Saygı,
yüksek sesle konuşmaz bende.
Birinin sözünü kesmemekle başlar,
bitmez orada.
Bir susuşu anlamaya çalışmakla derinleşir,
bilmediğim bir acının önünde
Bir sabah sessizliğinde adını andım,
Rüzgâr pencereye dokundu, sanki sen.
Ne zaman bir kuş geçse gökyüzünden,
Gözlerim dalar, kalbim orada kalır.
Odanda unuttuğun bir tokana bakarım,
Yazdığım hiçbir kelime
kimsenin alnına mühür değil.
Şiirlerim, isim taşımıyor,
kapısız bir ev gibi
sahipsiz, başıboş…
Üzerine alma!
“Babama”
Gittin baba…
Ve ben o gidişi önce kapının sessizliğinden duydum,
Sonra odanın boşluğundan,
En son da kendi içimin çöküşünden.
İkiden bir çıkınca
bir kaldığı yalan,
sen gidersen ben kalır mıyım
o zaman?
Gölgeler çarpıyor duvarlarıma,
I.
Şehir, sabahı hep aynı sesle açar:
Çöp kamyonlarıyla, sirenlerle, borç hatırlatan mesajlarla.
Camdan dışarı baktığında bir yüz değil,
Bir istatistik görürsün -
Yürüyen bedenlerin birbirine çarpmadığı,
(Saygı ve Sevgiyle, 10 Kasım’a)
Bugün yine sessiz uyandı şehir,
rüzgâr bile fısıldamadan geçti sokaklardan.
Bir yaprak düştü Anıtkabir yoluna,
ve herkesin kalbinde aynı sızı:
Ayaz geldi,
üstümde eski bir şarkı gibi durdu.
Sen sandın ki üşürüm,
ben köklerimle sarıldım toprağa.
Her soğuk,
Başka şehirlerden çıktık yola,
Haritalar ayrıydı belki
Ama niyetimiz birdi:
Aydınlık bir geleceğe yürümek.
Kimi sabahın ayazında tanıştık,
Ayrılık…
Bir nokta mıdır, yoksa kapandığına inandıran bir sayfa mı?
Uzun sevdaların sonunda, usulca sönüp giden bir mum gibi,
kitabı kapamak mıdır henüz büyümeden?
Gelirsin bir deli rüzgar gibi,
savurursun her şeyi,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!