Onur BİLGE
Geçen yaz bir sabah okula giderken Nurhal Abla’yla karşılaştım. Yurtta, bir süre aynı odada kalmıştık. Coğrafya öğretmeniydi. Yurtta da etüt öğretmenliği yapıyor, böylece oraya para ödemekten kurtulmuş oluyordu.
Bir ara özel oda istedi ve arzusu hemen gerçekleştirildi. Fakat o oda iki kişilikti. Yanına birisini alması gerekiyordu. O da beni seçmişti.
Onur BİLGE
Satranç turnuvasında, özellikle Işıl’la ile Nihat’ın karşılaşmalarında hep tartışma çıkıyordu. Nihat, bazen Işıl’ın çok hatalı oynamasına bazen de onu yenivermesine deli oluyordu!
Kızcağız hastaydı. Yaşadığı tecavüz olayı sonucunda çok ciddi bir buhran geçirmiş, o kadar tedavi gördüğü halde hâlâ tam anlamıyla kendine gelememişti. Bunu bilen sadece Define ile bendim. Nihat ona deli oluyor ama onun deli olduğunu bilmiyordu. Zavallı, aklını zor muhafaza ediyor, ara ara akıl hastanesine yatıyordu. Üstüne varmaya gelmezdi. Sırrını saklıyor, idare ediyor, hasta olduğunu etrafa üstü kapalı anlatmaya çalıyor, anlayışlı davranılmasını söylüyorduk. Bizdeki emaneti koruyor, olaydan ve sonucundan bahsedemiyor, açık açık diyemiyorduk.
Onur BİLGE
Her yazdığım, gerçek anlamda bir öykü gibi gelmeyecek belki de. Denemeleri, öykü olarak sunduğum söylenecek. Oysa her şeyin bir öyküsü vardır. Büyüklüklerin, küçüklüklerin… Onları fark etmenin, keşfetmenin, hissetmenin… Yaşamanın yani kısaca…
Büyüklükler ve küçüklükler de yaşanır mıymış? Yaşanır, neden yaşanmasın? Yükseklikler, uçurumlar, derinlikler… Hem de nasıl! Hem de nasıl! .. Annelerimizin sesleri hâlâ kulaklarımızda:
Onur BİLGE
Mademki dünya hayatı, bir oyun ve bir eğlenceden ibarettir, yaşatılmakta olan hayatlarımız adeta evcilik oyunudur, mutlaka bitimlidir, er veya geç, bir ses: “Haydi bakalım! Vakit tamam! ” diye çağırıverecek, acı tatlı bütün yaşananlar, sevenler sevilenler, duygular düşünceler, unutulmak istenmeyen güzellikler, son derece önem verilen anılar yok olup gidecektir, film bitince beyazperdedeki gibi hiçbir iz kalmayacaktır, oynatılan oyundan. O zaman, yakalayabildiklerimi sabitleştirmeye çalışmalıyım, elimden geldiği kadar. Önemli gördüğüm her şeyi kaydetmeli, kaybetmemeliyim.
“Yaşayıp tüketmekte olduğum hayattan öğrendiğim tek gerçek var, Semiray. Her zaman söylerim, sen de ezberlemişsindir ama bir daha tekrar edeyim: İnsan, bu gezegende doğar, büyür, yalandır. Öğrenim yapar, iş güç sahibi olur, yalandır. Çoluğa çocuğa karışır, dede nine olur, yalandır. Aşama kaydeder, ağa olur, paşa olur, padişah olur, yalandır. Vadesi yeter, ecel gelir, ölür, yalandır. Dirilmek de var. Dirildik, yalandır! Ne zaman Allah’ın karşısına çıktık, işte O Gerçek’tir! .. O güne, dediğin gibi ‘Ba’s Günü’ denir. Çok ama çok çetin bir gündür! Buradaki ölüm kalım meselesi gibi… Ondan çok daha vahim! .. Ölür, toprak olur gider, kurtulursun ama orada o da yok! Ölüm de öldürülmüştür ve sonsuza kadar yaşanacaktır. Ya cennette ya da cehennemde… O gün asla hafife alınmamalıdır, asla! .. Görevler, titizlikle yerine getirilmeye çalışılmalıdır! Bu iş çok ciddidir! Şakaya gelmez! ..”
Sonbahar sürükleyip gitti eteklerini
Yudum yudum içmiştik rüya gibi o yazı
Tutkuyla doldurmuştuk aşkın peteklerini
Kanımı donduruyor Torosların ayazı
Ayrılık çekirdeği aşkın cilvesi nazı
Birlikte açılır ve kapanırız
Aynı şahıstaki gözler gibiyiz
Beraber uyuruz ve uyanırız
Aynı şiirdeki sözler gibiyiz
Biz birbirimiz özler gibiyiz
Onur BİLGE
Güneş yavaş yavaş yükselip rampayı dönmüş, süzüle süzüle yol alarak her günkü umursamazlığı, o beklentisiz ve telaşsız görünümüyle menziline doğru ilerlemekteydi. Aynı tempoda yürünmekteydi, hayatın yolu. Bazen boş bazen dolu… Genelde dopdolu… Sakindi gün; sabırlıydı, yerde hareketsiz ne varsa… Hareketlilerde hep aynı koşuşturma, alışılmış telaş…
Hiç canı sıkılmaz mıydı Uludağ’ın? Yalnızdı, yapayalnızdı ama kayalıkları ve ormanıyla o kadar heybetliydi ki! Fırtınalar boralar hiçbir şey alamamıştı ondan. Yağmurlarla yıkanmış, karlarla örtünmüştü. Öyle bir bürünmüştü ki kudret yeşiline, asırlarca soyunmamıştı. Rengini vermemişti güneşe, o yakan kavuran ateşe… Bursa kadısı Aziz Mahmut Hüdai gibi yüceldikçe yücelmiş, başında bembeyaz sarığı, kaftanında yeşilin her tonu… Yaz güneşi solduramamıştı, birazcık bile onu. Yalbır yalbır ışıldıyor, biteviye gülümsüyordu. O kadar kavi duruyordu ki!
Onur BİLGE
Sanki sıfatlar kendiliğinden açıklanıyor, en kolay biçimde idrak edebilmemiz için gereken olaylar sırayla yaşattırılıyor. Allah, iyi veya kötü hangi yol tercih edilirse, o yolu açıyor, kolaylaştırıyor. Hayretler içindeyim! Daha da öte bir hal içinde… Hayret ender hayret!
Son zamanlarda aramıza Mehmet Mirza adında bir arkadaş katıldı. Virane’nin bulunduğu sokakta oturmakta olan Fevziye Hanım’ın oğlu… Oldukça karanlık bir mazisi var. Kimse saklamaya gerek görmüyor. Hatta onun bu durumuyla ailesi iftihar ediyor. Hepimiz, hiç rastlamadığımız bu duruma yabancı, gözlerimiz sonuna kadar açık ve sabit, annesini dinliyor, olanlara akıl erdiremiyoruz.
Onur BİLGE
Fırtına dinip, iki eski arkadaş, anlaşmaya varınca, kendi aralarında havadan sudan konuşmaya başladılar. Az önceki konuşmaları, aynı sözlerin, farklı anlamlandırılabileceği hususunda eşsiz bir örnekti. Konuşulanları, hafızama iyice kaydetmek için baştan sona kadar zihnimden geçirdim. Eve dönünce mutlaka kaydedecek, bir öykümde kullanacaktım.
Bu olay; bana, işaret diliyle anlaşmaya çalışan iki kişinin arasında geçen bir olayı anımsattı:
Onur BİLGE
Eve geldiğimde, içeriye girer girmez, kapının sağındaki bayan ayakkabılarından, bizde misafir olduğunu anladım. İçerden de yabancı sesler geliyordu. Anneme, kimlerin geldiğini sordum, yavaşça:
“Gülbeyaz’la annesi...” dedi.




-
Turgut Güler Uzdu
-
Gül Üm
-
Mehmet Asa
Tüm YorumlarBir hayatı bir kaç mısraya sığdırmış Onur Bilge Hanım. Tebrikler.
Onur beyi henüz yeni tanıdım şahsen tanımıyorum antolojiden tanıdım iyikide tanıdım.
Kendimce bir karar aldım her gün bir şirini okuyacağım tabi bu arada ben şiirlerini okuyana kadar şiirleri burda olursa. ALLAHA EMANET OLSUN....
O Bir Seven O Bir Gönül Dostu
Bütün Dostlar Güzel Hatıralar Hatırlatsın
Beni Size Sizi Bana Ölürsek Bir Fatiha
Ölmez İsek Hepimiz Hepimize Ebedi Hatıra