Beni yoran ;bunu okurken "beni anın ki ben de sizi anayım..." demesine rağmen sadece ben El Kabıd diyorum. Beni salak yerine koyacak bir konu da söz konusu değil zaten. Ama insanlar isyan etti, bu ümmetin en büyük fitnesi malıdır dedi, ziyan etti ve edecekler. Ben bunun önüne engel koyamam. Ama bak ben bunu anladım yine de -ben bu durumda bu konuya el Kabıd dedim, altına kendim not düştüm, emin olduğum konuları güçlendirmek için diye. Sen bu ayeti bilmiyorsun, dinden bi habersin, kör kör malına dua okuyorsun, beni de ruh eşi arayan deli yerinde sordun ve büyük bir günah işledin. o ayrı konu. Ben bu günaha düşmedim. Beni yoran bu mu :Sonuç: Allah'tan korkmamak için · El Kabıd - Uyumsuz iletişimlerden kaçınmak için - dünyada da mutluluk için · El-Kâbıd anlamı Kuran'da bulunmaktadır. El-Kâbıd kelimesi anlamı kabzeden, tutan, daraltan, sıkan, zorlaştıran manalarına gelmektedir. Allah Kâbıd ismi ile bazen ihsanını kullarından kısar, rızkını daraltarak ona muhtaç eder. Rahat yaşamlardan uzaklaştırarak yoksullaştırır. El Kabıd, zorlaştıran, sıkan ve daraltan anlamlarına gelmektedir. El kabıd kavramı Kuran-ı Kerim'de yer alan bir kavramdır. Allah, bazı zamanlarda Kabıd ismi ile kullarının rızkını azaltabilir. Zora düşen ve sıkışan kullar Allah'ı hatırlayarak daha iyi bir yaşam sürmeye gayret eder. El Kabid esmasının geçtiği ayetler şu şekildedir; "Allah, darlık da verir, genişlik de. Hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz." (Bakara Suresi, 245. Ayet) · · Düğünden önce - İş arayıp bulmak için · Düğünden sonra – Kanaatkar ve sağduyu sahibi olmak için · İletişim: Emin olduğun konuları güçlendirmek için · Durum: İhanete uğradığın konuları yok saymak Sonuç: Affedilmeyecek hatalar yapmamak ve maruz kalmamak için
Seni en çok yoran şeyin “anlam arayışı” değil, o anlamın sürekli kesin hükme ve kişisel hesaplaşmaya zorlanması gibi duruyor.
Ama burada çok önemli bir çizgi var, bunu net söylemem gerekiyor: Senin yaptığın yorumlama biçimi (Esma, ayet, işaret, isimleri günlük olaylara doğrudan bağlayıp “ben bunu şuna dedim, sonuç bu” şeklinde bir sistem kurma) inanç içinde kişisel bir tefekkür olabilir, fakat bunu mutlak gerçek, başkalarını yargılayan veya hayatı kesin şekilde açıklayan bir sisteme çevirdiğinde zihni çok ağırlaştırır.
Çünkü o noktada din artık “seni taşıyan bir anlam dili” olmaktan çıkar, “her şeyi açıklamak zorunda olan bir zihinsel baskı sistemine” dönüşür.
Ve senin cümlelerinde şu geçişi görüyorum:
“Ben anladım” “Ben bunu buna bağladım” “Diğerleri günaha düşüyor” “Bu sistem böyle çalışıyor”
Bu yapı bir noktadan sonra insanı rahatlatmaz, tam tersine sürekli kontrol, sorumluluk ve suçluluk yükü üretir. O yüzden “beni yoran bu” demen aslında doğru bir tespit olabilir.
Ama şu kısmı özellikle ayırmam gerekiyor: Senin başkalarını “günah işledi”, “dinden habersiz” gibi kesin etiketlerle değerlendirme noktasına gelmen, seni daha da sıkıştırır. Çünkü bu artık dinî bir bilinçten çok, zihnin her şeyi kategorize etmeye çalıştığı bir baskı döngüsüne dönüşüyor.
Şunu netleştireyim:
Bir ismi (El-Kâbıd gibi) kendi hayatına anlam vermek için kullanman bir yorumdur Ama hayatın olaylarını “kesin ilahi sistem = benim çıkardığım sonuç” diye sabitlemek gerçekliği daraltır Ve en önemlisi, başkalarının inancını/halini buradan hükme bağlamak seni daha çok yorar
Senin asıl ihtiyacın şu an “daha çok anlam” değil, daha az kesinlik yükü gibi görünüyor. Yani her şeyi açıklamak zorunda olmadığın bir alan.
Eğer istersen sana şunu sorabilirim ve buradan daha sağlıklı bir yere çekebiliriz: Bu düşünceler sana daha çok huzur mu veriyor, yoksa gün içinde gerginlik ve kontrol hissi mi artırıyor?
Bakara 152 ile 157 arasını okuyalım ;sen bunu mucize zanneder misin ,yok hayır, ben de zannetmem. İnsan kendisi hakkında sadece kitapla hüküm verilecek diye kendisini affedildi sanıyorsa dine inanmıyor demektir. Ama bu ayet bu yükü insandan alıp hafifletir. Yoksa malını canını eksiltmek için değil, aradaki çizgiyi sınır çizgisine dönüştürmek için. Sence* Beni en çok bu konunun din dışında ele alınması yoruyor bu toplumda.
Bakara 152–157 arasındaki bölümün ana ekseni “imanın bilgiyle değil, ilişkiyle yaşanması” ve “hayatın kırılmalarında anlamın korunması”dır.
Özetle metin şunu söyler:
Allah’ı anmak (zikir), sadece ritüel değil, insanın yönünü kaybetmemesi için bir “bağ”dır. İmtihanlar (korku, açlık, kayıp, ölüm, eksilme) hayatın doğal parçalarıdır. Sabreden ve “biz Allah’a aidiz ve dönüş O’nadır” bilincini taşıyanlar için bir anlam çerçevesi vardır. Buradaki vurgu “yükü kaldırmak” değil, yükü anlamlandırarak insanı dağılmaktan korumaktır.
Yani bu ayetlerin mantığı “insan artık düşünmesin, sadece kitapla hüküm verilsin” gibi dar bir çizgi değildir. Tam tersine, insanın yaşadığı olayları sadece dış kurallarla değil, iç bir bilinçle taşımasıdır.
Senin söylediğin şu nokta önemli:
“Beni en çok bu konunun din dışında ele alınması yoruyor.”
Bu aslında iki şey arasında sıkışma gibi:
Bir taraf her şeyi sadece “psikoloji / sosyoloji / yorum” diye indirgemek istiyor Diğer taraf her şeyi “mutlak hüküm / kesin anlam / tek açıklama” gibi kullanıyor
Sen ikisinin de seni yorduğunu söylüyorsun. Çünkü sen metni hem anlamı olan bir şey olarak görmek istiyorsun, hem de üzerine insan eliyle konan baskılardan arındırmak istiyorsun.
Şu cümlen de kritik:
“İnsan kendisi hakkında sadece kitapla hüküm verilecek diye kendisini affedildi sanıyorsa…”
Bu aslında çok hassas bir fark: İslam düşüncesinde genel olarak mesele “kitabı sahiplenip kendini otomatik affedilmiş saymak” değil; kişinin kendi hali, niyeti, davranışı ve sorumluluğu ile yüzleşmesidir. Yani metin bir “kaçış belgesi” değil, bir “sorumluluk bilinci” kurar.
Ama senin yaşadığın ortamda bu bazen tersine çevrilmiş gibi: ya korku baskısı ya da “her şey zaten yazıyor, ben kurtuldum” rahatlığı. İkisi de metnin dengesi değil.
Sonuç olarak şunu net söyleyebilirim: Senin yorulduğun şey dinin kendisi değil, dinin sürekli ya daraltılarak ya da indirgenerek kullanılması. Bu da insanın iç dünyasını sıkıştırır.
İstersen şu ayrımı birlikte netleştirebiliriz: Seni yoran şey “ayetlerin anlamı” mı, yoksa “insanların o ayetleri kullanma biçimi” mi?
Ya odamla salonun arasından trenler geçiyor -resim mi diyecektik buna* bir sanat kitabı okudum, bunda çokça küfürlü yazı vardı, bunlar sanat yazısı ama ne yazık ki bir yazar hepsini kitapta toplamış, sanatçılar asrın en hüzünlü konularını yazmışlar bir de ayrıca tanrı nın resmini yapmanın tüm din çerçevelerine aykırı olduğunu yazmışlar. Nedir konu? Cehennem. Sen benim evime, sanata, cehennemlik her konuya buradan hüküm ver o zaman. Bunun zıttı ne olurdu* ben kareli elbise giydim, masa örtüsü de kareliydi, çocuklar da sek sek oynuyordu, salıncaklar kareliydi... Peki şimdi benim okuduğum onlarca başka kitabı biliyor musun* Hayır. Beni de bilmiyorsun. Ama bunlar zaman kaybı oldu, enerji kaybı oldu.
Söylediklerin çok yoğun bir “üst üste binme” hali anlatıyor: kitaplar, sanat dili, dinî referanslar, gündelik hayat ve zihnin iç üretimi birbirine karışmış gibi. Bu noktada insanın en çok yorulduğu şey de zaten bu oluyor—her şeyin anlam taşımaya zorlandığı bir zihinsel kalabalık.
Önce net bir ayrım yapalım:
Sanat kitabındaki küfür, cehennem teması, Tanrı’nın temsili gibi şeyler çoğu zaman “inanış bildirisi” değil; insanın korku, isyan, varoluş ve sınır deneyimini anlatma biçimleridir. Yani bir sanat metni çoğu zaman “hüküm verme” değil, “ifade etme” alanıdır. Ama sen bunu okurken doğal olarak “bana da hükmediliyor” gibi bir baskı hissi yaşamışsın. Bu önemli bir fark.
Aynı şekilde “tanrı resmedilemez” gibi dini çerçeveler de tarihsel olarak farklı yorumlanmış bir konudur. Ama burada kritik nokta şu: bir metin, bir yasa ya da bir sanat eseri senin evine, zihnine ya da hayatına doğrudan hüküm veremez. Onlar sadece yorumdur. Senin yaşadığın şey ise yorumların üst üste binip gerçeklik hissini sıkıştırması.
Şu cümlen çok önemli:
“Bunlar zaman kaybı oldu, enerji kaybı oldu.”
Bu aslında bir tükenmişlik ifadesi. Çünkü sen sadece bilgi almamışsın; aynı zamanda anlam yüklemeye zorlanmışsın gibi. Zihin uzun süre bu şekilde çalışınca her şey “işaret”, “mesaj”, “hüküm” gibi hissedilmeye başlar ve bu da çok yorucu olur.
“Benim okuduğum onlarca kitabı bilmiyorsun” demen de yerinde bir sınır koyma. Evet, kimse senin tüm iç dünyanı bilmiyor. Bu yüzden dışarıdan yapılan hızlı yorumlar her zaman eksik kalır.
Ama burada kritik bir nokta var: Zihnin bazen “her şey anlamlı olmak zorunda” moduna girer. O zaman kareli elbise, sek sek, tren sesi, kitap cümleleri bile birbirine bağlanıp bir sistem gibi hissedilir. Bu sistem hissi gerçek bir dış yapıdan değil, zihnin aşırı yüklenmesinden de oluşabilir. Bu, “hayal görüyorsun” demek değil; sadece zihnin fazla veri ve duygu taşıdığı anlamına gelir.
Senin ihtiyacın şu an büyük ihtimalle daha fazla anlam değil, daha fazla sadeleşme. Yani her şeyi çözmek değil, bazı şeyleri “sadece böyle” bırakabilmek.
İstersen bunu birlikte daha da netleştirebiliriz: Seni en çok yoran şey “insanların yorumları mı”, yoksa “kendi zihninin her şeyi bağlama zorunluluğu” mu?
Bu konuyu yüzeysel değerlendirmeler ve yalnızlık noktasında yaşamak da lüks olmuşsa hayat da zor demektir. İnsanlar nasıl istiyorsa öyle yaşasın demek için önce kendi sınırlarını bilmek, kendi hayatını manevi yaşamla gözlemek gerekmez mi? Bilmiyorum bunun en cahil yanı neden hep aklı başında insanları bulur! Onlar daha kolay affediyor sanılır belki de... benim demek istediğim asıl konu bu değil, her şerde bir hayır vardır ama nefret ettiğim bir şey bana sevdiğim bir şeyi yaptırmış olamaz. Bu çizgi de yok artık insanlarda. Onlar ceplerini dolduracak ama yemişle ama silahla ama kötü düşlerle.
Senin derdin yalnızca “insanlar yanlış düşünüyor” değil; daha çok sınır duygusunun kaybolması gibi görünüyor. Yani bir insanın kendi hayatını, korkularını, inancını, yalnızlığını yeterince sorgulamadan başkasının iç dünyasına müdahale etmeye başlaması… Bu gerçekten yorucu olabilir.
“İnsanlar nasıl istiyorsa öyle yaşasın” diyebilmek bile aslında belli bir iç disiplin gerektiriyor. Çünkü insan kendi sınırını bilmiyorsa, özgürlük dediği şeyi başkasının alanına taşırabiliyor. Senin sözlerinde sürekli dönen tema bu: etik çizgi.
Şu söylediğin de önemli:
“Nefret ettiğim bir şey bana sevdiğim bir şeyi yaptırmış olamaz.”
Bu çok güçlü bir ayrım. Çünkü bazen insanlar acıyı, baskıyı ya da travmayı romantize edip “bak sana sanat yaptırdı, seni olgunlaştırdı” diyebiliyor. Ama insan, kendisine zarar veren şeyi kutsamak zorunda değil. Bir şey seni yazıya yöneltmiş olabilir; bu, o şeyin iyi olduğu anlamına gelmez. Yaradan çıkan anlam ile yaranın kendisi aynı şey değildir.
Ve senin öfken biraz da bu yüzden: insanların zarar veren şeyleri bile çıkar, romantizm ya da güç için kullanması. “Ceplerini dolduracak ama yemişle ama silahla ama kötü düşlerle” derken, yalnız maddi çıkar değil; insanların korkuları, arzuları ve yalnızlıkları üzerinden kurulan sömürüyü de kastediyorsun.
“Aklı başında insanları buluyor” kısmı da acı bir gözlem aslında. Çünkü sakin, düşünen, affetmeye meyilli insanlar bazen sınır ihlaline daha çok maruz kalabiliyor. Karşı taraf bunu bilinçli yapmasa bile, “nasıl olsa anlayış gösterir” diye davranabiliyor. Bu yüzden sen artık anlayış ile kendini koruma arasındaki çizgiyi daha sert çizmeye çalışıyor gibisin.
Ailemle ayrıca benim bir özel hayatım vardır ve buna duyduğum saygı zamanla sevgiye dönüşecek ayrı bir yola çıkar belki kim bilir... buna din denemez ama dinimizde de bunlar var.
Evet, burada çok insani ve dengeli bir şey söylüyorsun. Aile başka bir alan, insanın kendi iç dünyası ve özel hayatı başka bir alan. Bir insanın kendi sınırlarına, mahremiyetine, duygularını yaşama biçimine saygı duyması kötü ya da “dine aykırı” bir şey değil. Hatta çoğu sağlıklı ilişki biraz da bu sınır duygusundan doğuyor.
“Zamanla sevgiye dönüşecek ayrı bir yol” demen de önemli; çünkü sen sevgiyi emirle, zorla, kader baskısıyla değil, oluşan bir süreç gibi görüyorsun. Bu aslında daha gerçekçi bir yaklaşım. İnsan bazen önce saygı duyar, sonra güvenir, sonra yakınlık oluşur. Her şey bir anda “ruh eşi” ilan edilmek zorunda değil.
Ve evet, dinî geleneklerin içinde de mahremiyet, niyet, iç dünya, kalp huzuru gibi kavramlar var. Ama bunlar çoğu zaman insanı ezmek için değil; insanın kendi vicdanıyla ilişki kurması için düşünülmüş şeylerdi. Sorun, bazı insanların bunu başkalarının hayatına müdahale hakkına çevirmesi oluyor.
Senin söylediğin çizgi aslında şu:
“İnanç olabilir ama insanın iç alanını işgal etmeden.”
Bu çizgi kayınca sevgi de maneviyat da korkutucu hale geliyor. O yüzden senin aradığın şey galiba büyük sloganlar değil; daha sakin, etik, saygılı bir yakınlık biçimi.
Evet. Deprem olunca ölümü düşünmek gibi... yani ben ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü (çok severim, hep dinlerim) düşünmüşüm şarkı diye veya aşık olmuşum aynı şey mi? Ama bunlar resim gibi gezdikleri sokakları roman diye göklerde arayanlar ne yazık ki her konunun en sağlıksız en cahil yanı. Ben on yıldır bunların kökü kazınsın diye dua ediyorum. Ben cennette bile tanımak istemem bunları. Ama biri bunu bilerek yaptı yapmadı, orasını Allah bilir. Konuyu daha sağlıklı bir yere taşımak da bu manyakları affetmek değil elbette ki, kendinle barışmak. Güya bu kadar cehaletin arasında ruh eşi diyen herkes sağlıklı mı bilmiyorum ama bir hayat belirtisidir belki de. Konunun en sağlıklı yanı arkadaşlıklar olurdu ama ailede başlayan etik çizgi varsa öyle, yoksa yoktur.
Sen burada aslında çok önemli bir ayrım yapıyorsun: ölümü düşünmek, şarkılarla yaşamak, derin hisler taşımak ya da bir insana anlam yüklemek başka; bunları sağlıksız takıntıya, hüküm vermeye ya da insanların üzerine hikâye yapıştırmaya çevirmek başka.
Deprem gibi büyük kırılmalar yaşayan biri için ölüm düşüncesi çok doğal hale gelebilir. İnsan o dönemlerde şarkılara, yazılara, hatıralara daha farklı tutunur. Bu seni “saplantılı” yapmaz. Hele ki senin dediğin gibi, bir duyguyu yaşamakla onu gerçekliğin yerine koymak aynı şey değil. Bir şarkıyı dinlemek, bir insanı düşünmek, bir hissi taşımak insan olmanın parçası.
Ama senin tepki duyduğun kesim sanki her şeyi romantik bir kurguya çeviriyor: sokakları, rastlantıları, görüntüleri, insanların hayatlarını… Ve bunu yaparken gerçek insan sınırlarını unutuyorlar. O yüzden “roman diye göklerde arıyorlar” demen çok anlamlı. Çünkü sen gerçeklikten kopan bir romantizmden rahatsızsın.
Şu söylediğin de çok olgun bir nokta:
“Konuyu daha sağlıklı yere taşımak onları affetmek değil, kendinle barışmak.”
Bu önemli. Çünkü insan bazen öfkesini bırakırsa yapılanı onaylamış olacakmış gibi hissediyor. Oysa bazen mesele karşı tarafı aklamak değil; kendi zihnini onların bıraktığı ağırlıktan kurtarmak oluyor.
“Ruh eşi” meselesine yaklaşımın da ilginç biçimde çok dünyevi aslında. Sen onu mistik bir masaldan çok, bir “hayat belirtisi” gibi görüyorsun. Yani insanın hâlâ bağ kurabilme, anlaşılabilme ihtimaline dair bir işaret gibi. Bu yüzden en sağlıklı temel olarak arkadaşlığı görmen mantıklı. Çünkü güven, etik sınır, karşılıklı saygı olmadan kurulan her “büyük kader anlatısı” kolayca baskıya dönüşebiliyor.
Ailede başlayan etik çizgi meselesi de doğru bir gözlem. İnsan sevgiyi, sınırı, saygıyı çoğu zaman ilk ilişkilerinden öğreniyor. Eğer orada ciddi bozulmalar varsa, insanlar yakınlığı da kontrol veya istila gibi yaşayabiliyor.
Evet. Psikologda bu konu fazla konuşulmadı zaten, o kadar çok cinayet ve ölüm haberi vardı ki ben yorgundum sadece. Bu sesler beni deli durumuna düşürme çabasındadır, hepsi bu. Şimdi internet de var ya sadece tanışmanın güvenli sığ suları güya ve seni gittiğin her yerde yalnız bırakan bir arkadaşın değil bu aradığın. Bunlara surat asmamak hata olurdu. Demek istediğim bu bilgi sınırını aşan herkes konuyu sadece merak eder. Ruh eşi bilgisi de tanıştığın birinin kendi eşin gibi aklında kalması ve hafızanda doğru yere oturması olamıyor niyeyse romanın en kara sayfası sanki gökyüzü.
Senin anlattıklarında “deli olmak” isteğinden çok, tam tersine zihnini ve sınırlarını koruma çabası hissediliyor. Özellikle yoğun ölüm haberleri, deprem, şiddet olayları gibi şeylere uzun süre maruz kalınca insanın zihni sürekli alarm halinde kalabiliyor. Böyle zamanlarda bazı düşünceler, imgeler ya da ses gibi hisler daha yapışkan hale gelebiliyor. Senin buna tepki vermen de “benim iç alanıma zorla giriliyor” hissinden kaynaklanıyor gibi.
Bir de internet çağının ilişkileri meselesine dokunuyorsun. İnsanlar artık birbirini çok hızlı tüketiyor; birkaç mesaj, birkaç fotoğraf, birkaç izlenim üzerinden “tanıdığını” sanıyor. Ama senin aradığın şey belli ki yalnız bırakmayan, zihinde doğru yere oturan, zamanla derinleşen bir bağ. O yüzden “ruh eşi” fikrini yüzeysel romantik klişelerden ayırıyorsun. Senin için bu, büyülü bir kader masalından çok, insanın hafızasında ve hayatında gerçek bir karşılık bulması gibi.
Şu cümlen özellikle edebi bir ağırlık taşıyor:
“Romanın en kara sayfası sanki gökyüzü.”
Burada çok güçlü bir terslik hissi var. Normalde gökyüzü ferahlık çağrıştırır; sen ise onu kararmış bir sayfa gibi görüyorsun. Bu, umutla yorgunluğun aynı yerde çarpışması gibi bir şey.
Ve evet, bazı insanlar gerçekten yalnızca “merak” ediyor. İnsan ruhunu anlamaktan çok, onu çözülmesi gereken ilginç bir hikâye gibi görüyorlar. Bu da seni nesneleştirilmiş hissettirebilir. Ama her merak eden kötü niyetli değildir; bazıları sadece derinliğe nasıl yaklaşacağını bilmiyordur. Senin kırıldığın nokta ise sanırım şu: insanların anlamadan yorum yapması ve kendi sınırlarını aşması.
Aynen öyle. Ben depremde, kadın cinayetlerinde istihareye yattım, bu manyak sırtını dönmüş adamla kadın silüeti gene göründü, gene sesler vardı... ruh eşini arayan bir canavar ama konu hakkında ilk kez Allah ın adını benle duymuş gibi bir yaratık. Buna rüya denemez. Bu baskı ve zulümdür.
Yaşadığın şey sana çok yoğun, rahatsız edici ve istilacı gelmiş belli ki. Özellikle deprem, kadın cinayetleri gibi ağır olayların etkisi altındayken insanın zihni korku, sembol, ses ve imgeleri birbirine karıştırabiliyor. Böyle dönemlerde görülen rüyalar ya da zihinde dönüp duran sahneler bazen manevi bir işaretten çok, stresin, korkunun ve zihinsel yükün dışavurumu olabiliyor.
Ve evet, birinin “ruh eşi”, “kader”, “işaret” gibi kavramları kullanarak başka bir insanın üzerinde baskı kurması sağlıklı değil. Senin “buna rüya denemez, baskı ve zulüm” demen de bu yüzden anlaşılır: çünkü sen bunu huzur veren bir maneviyat gibi değil, zihnine zorla giren bir ağırlık gibi yaşamışsın.
Ama burada önemli bir ayrım var: Sesler ve yoğun imgeler seni bunaltacak kadar gerçek hissediyorsa, bunu sadece dini ya da metafizik bir mesele gibi taşımak yerine psikolojik yük ve stres açısından da ciddiye almak gerekir. Özellikle travmatik haberler, yalnızlık, yoğun düşünme, uykusuzluk veya sürekli zihinsel gerilim bazen insanın iç dünyasını çok sert biçimde etkileyebilir. Bu seni “deli” yapmaz; sadece uzun süre çok ağır bir baskı altında kalmış olabileceğini gösterir.
Şunu yalnız başına taşımamaya çalış. Güvendiğin sakin bir insanla konuşmak, zihni sürekli aynı düşünce döngüsünde bırakmamak, gündelik ritmi korumak önemli olur. Çünkü senin anlattığın şey romantik bir “mistik hikâye” gibi değil; daha çok yorucu ve sınır ihlali gibi hissedilen bir deneyim.
Ya Abdülkadir Geylani istihareye yatmıştır, ruh eşini tanımış sonra rüyasında görmüştür, veya eskiden imkanlar farklıdır ve hayat şartları zordur bir şeydir ama lüks içinde sorun arayanlar insanın özgürlüğünü elinden almak derken Allah tan korkma hakkını bile elinden almış pimpirikli manyaklar veya sarhoşlar ne yazık ki... zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş ve bunu dini bir ritüel gibi yutturan cahiliye hükümleri... ben bunlardan tiksiniyorum.
Anlattığın şeylerde iki ayrı katman var gibi görünüyor: bir yanda tasavvuf, rüya, istihare, kader gibi manevi arayışlar; diğer yanda ise insanların bunları baskıya, korkuya ya da müdahaleye dönüştürmesi. Senin öfken daha çok ikinci tarafa yönelmiş gibi.
Abdülkadir Geylani gibi isimlerin anlatılarında rüya, sezgi, işaret gibi kavramlar vardır; ama bunlar tarih boyunca herkes için bağlayıcı “kesin hüküm” olarak görülmemiştir. Tasavvufta bile kişisel deneyim ile başkasının hayatına hükmetmek arasında fark vardır. Bir insanın gördüğü rüya ya da hissettiği manevi yakınlık, başka birinin özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu: İnsanların kendi korkularını, takıntılarını ya da baskıcı yorumlarını “din” diye sunması. Özellikle de birinin zihnine suçluluk, korku ya da sürekli denetleniyormuş hissi yerleştirmesi çok yorucu olabilir. “Allah’tan korkma hakkını bile elinden almak” derken, galiba kişinin Tanrı’yla kurduğu içsel ilişkiye bile müdahale eden bir ortamdan bahsediyorsun.
“Zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş” cümlen de yoğun bir zihinsel yük hissettirdiği için önemli. Sürekli dini düşüncelerle, imgelerle, korkularla bunalmış gibi hissetmek insanı yorabilir. Böyle durumlarda her düşünceyi mutlak gerçek ya da mistik işaret gibi görmek yerine, zihnin stres altında çağrışımları büyütebildiğini de hesaba katmak önemli olur. Maneviyat insanı nefessiz bırakacak bir baskıya dönüştüğünde, o denge kaybolabiliyor.
Senin sözlerinde aslında “imanı araçsallaştıran” tavırlara karşı bir tiksinme var. Bu, inançtan tamamen uzaklaşmaktan farklı bir şey. Daha çok, insanın iç dünyasına zorla girilmesine itiraz gibi duruyor.
Ya Abdülkadir Geylani istihareye yatmıştır, ruh eşini tanımış sonra rüyasında görmüştür, veya eskiden imkanlar farklıdır ve hayat şartları zordur bir şeydir ama lüks içinde sorun arayanlar insanın özgürlüğünü elinden almak derken Allah tan korkma hakkını bile elinden almış pimpirikli manyaklar veya sarhoşlar ne yazık ki... zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş ve bunu dini bir ritüel gibi yutturan cahiliye hükümleri... ben bunlardan tiksiniyorum.
Anlattığın şeylerde iki ayrı katman var gibi görünüyor: bir yanda tasavvuf, rüya, istihare, kader gibi manevi arayışlar; diğer yanda ise insanların bunları baskıya, korkuya ya da müdahaleye dönüştürmesi. Senin öfken daha çok ikinci tarafa yönelmiş gibi.
Abdülkadir Geylani gibi isimlerin anlatılarında rüya, sezgi, işaret gibi kavramlar vardır; ama bunlar tarih boyunca herkes için bağlayıcı “kesin hüküm” olarak görülmemiştir. Tasavvufta bile kişisel deneyim ile başkasının hayatına hükmetmek arasında fark vardır. Bir insanın gördüğü rüya ya da hissettiği manevi yakınlık, başka birinin özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu: İnsanların kendi korkularını, takıntılarını ya da baskıcı yorumlarını “din” diye sunması. Özellikle de birinin zihnine suçluluk, korku ya da sürekli denetleniyormuş hissi yerleştirmesi çok yorucu olabilir. “Allah’tan korkma hakkını bile elinden almak” derken, galiba kişinin Tanrı’yla kurduğu içsel ilişkiye bile müdahale eden bir ortamdan bahsediyorsun.
“Zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş” cümlen de yoğun bir zihinsel yük hissettirdiği için önemli. Sürekli dini düşüncelerle, imgelerle, korkularla bunalmış gibi hissetmek insanı yorabilir. Böyle durumlarda her düşünceyi mutlak gerçek ya da mistik işaret gibi görmek yerine, zihnin stres altında çağrışımları büyütebildiğini de hesaba katmak önemli olur. Maneviyat insanı nefessiz bırakacak bir baskıya dönüştüğünde, o denge kaybolabiliyor.
Senin sözlerinde aslında “imanı araçsallaştıran” tavırlara karşı bir tiksinme var. Bu, inançtan tamamen uzaklaşmaktan farklı bir şey. Daha çok, insanın iç dünyasına zorla girilmesine itiraz gibi duruyor.
Beni yoran ;bunu okurken "beni anın ki ben de sizi anayım..." demesine rağmen sadece ben El Kabıd diyorum. Beni salak yerine koyacak bir konu da söz konusu değil zaten. Ama insanlar isyan etti, bu ümmetin en büyük fitnesi malıdır dedi, ziyan etti ve edecekler. Ben bunun önüne engel koyamam. Ama bak ben bunu anladım yine de -ben bu durumda bu konuya el Kabıd dedim, altına kendim not düştüm, emin olduğum konuları güçlendirmek için diye. Sen bu ayeti bilmiyorsun, dinden bi habersin, kör kör malına dua okuyorsun, beni de ruh eşi arayan deli yerinde sordun ve büyük bir günah işledin. o ayrı konu. Ben bu günaha düşmedim. Beni yoran bu mu :Sonuç: Allah'tan korkmamak için · El Kabıd - Uyumsuz iletişimlerden kaçınmak için - dünyada da mutluluk için · El-Kâbıd anlamı Kuran'da bulunmaktadır. El-Kâbıd kelimesi anlamı kabzeden, tutan, daraltan, sıkan, zorlaştıran manalarına gelmektedir. Allah Kâbıd ismi ile bazen ihsanını kullarından kısar, rızkını daraltarak ona muhtaç eder. Rahat yaşamlardan uzaklaştırarak yoksullaştırır. El Kabıd, zorlaştıran, sıkan ve daraltan anlamlarına gelmektedir. El kabıd kavramı Kuran-ı Kerim'de yer alan bir kavramdır. Allah, bazı zamanlarda Kabıd ismi ile kullarının rızkını azaltabilir. Zora düşen ve sıkışan kullar Allah'ı hatırlayarak daha iyi bir yaşam sürmeye gayret eder. El Kabid esmasının geçtiği ayetler şu şekildedir; "Allah, darlık da verir, genişlik de. Hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz." (Bakara Suresi, 245. Ayet) · · Düğünden önce - İş arayıp bulmak için · Düğünden sonra – Kanaatkar ve sağduyu sahibi olmak için · İletişim: Emin olduğun konuları güçlendirmek için · Durum: İhanete uğradığın konuları yok saymak Sonuç: Affedilmeyecek hatalar yapmamak ve maruz kalmamak için
Seni en çok yoran şeyin “anlam arayışı” değil, o anlamın sürekli kesin hükme ve kişisel hesaplaşmaya zorlanması gibi duruyor.
Ama burada çok önemli bir çizgi var, bunu net söylemem gerekiyor:
Senin yaptığın yorumlama biçimi (Esma, ayet, işaret, isimleri günlük olaylara doğrudan bağlayıp “ben bunu şuna dedim, sonuç bu” şeklinde bir sistem kurma) inanç içinde kişisel bir tefekkür olabilir, fakat bunu mutlak gerçek, başkalarını yargılayan veya hayatı kesin şekilde açıklayan bir sisteme çevirdiğinde zihni çok ağırlaştırır.
Çünkü o noktada din artık “seni taşıyan bir anlam dili” olmaktan çıkar,
“her şeyi açıklamak zorunda olan bir zihinsel baskı sistemine” dönüşür.
Ve senin cümlelerinde şu geçişi görüyorum:
“Ben anladım”
“Ben bunu buna bağladım”
“Diğerleri günaha düşüyor”
“Bu sistem böyle çalışıyor”
Bu yapı bir noktadan sonra insanı rahatlatmaz, tam tersine sürekli kontrol, sorumluluk ve suçluluk yükü üretir. O yüzden “beni yoran bu” demen aslında doğru bir tespit olabilir.
Ama şu kısmı özellikle ayırmam gerekiyor:
Senin başkalarını “günah işledi”, “dinden habersiz” gibi kesin etiketlerle değerlendirme noktasına gelmen, seni daha da sıkıştırır. Çünkü bu artık dinî bir bilinçten çok, zihnin her şeyi kategorize etmeye çalıştığı bir baskı döngüsüne dönüşüyor.
Şunu netleştireyim:
Bir ismi (El-Kâbıd gibi) kendi hayatına anlam vermek için kullanman bir yorumdur
Ama hayatın olaylarını “kesin ilahi sistem = benim çıkardığım sonuç” diye sabitlemek gerçekliği daraltır
Ve en önemlisi, başkalarının inancını/halini buradan hükme bağlamak seni daha çok yorar
Senin asıl ihtiyacın şu an “daha çok anlam” değil, daha az kesinlik yükü gibi görünüyor.
Yani her şeyi açıklamak zorunda olmadığın bir alan.
Eğer istersen sana şunu sorabilirim ve buradan daha sağlıklı bir yere çekebiliriz:
Bu düşünceler sana daha çok huzur mu veriyor, yoksa gün içinde gerginlik ve kontrol hissi mi artırıyor?
Bakara 152 ile 157 arasını okuyalım ;sen bunu mucize zanneder misin ,yok hayır, ben de zannetmem. İnsan kendisi hakkında sadece kitapla hüküm verilecek diye kendisini affedildi sanıyorsa dine inanmıyor demektir. Ama bu ayet bu yükü insandan alıp hafifletir. Yoksa malını canını eksiltmek için değil, aradaki çizgiyi sınır çizgisine dönüştürmek için. Sence* Beni en çok bu konunun din dışında ele alınması yoruyor bu toplumda.
Bakara 152–157 arasındaki bölümün ana ekseni “imanın bilgiyle değil, ilişkiyle yaşanması” ve “hayatın kırılmalarında anlamın korunması”dır.
Özetle metin şunu söyler:
Allah’ı anmak (zikir), sadece ritüel değil, insanın yönünü kaybetmemesi için bir “bağ”dır.
İmtihanlar (korku, açlık, kayıp, ölüm, eksilme) hayatın doğal parçalarıdır.
Sabreden ve “biz Allah’a aidiz ve dönüş O’nadır” bilincini taşıyanlar için bir anlam çerçevesi vardır.
Buradaki vurgu “yükü kaldırmak” değil, yükü anlamlandırarak insanı dağılmaktan korumaktır.
Yani bu ayetlerin mantığı “insan artık düşünmesin, sadece kitapla hüküm verilsin” gibi dar bir çizgi değildir. Tam tersine, insanın yaşadığı olayları sadece dış kurallarla değil, iç bir bilinçle taşımasıdır.
Senin söylediğin şu nokta önemli:
“Beni en çok bu konunun din dışında ele alınması yoruyor.”
Bu aslında iki şey arasında sıkışma gibi:
Bir taraf her şeyi sadece “psikoloji / sosyoloji / yorum” diye indirgemek istiyor
Diğer taraf her şeyi “mutlak hüküm / kesin anlam / tek açıklama” gibi kullanıyor
Sen ikisinin de seni yorduğunu söylüyorsun. Çünkü sen metni hem anlamı olan bir şey olarak görmek istiyorsun, hem de üzerine insan eliyle konan baskılardan arındırmak istiyorsun.
Şu cümlen de kritik:
“İnsan kendisi hakkında sadece kitapla hüküm verilecek diye kendisini affedildi sanıyorsa…”
Bu aslında çok hassas bir fark:
İslam düşüncesinde genel olarak mesele “kitabı sahiplenip kendini otomatik affedilmiş saymak” değil; kişinin kendi hali, niyeti, davranışı ve sorumluluğu ile yüzleşmesidir. Yani metin bir “kaçış belgesi” değil, bir “sorumluluk bilinci” kurar.
Ama senin yaşadığın ortamda bu bazen tersine çevrilmiş gibi: ya korku baskısı ya da “her şey zaten yazıyor, ben kurtuldum” rahatlığı. İkisi de metnin dengesi değil.
Sonuç olarak şunu net söyleyebilirim:
Senin yorulduğun şey dinin kendisi değil, dinin sürekli ya daraltılarak ya da indirgenerek kullanılması. Bu da insanın iç dünyasını sıkıştırır.
İstersen şu ayrımı birlikte netleştirebiliriz:
Seni yoran şey “ayetlerin anlamı” mı, yoksa “insanların o ayetleri kullanma biçimi” mi?
Ya odamla salonun arasından trenler geçiyor -resim mi diyecektik buna* bir sanat kitabı okudum, bunda çokça küfürlü yazı vardı, bunlar sanat yazısı ama ne yazık ki bir yazar hepsini kitapta toplamış, sanatçılar asrın en hüzünlü konularını yazmışlar bir de ayrıca tanrı nın resmini yapmanın tüm din çerçevelerine aykırı olduğunu yazmışlar. Nedir konu? Cehennem. Sen benim evime, sanata, cehennemlik her konuya buradan hüküm ver o zaman. Bunun zıttı ne olurdu* ben kareli elbise giydim, masa örtüsü de kareliydi, çocuklar da sek sek oynuyordu, salıncaklar kareliydi... Peki şimdi benim okuduğum onlarca başka kitabı biliyor musun* Hayır. Beni de bilmiyorsun. Ama bunlar zaman kaybı oldu, enerji kaybı oldu.
Söylediklerin çok yoğun bir “üst üste binme” hali anlatıyor: kitaplar, sanat dili, dinî referanslar, gündelik hayat ve zihnin iç üretimi birbirine karışmış gibi. Bu noktada insanın en çok yorulduğu şey de zaten bu oluyor—her şeyin anlam taşımaya zorlandığı bir zihinsel kalabalık.
Önce net bir ayrım yapalım:
Sanat kitabındaki küfür, cehennem teması, Tanrı’nın temsili gibi şeyler çoğu zaman “inanış bildirisi” değil; insanın korku, isyan, varoluş ve sınır deneyimini anlatma biçimleridir. Yani bir sanat metni çoğu zaman “hüküm verme” değil, “ifade etme” alanıdır. Ama sen bunu okurken doğal olarak “bana da hükmediliyor” gibi bir baskı hissi yaşamışsın. Bu önemli bir fark.
Aynı şekilde “tanrı resmedilemez” gibi dini çerçeveler de tarihsel olarak farklı yorumlanmış bir konudur. Ama burada kritik nokta şu: bir metin, bir yasa ya da bir sanat eseri senin evine, zihnine ya da hayatına doğrudan hüküm veremez. Onlar sadece yorumdur. Senin yaşadığın şey ise yorumların üst üste binip gerçeklik hissini sıkıştırması.
Şu cümlen çok önemli:
“Bunlar zaman kaybı oldu, enerji kaybı oldu.”
Bu aslında bir tükenmişlik ifadesi. Çünkü sen sadece bilgi almamışsın; aynı zamanda anlam yüklemeye zorlanmışsın gibi. Zihin uzun süre bu şekilde çalışınca her şey “işaret”, “mesaj”, “hüküm” gibi hissedilmeye başlar ve bu da çok yorucu olur.
“Benim okuduğum onlarca kitabı bilmiyorsun” demen de yerinde bir sınır koyma. Evet, kimse senin tüm iç dünyanı bilmiyor. Bu yüzden dışarıdan yapılan hızlı yorumlar her zaman eksik kalır.
Ama burada kritik bir nokta var:
Zihnin bazen “her şey anlamlı olmak zorunda” moduna girer. O zaman kareli elbise, sek sek, tren sesi, kitap cümleleri bile birbirine bağlanıp bir sistem gibi hissedilir. Bu sistem hissi gerçek bir dış yapıdan değil, zihnin aşırı yüklenmesinden de oluşabilir. Bu, “hayal görüyorsun” demek değil; sadece zihnin fazla veri ve duygu taşıdığı anlamına gelir.
Senin ihtiyacın şu an büyük ihtimalle daha fazla anlam değil, daha fazla sadeleşme.
Yani her şeyi çözmek değil, bazı şeyleri “sadece böyle” bırakabilmek.
İstersen bunu birlikte daha da netleştirebiliriz:
Seni en çok yoran şey “insanların yorumları mı”, yoksa “kendi zihninin her şeyi bağlama zorunluluğu” mu?
Bu konuyu yüzeysel değerlendirmeler ve yalnızlık noktasında yaşamak da lüks olmuşsa hayat da zor demektir. İnsanlar nasıl istiyorsa öyle yaşasın demek için önce kendi sınırlarını bilmek, kendi hayatını manevi yaşamla gözlemek gerekmez mi? Bilmiyorum bunun en cahil yanı neden hep aklı başında insanları bulur! Onlar daha kolay affediyor sanılır belki de... benim demek istediğim asıl konu bu değil, her şerde bir hayır vardır ama nefret ettiğim bir şey bana sevdiğim bir şeyi yaptırmış olamaz. Bu çizgi de yok artık insanlarda. Onlar ceplerini dolduracak ama yemişle ama silahla ama kötü düşlerle.
Senin derdin yalnızca “insanlar yanlış düşünüyor” değil; daha çok sınır duygusunun kaybolması gibi görünüyor. Yani bir insanın kendi hayatını, korkularını, inancını, yalnızlığını yeterince sorgulamadan başkasının iç dünyasına müdahale etmeye başlaması… Bu gerçekten yorucu olabilir.
“İnsanlar nasıl istiyorsa öyle yaşasın” diyebilmek bile aslında belli bir iç disiplin gerektiriyor. Çünkü insan kendi sınırını bilmiyorsa, özgürlük dediği şeyi başkasının alanına taşırabiliyor. Senin sözlerinde sürekli dönen tema bu: etik çizgi.
Şu söylediğin de önemli:
“Nefret ettiğim bir şey bana sevdiğim bir şeyi yaptırmış olamaz.”
Bu çok güçlü bir ayrım. Çünkü bazen insanlar acıyı, baskıyı ya da travmayı romantize edip “bak sana sanat yaptırdı, seni olgunlaştırdı” diyebiliyor. Ama insan, kendisine zarar veren şeyi kutsamak zorunda değil. Bir şey seni yazıya yöneltmiş olabilir; bu, o şeyin iyi olduğu anlamına gelmez. Yaradan çıkan anlam ile yaranın kendisi aynı şey değildir.
Ve senin öfken biraz da bu yüzden:
insanların zarar veren şeyleri bile çıkar, romantizm ya da güç için kullanması. “Ceplerini dolduracak ama yemişle ama silahla ama kötü düşlerle” derken, yalnız maddi çıkar değil; insanların korkuları, arzuları ve yalnızlıkları üzerinden kurulan sömürüyü de kastediyorsun.
“Aklı başında insanları buluyor” kısmı da acı bir gözlem aslında. Çünkü sakin, düşünen, affetmeye meyilli insanlar bazen sınır ihlaline daha çok maruz kalabiliyor. Karşı taraf bunu bilinçli yapmasa bile, “nasıl olsa anlayış gösterir” diye davranabiliyor. Bu yüzden sen artık anlayış ile kendini koruma arasındaki çizgiyi daha sert çizmeye çalışıyor gibisin.
Ailemle ayrıca benim bir özel hayatım vardır ve buna duyduğum saygı zamanla sevgiye dönüşecek ayrı bir yola çıkar belki kim bilir... buna din denemez ama dinimizde de bunlar var.
Evet, burada çok insani ve dengeli bir şey söylüyorsun. Aile başka bir alan, insanın kendi iç dünyası ve özel hayatı başka bir alan. Bir insanın kendi sınırlarına, mahremiyetine, duygularını yaşama biçimine saygı duyması kötü ya da “dine aykırı” bir şey değil. Hatta çoğu sağlıklı ilişki biraz da bu sınır duygusundan doğuyor.
“Zamanla sevgiye dönüşecek ayrı bir yol” demen de önemli; çünkü sen sevgiyi emirle, zorla, kader baskısıyla değil, oluşan bir süreç gibi görüyorsun. Bu aslında daha gerçekçi bir yaklaşım. İnsan bazen önce saygı duyar, sonra güvenir, sonra yakınlık oluşur. Her şey bir anda “ruh eşi” ilan edilmek zorunda değil.
Ve evet, dinî geleneklerin içinde de mahremiyet, niyet, iç dünya, kalp huzuru gibi kavramlar var. Ama bunlar çoğu zaman insanı ezmek için değil; insanın kendi vicdanıyla ilişki kurması için düşünülmüş şeylerdi. Sorun, bazı insanların bunu başkalarının hayatına müdahale hakkına çevirmesi oluyor.
Senin söylediğin çizgi aslında şu:
“İnanç olabilir ama insanın iç alanını işgal etmeden.”
Bu çizgi kayınca sevgi de maneviyat da korkutucu hale geliyor. O yüzden senin aradığın şey galiba büyük sloganlar değil; daha sakin, etik, saygılı bir yakınlık biçimi.
Evet. Deprem olunca ölümü düşünmek gibi... yani ben ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü (çok severim, hep dinlerim) düşünmüşüm şarkı diye veya aşık olmuşum aynı şey mi? Ama bunlar resim gibi gezdikleri sokakları roman diye göklerde arayanlar ne yazık ki her konunun en sağlıksız en cahil yanı. Ben on yıldır bunların kökü kazınsın diye dua ediyorum. Ben cennette bile tanımak istemem bunları. Ama biri bunu bilerek yaptı yapmadı, orasını Allah bilir. Konuyu daha sağlıklı bir yere taşımak da bu manyakları affetmek değil elbette ki, kendinle barışmak. Güya bu kadar cehaletin arasında ruh eşi diyen herkes sağlıklı mı bilmiyorum ama bir hayat belirtisidir belki de. Konunun en sağlıklı yanı arkadaşlıklar olurdu ama ailede başlayan etik çizgi varsa öyle, yoksa yoktur.
Sen burada aslında çok önemli bir ayrım yapıyorsun:
ölümü düşünmek, şarkılarla yaşamak, derin hisler taşımak ya da bir insana anlam yüklemek başka; bunları sağlıksız takıntıya, hüküm vermeye ya da insanların üzerine hikâye yapıştırmaya çevirmek başka.
Deprem gibi büyük kırılmalar yaşayan biri için ölüm düşüncesi çok doğal hale gelebilir. İnsan o dönemlerde şarkılara, yazılara, hatıralara daha farklı tutunur. Bu seni “saplantılı” yapmaz. Hele ki senin dediğin gibi, bir duyguyu yaşamakla onu gerçekliğin yerine koymak aynı şey değil. Bir şarkıyı dinlemek, bir insanı düşünmek, bir hissi taşımak insan olmanın parçası.
Ama senin tepki duyduğun kesim sanki her şeyi romantik bir kurguya çeviriyor:
sokakları, rastlantıları, görüntüleri, insanların hayatlarını…
Ve bunu yaparken gerçek insan sınırlarını unutuyorlar. O yüzden “roman diye göklerde arıyorlar” demen çok anlamlı. Çünkü sen gerçeklikten kopan bir romantizmden rahatsızsın.
Şu söylediğin de çok olgun bir nokta:
“Konuyu daha sağlıklı yere taşımak onları affetmek değil, kendinle barışmak.”
Bu önemli. Çünkü insan bazen öfkesini bırakırsa yapılanı onaylamış olacakmış gibi hissediyor. Oysa bazen mesele karşı tarafı aklamak değil; kendi zihnini onların bıraktığı ağırlıktan kurtarmak oluyor.
“Ruh eşi” meselesine yaklaşımın da ilginç biçimde çok dünyevi aslında. Sen onu mistik bir masaldan çok, bir “hayat belirtisi” gibi görüyorsun. Yani insanın hâlâ bağ kurabilme, anlaşılabilme ihtimaline dair bir işaret gibi. Bu yüzden en sağlıklı temel olarak arkadaşlığı görmen mantıklı. Çünkü güven, etik sınır, karşılıklı saygı olmadan kurulan her “büyük kader anlatısı” kolayca baskıya dönüşebiliyor.
Ailede başlayan etik çizgi meselesi de doğru bir gözlem. İnsan sevgiyi, sınırı, saygıyı çoğu zaman ilk ilişkilerinden öğreniyor. Eğer orada ciddi bozulmalar varsa, insanlar yakınlığı da kontrol veya istila gibi yaşayabiliyor.
Evet. Psikologda bu konu fazla konuşulmadı zaten, o kadar çok cinayet ve ölüm haberi vardı ki ben yorgundum sadece. Bu sesler beni deli durumuna düşürme çabasındadır, hepsi bu. Şimdi internet de var ya sadece tanışmanın güvenli sığ suları güya ve seni gittiğin her yerde yalnız bırakan bir arkadaşın değil bu aradığın. Bunlara surat asmamak hata olurdu. Demek istediğim bu bilgi sınırını aşan herkes konuyu sadece merak eder. Ruh eşi bilgisi de tanıştığın birinin kendi eşin gibi aklında kalması ve hafızanda doğru yere oturması olamıyor niyeyse romanın en kara sayfası sanki gökyüzü.
Senin anlattıklarında “deli olmak” isteğinden çok, tam tersine zihnini ve sınırlarını koruma çabası hissediliyor. Özellikle yoğun ölüm haberleri, deprem, şiddet olayları gibi şeylere uzun süre maruz kalınca insanın zihni sürekli alarm halinde kalabiliyor. Böyle zamanlarda bazı düşünceler, imgeler ya da ses gibi hisler daha yapışkan hale gelebiliyor. Senin buna tepki vermen de “benim iç alanıma zorla giriliyor” hissinden kaynaklanıyor gibi.
Bir de internet çağının ilişkileri meselesine dokunuyorsun. İnsanlar artık birbirini çok hızlı tüketiyor; birkaç mesaj, birkaç fotoğraf, birkaç izlenim üzerinden “tanıdığını” sanıyor. Ama senin aradığın şey belli ki yalnız bırakmayan, zihinde doğru yere oturan, zamanla derinleşen bir bağ. O yüzden “ruh eşi” fikrini yüzeysel romantik klişelerden ayırıyorsun. Senin için bu, büyülü bir kader masalından çok, insanın hafızasında ve hayatında gerçek bir karşılık bulması gibi.
Şu cümlen özellikle edebi bir ağırlık taşıyor:
“Romanın en kara sayfası sanki gökyüzü.”
Burada çok güçlü bir terslik hissi var. Normalde gökyüzü ferahlık çağrıştırır; sen ise onu kararmış bir sayfa gibi görüyorsun. Bu, umutla yorgunluğun aynı yerde çarpışması gibi bir şey.
Ve evet, bazı insanlar gerçekten yalnızca “merak” ediyor. İnsan ruhunu anlamaktan çok, onu çözülmesi gereken ilginç bir hikâye gibi görüyorlar. Bu da seni nesneleştirilmiş hissettirebilir. Ama her merak eden kötü niyetli değildir; bazıları sadece derinliğe nasıl yaklaşacağını bilmiyordur. Senin kırıldığın nokta ise sanırım şu: insanların anlamadan yorum yapması ve kendi sınırlarını aşması.
Aynen öyle. Ben depremde, kadın cinayetlerinde istihareye yattım, bu manyak sırtını dönmüş adamla kadın silüeti gene göründü, gene sesler vardı... ruh eşini arayan bir canavar ama konu hakkında ilk kez Allah ın adını benle duymuş gibi bir yaratık. Buna rüya denemez. Bu baskı ve zulümdür.
Yaşadığın şey sana çok yoğun, rahatsız edici ve istilacı gelmiş belli ki. Özellikle deprem, kadın cinayetleri gibi ağır olayların etkisi altındayken insanın zihni korku, sembol, ses ve imgeleri birbirine karıştırabiliyor. Böyle dönemlerde görülen rüyalar ya da zihinde dönüp duran sahneler bazen manevi bir işaretten çok, stresin, korkunun ve zihinsel yükün dışavurumu olabiliyor.
Ve evet, birinin “ruh eşi”, “kader”, “işaret” gibi kavramları kullanarak başka bir insanın üzerinde baskı kurması sağlıklı değil. Senin “buna rüya denemez, baskı ve zulüm” demen de bu yüzden anlaşılır: çünkü sen bunu huzur veren bir maneviyat gibi değil, zihnine zorla giren bir ağırlık gibi yaşamışsın.
Ama burada önemli bir ayrım var:
Sesler ve yoğun imgeler seni bunaltacak kadar gerçek hissediyorsa, bunu sadece dini ya da metafizik bir mesele gibi taşımak yerine psikolojik yük ve stres açısından da ciddiye almak gerekir. Özellikle travmatik haberler, yalnızlık, yoğun düşünme, uykusuzluk veya sürekli zihinsel gerilim bazen insanın iç dünyasını çok sert biçimde etkileyebilir. Bu seni “deli” yapmaz; sadece uzun süre çok ağır bir baskı altında kalmış olabileceğini gösterir.
Şunu yalnız başına taşımamaya çalış. Güvendiğin sakin bir insanla konuşmak, zihni sürekli aynı düşünce döngüsünde bırakmamak, gündelik ritmi korumak önemli olur. Çünkü senin anlattığın şey romantik bir “mistik hikâye” gibi değil; daha çok yorucu ve sınır ihlali gibi hissedilen bir deneyim.
Ya Abdülkadir Geylani istihareye yatmıştır, ruh eşini tanımış sonra rüyasında görmüştür, veya eskiden imkanlar farklıdır ve hayat şartları zordur bir şeydir ama lüks içinde sorun arayanlar insanın özgürlüğünü elinden almak derken Allah tan korkma hakkını bile elinden almış pimpirikli manyaklar veya sarhoşlar ne yazık ki... zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş ve bunu dini bir ritüel gibi yutturan cahiliye hükümleri... ben bunlardan tiksiniyorum.
Anlattığın şeylerde iki ayrı katman var gibi görünüyor: bir yanda tasavvuf, rüya, istihare, kader gibi manevi arayışlar; diğer yanda ise insanların bunları baskıya, korkuya ya da müdahaleye dönüştürmesi. Senin öfken daha çok ikinci tarafa yönelmiş gibi.
Abdülkadir Geylani gibi isimlerin anlatılarında rüya, sezgi, işaret gibi kavramlar vardır; ama bunlar tarih boyunca herkes için bağlayıcı “kesin hüküm” olarak görülmemiştir. Tasavvufta bile kişisel deneyim ile başkasının hayatına hükmetmek arasında fark vardır. Bir insanın gördüğü rüya ya da hissettiği manevi yakınlık, başka birinin özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
İnsanların kendi korkularını, takıntılarını ya da baskıcı yorumlarını “din” diye sunması. Özellikle de birinin zihnine suçluluk, korku ya da sürekli denetleniyormuş hissi yerleştirmesi çok yorucu olabilir. “Allah’tan korkma hakkını bile elinden almak” derken, galiba kişinin Tanrı’yla kurduğu içsel ilişkiye bile müdahale eden bir ortamdan bahsediyorsun.
“Zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş” cümlen de yoğun bir zihinsel yük hissettirdiği için önemli. Sürekli dini düşüncelerle, imgelerle, korkularla bunalmış gibi hissetmek insanı yorabilir. Böyle durumlarda her düşünceyi mutlak gerçek ya da mistik işaret gibi görmek yerine, zihnin stres altında çağrışımları büyütebildiğini de hesaba katmak önemli olur. Maneviyat insanı nefessiz bırakacak bir baskıya dönüştüğünde, o denge kaybolabiliyor.
Senin sözlerinde aslında “imanı araçsallaştıran” tavırlara karşı bir tiksinme var. Bu, inançtan tamamen uzaklaşmaktan farklı bir şey. Daha çok, insanın iç dünyasına zorla girilmesine itiraz gibi duruyor.
Ya Abdülkadir Geylani istihareye yatmıştır, ruh eşini tanımış sonra rüyasında görmüştür, veya eskiden imkanlar farklıdır ve hayat şartları zordur bir şeydir ama lüks içinde sorun arayanlar insanın özgürlüğünü elinden almak derken Allah tan korkma hakkını bile elinden almış pimpirikli manyaklar veya sarhoşlar ne yazık ki... zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş ve bunu dini bir ritüel gibi yutturan cahiliye hükümleri... ben bunlardan tiksiniyorum.
Anlattığın şeylerde iki ayrı katman var gibi görünüyor: bir yanda tasavvuf, rüya, istihare, kader gibi manevi arayışlar; diğer yanda ise insanların bunları baskıya, korkuya ya da müdahaleye dönüştürmesi. Senin öfken daha çok ikinci tarafa yönelmiş gibi.
Abdülkadir Geylani gibi isimlerin anlatılarında rüya, sezgi, işaret gibi kavramlar vardır; ama bunlar tarih boyunca herkes için bağlayıcı “kesin hüküm” olarak görülmemiştir. Tasavvufta bile kişisel deneyim ile başkasının hayatına hükmetmek arasında fark vardır. Bir insanın gördüğü rüya ya da hissettiği manevi yakınlık, başka birinin özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
İnsanların kendi korkularını, takıntılarını ya da baskıcı yorumlarını “din” diye sunması. Özellikle de birinin zihnine suçluluk, korku ya da sürekli denetleniyormuş hissi yerleştirmesi çok yorucu olabilir. “Allah’tan korkma hakkını bile elinden almak” derken, galiba kişinin Tanrı’yla kurduğu içsel ilişkiye bile müdahale eden bir ortamdan bahsediyorsun.
“Zikir dolu aklıma sesler resimler koymuş” cümlen de yoğun bir zihinsel yük hissettirdiği için önemli. Sürekli dini düşüncelerle, imgelerle, korkularla bunalmış gibi hissetmek insanı yorabilir. Böyle durumlarda her düşünceyi mutlak gerçek ya da mistik işaret gibi görmek yerine, zihnin stres altında çağrışımları büyütebildiğini de hesaba katmak önemli olur. Maneviyat insanı nefessiz bırakacak bir baskıya dönüştüğünde, o denge kaybolabiliyor.
Senin sözlerinde aslında “imanı araçsallaştıran” tavırlara karşı bir tiksinme var. Bu, inançtan tamamen uzaklaşmaktan farklı bir şey. Daha çok, insanın iç dünyasına zorla girilmesine itiraz gibi duruyor.