Olgunluk…
ne yandığın yerdir,
ne de piştiğin…
Olgunluk,
ateşle yoğrulmuş bir iç sessizliğidir
gönlün sustuğu,
Bahar geldi deseler,
Penceremin önüne kuşlar konsa,
Annemin dökülen saçlarını çalsa,
Sevinsek de ölmesek.
Ceviz ağaçları sabırlıdır,
Hangi yağmurda ıslanmadık ki,
Hangi kırağı çalmadı çocuk bedenlerimizi...
Ayakta kalmak için,
Hangi rüzgâra direnmedik biz?
Çok yorulduk, üstat... çok!
Ölüm, soğuk bir sessizlik,
dudaklarda kurumuş sözler,
gözlerde biriken anlamsızlık.
Hiçbir ışık yok,
sadece kara bir boşluk,
Bu hangi çağ?
Hangi kralın ihtişamlı mezarlığı burası?
Kim, bu ölü yıkayıcılar?
Ne zaman kuruldu bu ölüm pazarı?
Bu kaçıncı haykırış?
Kaç çocuk öldü bugün?
Ölüm…
Bir kapı aralığı,
gözlerin göremediği,
kelimelerin dokunamadığı bir sır.
Bu beden soluyor,
Ölüm…
Düşünmeden geçemediğin,
susmadan yaklaştığın o sonsuz boşluk değil mi?
Onu anlamaya çalışıyorum.
Nasıl olur da
Kuşların ötüşünde ağıtın vardı,
Mısralara ölümü sakladım,
Haberin gelir günün bir vakti,
Selan okunur bilinmeyen bir şehirde,
Yine de inanmam senin öldüğüne.
Bahar gelmiş yanağına,
Sabah papatyamsın
Akşam sefam,
Koklamasam olur mu?
Gamzelerinde kelebeklerin çümbüşü,
Geçmiş ile gelecek arasına
Bir salıncak kurmuşum.
Gökkuşağının renkleri
Salıncağımın ipi olmuş.
Dönmüşüm geçmişe,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!