İnsan kendini özler mi?
Özlermiş…
Bir sabahın en sessiz yerinde,
Henüz kimseler uyanmamışken,
İçindeki o eski sükûneti arar bazen,
Kendi gölgesiyle bile konuşmak ister.
İnsanlar…
Güldüğünde yanında,
Ağladığında uzakta.
Ellerini tutar gibi yaparlar,
Ama çoğu zaman kendi ellerini silerler senin üstünde.
Sahne dediğin, bir yanı ışık, bir yanı gölge,
Ve insan, hep bu çizgide yürür;
Bir replik unutur, bir nefes hatırlar,
Çünkü hakikat ezberlenmez, yaşanır.
Doğaçlama…
Bazen içimde bir şey kıpırdıyor,
adı yok.
Ne sevince benziyor,
ne kedere.
Bir yere dokunmak ister gibi,
ama nereye, bilmiyorum.
İlk kez yükseldiğimde Planörle göğe, yıl doksan,
İnönü’nün rüzgârı doldu ciğerime.
Planör sessizce süzülürken ufka,
Bir çocuk gibi hayran kaldım göklere.
Ne motor sesi vardı, ne gürültü,
Savrulup kaybolan yıllarımın üzerime getirdiği ağır yük kâbus gibi içimde büyüse de
sana olan hasretim duyarsızlığının altında ezilip hissiz bir varlık olmama sebep olsa da,
sen bir yerlerde içimi ümitsiz de olsa zorluyorsun.
Bu garip ve tarifi zor acı bile sana olan sevgimi azaltmıyor, aksine körükleyip içimde yanardağ misali patlıyor.
Ama ilgisizliğin ve sevgisizliğin aklıma gelince
Benim yolum, çoğu kimsenin bilmediği
Ama herkesin sonunda hissettiği bir sessizlikten geçer.
Kimine göre dik duruş,
Kimine göre inat;
Oysa ben sadece
Hiç kimsenin bilmediği o iç muhasebemle
Sükût içinde bir akşam çökerken vatana,
Tarih yine fısıldar derinden: “Duruş, ana mayamızdır ona.”
Bu toprak incinince gönüller titrer hafiften,
Bir milletin yüreği sızar, görünmez bir yerinden.
Ezelden beri böyleydi:
Bir şehrin içinden geçiyorum
Kendi sesimi bile duyamadığım caddelerden…
Her adımda bir uğultu,
Her adımda çoğalan gölgeler var.
Ama ben,
Bütün bu kalabalığın ortasında
dostluk bir kelime değil,
bir mesafe meselesi.
kim yanındaymış,
kim üstünde oturuyormuş —
zamanla anlıyorsun.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!