Onur BİLGE
"Ayrılık, en çok saçlarımın rengiyle oynadı. Onu her düşündüğümde duyduğum ıstırapla dipleri yandı yandı, ağardı. Çoğu hızla beyaza boyandı. Aynaya baktığımda her seferinde korkunç gelmeye başladı, yıllardır taşıdığım yüzüm. Ne hale geldiğimi gördükçe acı çekiyordum. Herkesin bildiğini ben de biliyordun. Kendimle yüzleşmem gerekiyordu. Gerçeği kabul etmeliydim. Artık hızla yaşlanıyordum.
O onun yollarında yürüyemezdi, nefesi yetmezdi! Gezdiği yerlerde gezemezdi, gücü yetmezdi! Gayet iyi biliyordu bunu, parayı seçti ve gitti. Yaş çok da önemli değildi. Seçtiği de bebek değildi! O da babası yaşındaydı. Ona göre değildi.
Onur BİLGE
Ahmet oradan işini bırakıp gelene kadar biz yukarıdan paldır küldür, dedeyi çekiştire çekiştire indik. Oda kapısını hiç kilitlemez, çeker çıkardı. Çünkü kilitlenecek yeri yoktu. Sabit taraftaki halkalı bir vidaya diğer taraftaki kanca geçirilerek kapalı tutulabiliyordu. İçerde de bir sürgü vardı. Kendisini kısmen emniyette hissetmek için ancak onu kullanabiliyordu.
İçeriye girdiğimizde, harap binanın her tarafındaki rutubet kokusundan daha ağır bir koku duydum. Küçük odanın havası, rutubet kokusuna karışan giyilmiş çıkarılmış kıyafet kokularıyla ağırlaşmıştı. Bir yerlerde kirlileri olmalıydı. Kullanılmış çıkarılmış çorapları falan… Yetmezmiş gibi bir de naftalin kokusu… Tahtakurularından şikâyet eder dururdu. Bir de kedisinin sık sık pirelendiğinden bahsederdi. Onun için tenekeden yapılmış bir tulumbaya içine zehir karıştırılmış su doldurur, her tarafa fışkırtır dururdu. O ilacın kokusu da ara ara gelmekteydi.
Onur BİLGE
“Dede, neden iiçiyodun o kadan? Zorun meydi be ya? Sabahtan başlanır mı içmeye!” diye sordu, Duygu. Dede, uzun bir iç çekişle geçiştirmeye çalıştı:
“Uzun hikâye, güzel kız! Uzun kikâye!..”
Onur BİLGE
Oda sigara dumanı içinde kalmıştı. Kapıyı pencereyi açarak havalandırdık. Duygu çay getirdi bize. Dede, son derece duygulanmıştı. Kesif bir keder içindeydi. O gün ona daha fazla eziyet etmek istemedim. Yere yayılan eşyaları birer birer kaydedip, yerine koydum. Zaten vakit hayli geç olmuştu. İstemeye istemeye onlardan ayrılacağım sırada dede elime bir tomar kâğıt tutuşturdu.
“Semiray! Bunlara bak! İşine yarayanlardan faydalanabilirsin.” dedi. Kulaklarıma inanamadım!
Onur BİLGE
“Bir varmış bir yokmuş…” diye başlardı masallar. “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Çok eski zamanlarda, Harikalar Diyarı gibi çok güzel bir ülke varmış…’ diye o memleketin yapılarını kapılarını pencerelerini, sütunlarını, ağaçlarını, çiçeklerini, kuşlarını ballandıra ballandıra anlatırlar, muhakkak hükümdarından da bahsederlerdi. Genel olarak o padişahın güzeller güzelli yetişkin bir tek kızı, onun da mutlaka pek çok talibi olurdu.
Öyle yakınlarda olmazdı o ülke, o ülkenin sarayı… Padişahın kızı en uzakta, en ulaşılması imkânsız yerde olurdu. Oraya varabilmek için az gidilir uz gidilir, dere tepe düz gidilir, altı ay bir güz gidilirdi, nedense… “Neredeymiş o ülke?” diye sorulduğunda haliyle: “Kaf dağının arkasında...” denirdi. Ülke Periler Ülkesi, hükümdarı Peri Padişahı olunca, kızı da Peri Padişahının Kızı oluyordu. Öyle ki adlarının bilinmesine dahi gerek görülmüyordu. Ne anlatan biliyor, aktarıyordu, ne de dinleyen merak edip soruyordu.
Onur BİLGE
Define’nin elime tutuşturduğu bir servetmiş meğer! Onun en değerli hisleri… Neler neler vardı onlarda! Aşkı, hasreti, umudu, sabrı… Bazılarında kendi kendisine konuşuyordu, bazılarında sevdiğine hitap ediyordu. Ona hitaben yazdıkları, mektup niteliğindeydi. O mektuplar zarfsızdı, haliyle pulsuz, adressiz… Adressiz Mektuplar bölümüne girmeliydi.
Mektubun birisi tuhaf bir hitapla başlıyordu. Şaşkın bakışlarla okudum ve aynen kaydettim:
Onur BİLGE
“Sevgili Hayal,
Gelmeyeceğini bile bile beklemekteyim müjdeni. Bile bile yanmaktayım için için. Giderek yayılmaktayım, dağılmakta… Dolam dolam orman yangını olmaktayım. Erken doğduğuma yanmaktayım! Her şeye rağmen direnmekte, dayanmakta dayanmaktayım.
Onur BİLGE
"Kuş Akıllı Sevgili,
Orta halli bir aileydiniz. Çoğumuz gibi cebiniz delik… Kıt kanaat geçiniyordunuz. Annenin eline bakıyordunuz hepiniz. Anneler, hep feragat ederler, her güzel şeyi yavruları için isterler. Adamın zaten ondan hevesi geçmişti. Sana göz koymuştu bir kere, eş olarak seni seçmişti. Başladı etrafında dolanmaya… İşinin ustasıydı. Annene nasıl yaklaştıysa şiirlerle şarkılarla, sana da öyle yaklaştı.
Onur BİLGE
“Gökkuşağım,
Yağışlı bir şubat sabahı gelmiştin dünyama. Yağmurlu havalarda beliriyordun göklerde. Güneşin tüm renkleri güzelliğinde… Geldiğinde, düğünüm bayramım oluyordun! Yağmurlar dindiğinde kayboluveriyordun. Sen en iyi, gitmeyi biliyordun. Beni yordun!
Onur BİLGE
“Zalim Avcı,
“Kırma kanatlarımı! Bırak uçayım! Kana bulama ruhumun kar beyazı güzelliğini! Acı sokma yaşantıma! Seni bana bırak, rengârenk olayım sevindikçe! Neşelendikçe janjanlanayım! Bırak her rengini bana! Dilediğimce boyanayım! Ruhuma kara kasvetler giydirme!” demişti gözlerinin enginlerine dalarak yalvaran bakışlarım.




-
Turgut Güler Uzdu
-
Gül Üm
-
Mehmet Asa
Tüm YorumlarBir hayatı bir kaç mısraya sığdırmış Onur Bilge Hanım. Tebrikler.
Onur beyi henüz yeni tanıdım şahsen tanımıyorum antolojiden tanıdım iyikide tanıdım.
Kendimce bir karar aldım her gün bir şirini okuyacağım tabi bu arada ben şiirlerini okuyana kadar şiirleri burda olursa. ALLAHA EMANET OLSUN....
O Bir Seven O Bir Gönül Dostu
Bütün Dostlar Güzel Hatıralar Hatırlatsın
Beni Size Sizi Bana Ölürsek Bir Fatiha
Ölmez İsek Hepimiz Hepimize Ebedi Hatıra