Onur BİLGE
Dağ evinin küçük kitaplığındaki tozlu raflarında, babama ait dini ve siyasi eserlerin arasında, ilk gençliğimde defalarca okuduğum bir kitap, yıllar öncesine götürüverdi beni. Hayatımın en güzel bölümünü, korumacı zihniyet nedeniyle dört duvar arasında geçirdiğim o en güzel çağıma... O, aşkı şiirlerinden öğrendiğim, adına ve üslubuna hayran olduğum insan, Ümit Yaşar Oğuzcan... Acılar Denizi adlı kitabı... Üzerinde; kalın siyah çerçeveli kocaman gözlüklerinin gölgelediği, kaşlarının gizlemeye çalıştığı, yorgun, derin, zeki bakışları; acı ve zoraki bir tebessümle ruhumun derinlerine bakan bir resmi var. Resmi ve şiirleri var, cismi yok.
Aşkı hissetmeye, hayatı tanımaya, her türlü duyguyu ve duygusuzluğu tanımaya, Türk Edebiyatını öğrenmeye başladığım zamanlarda, her şiirinde yüreğimi kapıveren, kanatlandıran, uçuran, gezdirip gezdirip getiren can yoldaşım, en deneyimli arkadaşım... Ümitten bahseden, umudu öğreten: “Ümit, Yaşar! ” derken, içimde umudu yaşatmamı telkin eden, efsanevi aşk kahramanı, yaşamak ve sevmek öğretmenim...
Onur BİLGE
Bu gece İlhan’ı gördüm düşümde. Uyanınca yastığımı ters çevirdim. Hiç batıl inancım yoktur. Olmayacağını bile bile, belki aynı düşü bir daha görürüm diye, sımsıkı kapattım gözlerimi. Uyumaya çalıştım bir süre. Olmadı. Bir kere gün ışığı girmişti gözlerime. Rüyam aklımdaydı, yüzü kayıptı. Bu yapılır mıydı bana! Ayıptı.
Gözlerimi kapattım, karanlık oldu. Hâlbuki az önce de kapalıydı, her şeyi görebiliyordum. İlhan’ı bile... Gözümü açınca kayboldu. Kapatınca dünya yok oldu. Madde âleminde ışık gerekli, mana âlemi için gerekli değil... Münker’le Nekir’i net görebileceğiz, torağın altında. Hatta cenneti ve cehennemi; hangisini hak etmişsek orası ve oradaki yaşayacaklarımız, o karanlık yerde seyrettirilecek, hakikat; rüya gibi. Sinemanın içi karanlık olmalı ki film net seyredilebilsin!
Onur BİLGE
İnsanlar huzursuz ve mutsuzken içleri karanlıktır, karanlık indikçe karardıkça kararan deniz gibi uçsuz bucaksız, korkunç ve çalkantılı... Gözleri de perdelidir, tüm güzellikler önlerine saçılmış olsa da fark etmezler bile... Her şey önemini kaybetmiş; renkler silinmiş, sesler yitmiş, ne varsa dibe vurmuştur, güzelliğe dair.
Her şey, gönül hoşnutluğuyla tadındadır; lezzeti ve güzeldir. Sohbet, düğün, bayram, ibadet... Zaman zaman insan çatlama haline gelir! Kabz halidir, ruhun. Can, şişe mantarı gibi boğaza kadar gelip dayanmış ve sıkışmıştır! Fırlayıverse, kurtuluverecek gibidir insan!
Onur BİLGE
Bursa’ya gelir gelmez, odamla ve eşyalarımla hasret giderdim. Dip bucak temizledim ve yeniden dekore ettim. İlk gecemi, her zamanki yerimde, pencerenin pervazında yazarak geçirdim. Bu defa yatağımın başucunda oturuyordum, dizlerimde battaniye vardı. Hafifçe sağ tarafa dönüktü yönüm. Otobüste biraz uyumuştum. Duşla elma yorgunluğumu almıştı. Gençlere özgü bitmek bilmeyen enerjiyle yazarak sabahlamıştım. Teypte sevdiğim şarkılar vardı, Zeki Müren’den, defalarca dinledim. Dinledikçe garip bir huzur sardı içimi.
“Bir bahar akşamı rastladım size
.Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Onur BİLGE
Son zamanlarda, Virane’ye sık sık gelmeye başlayan Selahattin, yirmi dört yaşında, esmer, uzun boylu, zayıf, kamburca; iri ve kemerli burunlu, kalınca dudaklı, çukur çeneli, doğulu bir arkadaşımız. Yakınlarda oturmakta olan bir kıza âşık ve peşinde dolanmakta… O kadar ki okul falan umurunda değil, dersleri astı, akıbeti şüpheli… Bizimleyken bile bir ayağı bahçede bir ayağı dışarıda… Bir gözü içerde bir gözü kızda… Buraya geliş sebeplerinden biri Define’ye akıl danışmak, onunla dertleşmek, biri de kıza yakın olmak… Arada metrelerce mesafe de olsa o yakınlıkla avunmakta… Bize, özellikle Define’ye, kızın ilgisini çekmek, kendisini beğendirmek, sevgisini kazanmak ve onu ömür boyu beraberliğe ikna etmek için neler yapması gerektiğini sorup durmakta…
Yine bir içeri bir dışarı gidip gelmeler… Durduğu duracağı yok. Dedenin sabrı taşmış olmalı ki o insanın kanına giren yumuşacık tatlı sesiyle: “Yeter artık, oğlum! Otur şuraya! Bırak şu kapı pencere kollamayı! Başım beynim döndü yahu! ” dedi, Selahattin’i karşısına oturttu. Havanın Sıcak olmasına rağmen, anlatmak istediklerinin dikkatle dinlenmesini arzu ettiğinden olmalı ki hava akımı yapmakta olduğu halde sokak kapısını kapattırdı. Piposunu aldı, içindekileri masanın kenarına vurarak temizledi ve cebindeki poşetten aldığı bir tutam tütünü içine koyup, yakma denemelerine başladı. Bir taraftan, yarısı çoktan tarihe karışan düşük kaşlarının altından, çukurlarına düşmüş minicik kara gözlerini dikerek Selahattin’e bakıyor, ufak ufak kımıldamalarla, söze başlama niyetinde olduğunun sinyallerini veriyordu.
Onur BİLGE
Sersem âşığın ardından o hararetli konuşmalar yapıldıktan ve hemen hemen bütün masalar birleştirilerek hazırlanan sofrada, gülüş cümbüş bir öğle yemeği yendikten sonra dağılan kalabalıkla suyu çekilmiş değirmene dönen Virane’de canımız sıkılmaya başladı. Dede, tezgâhının başında ağaç yontmakta ve sigara içmekteydi. Duygu bulaşıkları bitirmiş, Ahmet üst katı kontrol etmiş, bahçeyi sulamış süpürmüş, çöpleri atıp gelmişti. Bizim kadro tamam olduğuna göre, ders saatine kadar dedeyi konuşturup dinlemek, en iyisiydi. Neşe’ye dedim, o da merak içindeydi. Duygu da öykünün devamını dinlemek için sabırsızlanıyordu. Orçun’a yavaşça fısıldadım. “Tamam! ” dercesine başını salladı ve ayağa kalktı, dedenin yanına gitti, oturdu. Başladı bir şeyler söylemeye ve yontulan parçaları ikişer ikişer eklemeye. Onlar, kapalı çarşıdan sipariş edilen kedili kalemliklerdi. Daha sonra vernikleneceklerdi.
Dedenin anlatmaya ikna edilmesi konusunda Orçun’dan beklediğimiz işaret gelince üç kız yanlarına gittik. Bahçeyi sıcak basmıştı, koridor estiği için daha serindi. Bu, tozlu ve rutubetli bir serinlikti. İlk geldiğimde: “Burada hayvan bile yaşayamaz! ” demiştim. Binanın içinde kalmaya, ağzımı burnumu kâğıt mendille kapatarak tahammül edebiliyordum. O halinden eser kalmamakla beraber, ortam tamamen iyileşmiş sayılmazdı. Çünkü tahtalar, yılların kahrını emerek yer yer çürümüş, taşların ciğerleri delik deşik olmuştu. Ahşap bina, son zamanlarını yaşamakta olan bir kalp hastası gibi halsiz, bedbin, hatta canından bezgin bir haldeydi.
Onur BİLGE
Neyse ki kadınlar çok oturmadılar. Duygu’nun elinden birer bol köpüklü orta kahve içip kalktılar. Tavlaları kapatıverdik ve hemen eski yerlerimize geçtik. Biz de kahve içecektik. Kaldığımız yerden yardıma devam edecek, sohbeti sürdürecektik. Dede hiç nazlanmadı yine. Tatlı tatlı anlatmaya başladı:
“Şarampol semtinde, cadde üstünde, garaja yakın bir otel vardı. Oraya yerleştik. Bir taraftan ev aramaya başladık. Portakal bahçeleri arasında bir apartmanın ikinci katını beğendik. Burası, eskiden Pali Bahçesi denilen yerdeydi.
Onur BİLGE
Faiz oranları, üçten beşe, sonra dokuza, daha sonra da yüzde yirmiye çıkarılınca enflasyon aldı yürüdü, her şey altüst oldu. Bankalardan kredi almaya cesaret edemeyenler üretim yapamaz hale geldi. Ülkede kıtlık, yokluk başladı. Ampul pahalandı, karbonat bulunamaz oldu, yağ kuyrukları oluştu. Üretilenler stoklandı, karaborsacılara gün doğdu.
Banka faiziyle birilerine borçlananlar birbirine girdi. Alacaklılar, bankaya yatırmadıkları, borç olarak verdikleri için ne kadar zarara uğradıklarına yanmaya; borçlular, aniden fırlayan faiz karşısında sırtlarına bindirilen yükün altında ezilmeye başladılar. İsyanlar, itirazlar, mahkemeleşmeler… Akrabalar, can dostlar birbirlerine girdiler.
Onur BİLGE
Kantinde herkes kendi âlemindeydi. Kimisi yanındakine, geciken kız arkadaşının ihmalkâr davranışından yakınıyor, kimisi derslerin sıkıcılığından söz ediyor, kimisi de parasını yetirememekten şikâyet ediyordu.
Hava, mevsim normallerinin dışında, soğuk ve yağışlıydı. Yağmur damlaları, buğulanan camlara yarışırcasına vuruyor, çarptıkları yerde birleşerek aşağıya iniyorlardı.
Onur BİLGE
Virane, arı kovanı gibi işliyordu. Fakat bunda Define’nin rolü büyüktü. Dinlenmek ve bir şeyler içmek için böyle, ara sokakta, çürümeye yüz tutmuş asırlık bir ahşap binanın rutubetli, küf kokan arka bahçesinde oturmaktan kim tercih ederdi? Fakat bahçeye gelenler, hayatlarından memnun görünüyor, gitmek istemiyorlardı. Dedenin acayip bir çekim gücü, bulunduğu yerin büyülü bir atmosferi, beraberliğin vazgeçilmez bir tadı vardı.
Üç tarafı, çamurla örülü taş duvarla çevrili, bir yanı heyula gibi ev… Duvarların üstü, pencereler hariç olmak üzere evin arka yüzü, her yer sarmaşıklarla kaplı. Kocaman bir çardak, gümrah ağaçlar… Kışın yapraklarını çekip güneşe fırsat veren, gökyüzünü doyasıya seyrettiren bu bitkiler, yılın bu zamanında sözleşmiş gibi yeşererek önlerine geriliyor, avuçlarını güne açıyor, sere serpe yayılarak egoistçe yaşamaya başlıyorlar. Sanki bilmiyorlar, her şeyin sonlu olduğunu. Bu zevk-ü sefanın da gün gelip biteceğini… O güzelim yapraklarını toprağa bahşetmek zorunda kalacaklarını…




-
Turgut Güler Uzdu
-
Gül Üm
-
Mehmet Asa
Tüm YorumlarBir hayatı bir kaç mısraya sığdırmış Onur Bilge Hanım. Tebrikler.
Onur beyi henüz yeni tanıdım şahsen tanımıyorum antolojiden tanıdım iyikide tanıdım.
Kendimce bir karar aldım her gün bir şirini okuyacağım tabi bu arada ben şiirlerini okuyana kadar şiirleri burda olursa. ALLAHA EMANET OLSUN....
O Bir Seven O Bir Gönül Dostu
Bütün Dostlar Güzel Hatıralar Hatırlatsın
Beni Size Sizi Bana Ölürsek Bir Fatiha
Ölmez İsek Hepimiz Hepimize Ebedi Hatıra