Dil, varlığın evidir —
ama ben o evde bir yabancıyım.
Her kelime, beni biraz daha susturur.
Konuşmak: kendi mezar taşını oymaktır.
Sessizliğin eşiğinde doğar kelime,
Henüz ismini bilmez gökyüzü, taş, su...
Bir bakış, bir nefes, bir titreyiş,
Ve dünya şekil alır dilin sıcak avucunda.
Dilsiz bir varlık, yönsüz bir rüzgâr gibidir,
Gözlerin düştü aklıma birden,
Geceydi, ay bile suskundu.
Bir yıldız gibi kaydın kalbimden,
Dileğim sendin, yokluğun kunduzdu.
Bir söz söyleseydin, fısıltı gibi,
Zindanların direnci benim
ey pranga gözlü sevdiğim
sen benim zindanımsın
ben hep senin direncin
Dar ağacı bile yetmez
Ey gönül hanemdeki aşk-ı yar
gökyüzünden yağan kar gelinciği
demir parmaklıklar yetmiyor bana
dışarda sen varsın hayat var
bulutlardan süzülüp geliyorsun
bana rüzgar sen her şey sensin
Her an ölebilirim
Kör kurşunlar içinde
Diyarbakır bir sevda
Yüreğim firari hasretler içinde
Dışar da kar yağıyor
Ey kadim şehrim, ey Diyarbakır!
Zaman sana dokunur da geri çekilir,
Çünkü sen, çağları aşan bir yankısın,
Taşında tarih, gölgende asalet akışı.
Surların yedi çağ bilir seni,
Beni çok yordu be ustam
Bu memleket meselesi
Hatırlar mısın bilmem
Hani hücrede uyurduk
Demir parmaklıklar ardında
Orda uyumayan neydi be ustam
Bir sandalye vardı odada,
Ve ben ona baktım.
O oradaydı, ben de oradaydım —
Ama aramızda, açıklanamaz bir varlık fazlalığı…
Dünya doluydu, taşkındı,
Doğdum — bir anlam olmadan ilkin,
Dünya vardı, ama ben yoktum içinde.
Göz açınca bir soru düştü içime:
"Niçin buradayım, neden ben, neden şimdi?"
Yollar uzar, yön vermez kendine,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!