İki dakikasına hükmedemediğimiz
Şu telaşlı, kirli, ödünç dünyada
Belimizi bükmenin, kelimeleri eğmenin
Bir manası yok artık.
Doğruyu eğip bükünce
Hayat düzelmiyor,
Duru Ece'me...
Kızım…
Zaman dediğin akıp giden bir nehir,
Ve o nehirden bir gün geri dönüp bakarsın da
Fark edersin:
Bir akşamüstü sustu evin dili,
Pencerede sararan ışıkta adın kaldı.
Bir sandalye eksik, bir fincan boş,
Ve ben hâlâ, yokluğunun sesini dinliyorum.
Sen gülünce bahar olurdu odalarda,
Köklerim toprağın derin sessizliğinde,
Yüzyılların izini taşıyan bir fısıltı var orada.
Her adımımda, her nefesimde
Ben o toprağın, o soyun, o hikâyenin devamıyım aslında.
Beni ben yapan, omuzuma görünmez bir el gibi dokunan
Atalarımın vakarını, sabrını
Kökleri güçlü bir ağaç,
fırtınalara rağmen ayakta kalır.
Rüzgâr ne kadar sert eserse essin,
dalları sarsılır ama kırılmaz.
Umut, dallarına hayat veren sudur.
Bozkırda doğdu bu yürüyüş,
Rüzgârla yarışan atların izinde.
Hun’da birlikti adı,
Göktürk’te taşa kazındı söz:
“Millet varsa devlet vardır.”
Gök çöker, yer yarılır
Siyaset kirli değildir aslında,
Toprak gibidir;
Ekenin eline, yüreğine bakar.
Kirli olan koltuklar değil,
O koltuklara kirli ayaklarla çıkanlardır.
Korkma…
diyorum kendi kendime,
çünkü bazen insan
kendi sesini bile duyamıyor
bu karanlık, bu kalabalık şehirde.
Geceyi omzuma aldım
Ve yıldızlar arasında yürüdüm sessizce,
Her adımım bir ışık yılı kadar uzak,
Her nefesim bir gezegenin nefesi kadar eski.
Ay, göğün yalnız bekçisiydi
Bir sabah sessizliğe uyandı Gürsu,
Çamlar ürperdi, dağ sustu.
Alevin dili değdi dallara,
Yandı umut, yandı toprağın duası.
Harmancık’ta rüzgâr ateşle döndü,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!