekler, pastalar, sebze yemekleri ile donattım sofraları. Kısmeti olanlar bol bol, afiyetle yediler. Kimileri teşekkür etti, kimileri –eline sağlık- bile demediler. Bense yedirdikçe mutlu oldum. Hem yedim hem yedirdim…

Her geçen yıl bedenimde ağrılar artmaya başladı. Gençlik yılllarımda arka arkaya geçirdiğim ağır ameliyatlara bağlıyordum sancılarımı, ağrılarımı. Almanya’ya beş öğretim yıllığına öğretmen olarak görevli gelen abilerimizden birine tercümanlık için doktora gittiğimde ilk defa sağlık ile ilgili önemli bilgilere ulaşmış oldum. O güne kadar hep geleneksel bilgilerimle yemek pişiriyor, evin işlerini bitirmeye, çocuklarımın okul eğitimini desteklemeye ve okul çalışmalarımı iyi bir şekilde yapmaya özen gösteriyordum. O gün anladım ki, mutfağımda birçok zararlı ürünleri bulunduruyormuşum. Margarin, donmuş yağlar, mısır yağı, çokça yağlı peynir çeşitleri… Hazır yoğurtlar, içinde tatlandırıcı olan hazır yiyecekler. Çikolatalar, şekerler… Daha neler neler… En önemlisi beyaz un! Beyaz ekmek ve pideler… Beyaz un ile yaptığım saç börekleri, kıvrım veya su börekleri, kızartmalar… Şu an aklıma gelmeyenler de cabası…

O yıl içinde sağlık üzerine yazılmış kitaplara yoğunlaştım. Dr. Mehmet Öz’ün desteklediği “Yemek İçin Değil, Yaşamak İçin Ye ” adlı eseri okudukça kendime geldim. Arkasından bilgisayar sayesinde YouTube’da yayınlanan sağlık üzerine olan videoları, çekimleri izledim. Gazete, derg vb. yayınları takip ettim. Gözlerim hep sağlık ile ilgili eserleri arıyordu. Okudukça, izledikçe bedenime ve zihnime verdiğim zehirlerin farkına varıyor, onları terketmek için elimden geleni yapmak için didiniyordum. Bazen uygulayabiliyor, bazen de yenilgiye uğruyordum.

Devamını Oku
Şükran Günay

YÜCE MEVLÂ

Kaderim yoklar beni
Kâh ağlar kâh gülerim
O nice Mevlâ’dır ki
Her demde korur beni

Devamını Oku
Şükran Günay


Yüreğim yağmış
Çatıya, dala, her bir yana
Üflesem ateşimi
Damlar toprağa

Devamını Oku