Onur BİLGE
Define, çoban ateşidir. Issız dağ başlarında yanan cılız bir ateş… Başkaları için yanar da yanar… İhtiyacı olan yanına yaklaşır, işi biten çekilir gider. O hep dağ başında, yapayalnız, çarnaçar kalır.
Şimdilerde yavaş yavaş sönmeyi beklemekte… Közlenmekte, küllenmekte… Yüreğindeki yangınlarla yana yana, için için… Yana yana, iç çeke çeke… Birkaç kara kömür parçası kalacak, ondan geriye… Birkaç avuç kül…
Onur BİLGE
Ben aşk şiiri yazıyorum. Virane’de yaşananlar başta olmak üzere yaşadığım, gördüğüm duyduğum olayları, duygu ve düşüncelerimi… En çok aşkı yazıyorum. Her türlüsünü… Allah aşkını da yazıyorum, hissedebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla.
Aşk, büyülü bir sözcük… Frekansı çok yüksek… Yazdıklarımı arkadaş topluluklarında okuduğumda kişiler etkilenip farklı duygular içine girebiliyorlar. O nedenle onlarla mesafeli olmam gerekiyor.
Niyetleri ne kadar iyi olursa olsun bir süre sonra şiirlerimi ya da denemelerimi kendileri için yazdığımı sanmaya başlıyorlar.
Onur BİLGE
“Günaydın, şanslı adam! ” diyerek, İhsan girdi içeriye. Dede, bir gün önce onu evire çevire yendiği için bu sözün kendisine olduğunu hemen anlayarak:
“Günaydın, acemi çaylak! ” diye gülümseyerek cevap verdi ona.
Onur BİLGE
İş günlerinde uyanmak, pazar günleri de çok uyumak istemiyorum. Erkenden kalkıyorum. Demek ki çalışmak zor geliyor. Daha hayatın başında böyle olursa, ilerde nasıl olacak, bilmiyorum.
Sabah sabah Neşe aradı. Kahvaltıya çağırdı. Ne kadar isterdim! Fakat zaten kahvaltıdaydık. Daha önce arasaydı, olurdu. Aramızda epey mesafe var. Giyindim ettim, gittim derken yine en azından bir kırk kırk beş dakika geçer. Üzüldüm. Çünkü en çok kahvaltıya davet hoşuma gider. Yemekten çok kahvaltıyı severim. Kızarmış ekmek, tereyağı, bal, peynir… Başka ne olsun isterdim… Çay, demli… Çay şart… Ya da tulumpeyniri, ceviz… Tulumpeyniri, Ankara kazan simidi ve çay da yeter aslında.
Onur BİLGE
Define’yi yeni tanıdığımız, fal hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığımız, o nedenle henüz aramızda yasaklama kararı almadığımız günlerden biriydi. Akademinin kantininde kahve içiyor, sohbet ediyorduk. Nesrin fincan kapattı. Diğerleri de arkasından… Aylin anlıyormuş öyle şeylerden. Yalan yanlış bir şeyler söyledi. Bizimkiler tatmin olmayınca, konu döndü dolandı, cinlere geldi dayandı. Neşe’ye, Fomara cincisi hakkında sorular sorulmaya başlandı. Teyzesi çok meraklıydı da nerde cinci var, falcı var, bilir bulur, onlardan kocası hakkında bilgi almaya çalışırdı ya… Hani bir gün Neşe’yi de götürmüştü. Şu meşhur Fomara cincisine…
O zamana kadar ona o kadar çok soru soruldu ki nihayet o gün olanları başından sonuna kadar anlatmaya karar vermiş olmalıydı. Olanı biteni bir bir anlattı.
Onur BİLGE
Adam, hepimizi koyun gibi görüyordu. Ayakta uyutuyor, güzelce soyuyordu. Yolunacak kaz gözüyle görüyordu. Aptal yerine koyuyor, küçücük aklıyla kandırmaya kalkıyordu. Artık daha fazla dayanamadım:
“Siz onlara sormuyor, kendiniz tahmin etmeye çalışıyorsunuz. İsabetsizlik ondandır. Onlara sorsanız, akıl yürütmenize gerek kalmaz. Siz nerden bileceksiniz? Onlar bilir.” dedim, gülümseyerek.
Onur BİLGE
Bugün yine günlerden pazar, hava açık ve ılık… Sabahleyin Virane’de buluştuk, bir gün öncesinden sözleştiğimiz gibi öğleden sonra Kültür Park’a gittik.
Neşe poğaça getirmişti. İki tepsi yapmış. Yetmez diye Orçun, Akademi’nin karşısından suböreği aldı. Ben Polonez’den paskalya çöreği almıştım. Mahir, bakkaldan gravyer peyniri, kapıdan taze simit aldı. Bir araya geldiğimizde dünyayı yesek doymayız biz! Aman yetsin de… Artarsa artsın!
Onur BİLGE
Dede, ölümden falan korkmuyor, ona her geçen yıl bir adım daha yaklaşmaktan rahatsızlık duymuyormuş. Sadece ölememekten, başkalarına yük olmaktan korkuyormuş. Bunun böyle olduğunu belirterek merakımızı tatmin etmiş: “Allah’tan korkan, başka neden korkar! ” demişti.
Ölememekten korkmakta haksız değildi. Çünkü kimsesizdi. Çoktan boşandığı kadın o olayın yıllarca öncesinden beri eldi. Çocuklarına ise asla güvenmiyordu. Onları bir defa daha dünya gözüyle görmekten bile ümidini kesmişti.
Onur BİLGE
Define, Virane Dağında yakılan çoban ateşidir. Dumanı gören gelir. Karşısına geçer, avuçlarını ovuşturmaya başlar. Herkes çevresine dizilir, ondan istifade eder. Sohbeti dinlenir, nasihati demlenir. Yakmaz kimseyi, şefkatle bağrına basar. Gönlünü okşar, derdini dinler, dinlendirir insanı, dinginleştirir.
Yakından uzaktan gelenler çevresinde oturur, konuşur, anlatır, dinler, onun varlığıyla huzur bulur. Ona bakan, geçmişinde yaşadığı olumsuzlukları anımsar. Onu görenin derdi depreşir. Depreşmese de o deşeler, birer birer dedirtir.
Onur BİLGE
Her insan bir romandır ama dede, okumalara doyulmayacak bir romandır. Hayatı çoklarından pek farklı değildir ama ayrı bir tadı vardır her bir kesitinin. Tadı çıkarıla çıkarıla okunmalıdır. Bir fincan kahve eşliğinde… Huzur içinde… Ara sesler olmadan… Kesintisiz, parazitsiz, net… Anten dönmemeli, yayın kesilmemeli. Fakat ne yazık ki hiçbir zaman böyle olamıyor. Mutlaka ya bir olay, ya da bir misafir, mutlaka bir şey mani oluyor, araya ayraç koymayı gerektiriyor. Bazen de fazla gerilere gidiyor ve aşırı kederleniyor diye biz üstüne gitmek istemiyor, tadında bırakıyoruz.
O gün de istenmeyen bir çocuk olduğundan bahsederken aşırı duygusallaşmıştı. Konuşmamıza ara vermek zorunda kalmıştık. Oysa olayın gerisini hepimiz merak ediyorduk. Neşe daha fazla dayanamadı, çekingen çekingen:




-
Turgut Güler Uzdu
-
Gül Üm
-
Mehmet Asa
Tüm YorumlarBir hayatı bir kaç mısraya sığdırmış Onur Bilge Hanım. Tebrikler.
Onur beyi henüz yeni tanıdım şahsen tanımıyorum antolojiden tanıdım iyikide tanıdım.
Kendimce bir karar aldım her gün bir şirini okuyacağım tabi bu arada ben şiirlerini okuyana kadar şiirleri burda olursa. ALLAHA EMANET OLSUN....
O Bir Seven O Bir Gönül Dostu
Bütün Dostlar Güzel Hatıralar Hatırlatsın
Beni Size Sizi Bana Ölürsek Bir Fatiha
Ölmez İsek Hepimiz Hepimize Ebedi Hatıra