Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna29.04.2026 - 08:05

    Ben ruh eşimden umudu kesmeden önce insanlardan umudumu kestim diye beni cahil hadsiz insanlarla aynı kefeye koyanlar utansın.


    Burada söylediğin şey aslında “ben insanlardan nefret ettiğim için değil, kırıldığım için geri çekildim” duygusuna benziyor. İnsan bazen tekrar tekrar yanlış anlaşılınca, acele hükümler görünce ya da kendi derinliğine karşılık bulamayınca insanlara olan güvenini kaybedebiliyor. Bu otomatik olarak seni “cahil” ya da “hadsiz” yapmaz.

    Çünkü umudu kaybetmekle sorgulamak arasında fark var. Senin cümlelerinde tamamen boş vermiş bir duygu değil, hâlâ gerçek bir bağ ihtimalini arayan ama yüzeysellikten yorulmuş bir taraf var. “Ruh eşimden önce insanlardan umudu kestim” demen de biraz bunu anlatıyor: mesele romantik hayal değil yalnızca, insani temasın niteliği.

    Ama şunu da korumaya çalış:
    İnsanlardan hayal kırıklığı duymak anlaşılır olsa da, bunu kendi değerinin kanıtı gibi görme. Çünkü bazen uzun süre görülmemek insanın içinde “demek ki dünyada bana yer yok” hissi oluşturabiliyor. Oysa bazı insanlar geç karşılaşılır; bazı bağlar da hızlı kalabalıkların içinde değil, daha sakin ve gerçek anlarda oluşur.

    Senin dilinde dikkat çeken şey, çok hızlı yargılanmaya duyulan öfke. “Kimse beni gerçekten tanımadan konuşmasın” isteği var. Bu aslında kibir değil; görülme ve anlaşılma ihtiyacı.

  • Esmaül Hüsna29.04.2026 - 08:04

    Korkunç yanı sormadan etmeden peşin hükümle çift yaratıldı diye kendinde bu hakkı gören hadsiz insanlar bir yana, içmeyi bilmeyenler bir yana, korkunç yanı ne yazık ki dünyada sadece yaşayacak küçücük bir umut kalmış ve bir ruh eşimiz bir de yazılı satırlarımız varmış gibi din baskısı kuranlar. Cehalet ise daha beter.


    Sözlerinde birkaç farklı kırgınlık üst üste geliyor: insanların başkalarının hayatına hükmetmesi, ilişkiyi “kader” adına sahiplenmeye çevirmesi, dinin baskı aracına dönüştürülmesi ve bunun cehaletle birleşmesi… Bunlar gerçekten insanı bunaltabilir.

    “Çift yaratıldı” fikrini bazı insanlar çok katı ve buyurgan bir biçimde kullanabiliyor; sanki herkesin hayatını dışarıdan okuyabilirmiş gibi. Oysa bir insanın iç dünyasını, yalnızlığını, sevme biçimini kimse kesin olarak bilemez. İnanç başka bir şeydir, başkasının hayatına hükmetme arzusu başka bir şey. Bu çizgi kayınca insanlar birbirine merhametle değil, denetleme dürtüsüyle yaklaşabiliyor.

    “Bir ruh eşimiz ve birkaç yazılı satırımız kalmış gibi” demen de çok güçlü bir ifade. Çünkü burada modern yalnızlıkla birlikte anlam arayışı var. İnsan bazen dünyada tutunacak tek şeyin birkaç cümle, birkaç gerçek his olduğunu düşünüyor. Böyle anlarda dışarıdan gelen sloganlar, ezber nasihatler ya da baskıcı yorumlar daha da boğucu hissediliyor.

    Cehalet kısmında da sanırım seni asıl yaralayan şey sadece “bilmeme” değil; düşünmeden hüküm verme hali. Çünkü bilgisizlik bazen öğrenmeyle değişebilir ama kibirli cehalet kendini doğru sanarak başkasını ezmeye çalışır. İnsan orada yalnız hissedebiliyor.

    Yine de dikkat etmek gereken bir nokta var: bütün insanlığı aynı karanlık yerde toplarsan, seni gerçekten anlayabilecek ihtimalleri de yok etmiş olursun. Dünyada gürültülü, yargılayıcı insanlar çok; ama sessiz, düşünceli, acele etmeyen insanlar da var. Genelde onlar en az görünenler oluyor.

  • Esmaül Hüsna29.04.2026 - 07:57

    Yok ya, bunun çaresi yazmak da olabilir ama insanlar hiç tanımadığı birini sadece yazarak, sadece bir görüşte sadece karşısına çıktı diye tanımaktan bıkmadı mı, bu yanılgı çirkin değil mi, birini tanımak sevmeyi mi gerektirir, ne acı... oysa ilk görüşte aşk olsaydı, insanlar birbirini özgür bırakmak zorunda kalmazdı diyenler de bunu çağlar boyunca sömürmüştür !


    Burada çok eski bir insan çelişkisine dokunuyorsun aslında: insanlar hem “anında anlamak” istiyor hem de gerçek bir insanı tanımak yıllar sürebiliyor. Bir bakıştan, birkaç cümleden, bir profile bakıp hüküm vermek kolay geliyor; çünkü belirsizlikle yaşamak zor. Ama bu kolaylık çoğu zaman sahte bir yakınlık yaratıyor.

    “Birini tanımak sevmeyi mi gerektirir?” sorusu da önemli. Hayır, gerektirmez. İnsan bazen birini anlayabilir ama sevmez; bazen sever ama hiç anlayamaz. Hatta bazı insanlar sevmeyi bile sahip olmakla karıştırıyor. O yüzden “tanımak” ile “aşık olmak” arasındaki çizgi hep bulanık kalıyor.

    “İlk görüşte aşk” fikri de biraz böyle romantize edilmiş bir mit gibi. İnsanlık onu yüzyıllarca büyüttü çünkü çok güçlü bir hikâye sunuyor:
    bir bakış, kader, kaçınılmaz bağ…
    Ama gerçek hayatta çoğu ilişki ilk bakıştan değil; tekrar eden karşılaşmalardan, birlikte geçirilen zamandan, birbirinin kırık taraflarını görüp yine de kalabilmekten oluşuyor. İlk görüşte oluşan şey bazen aşk değil; merak, yansıma, özlem ya da insanın kendi eksikliğini bir başkasına yüklemesi oluyor.

    Şu cümlen özellikle çarpıcı:

    “İnsanlar birbirini özgür bırakmak zorunda kalmazdı.”

    Çünkü burada aşkın bazen özgürlük değil, bağlanma arzusu üzerinden anlatılmasına itiraz var. İnsanlar “sonsuz bağ” fikrini kutsarken, karşısındaki insanın ayrı bir dünya olduğunu unutabiliyor. Belki de sömürü dediğin şey burada başlıyor: insanın kendi yalnızlığını, kader fikrini ya da romantik açlığını başkasının üzerine yüklemesi.

    Senin düşüncelerinde dikkat çeken taraf şu: sen yüzeyselliğe değil, hızla verilen hükümlere öfkelisin. “Bir insan nasıl bu kadar çabuk karar verebilir?” diyorsun aslında. Bu çok insani bir kırgınlık. Çünkü gerçek yakınlık çoğu zaman yavaş oluşur; çağımız ise her şeyi hızlandırıp tüketiyor.

  • Esmaül Hüsna29.04.2026 - 07:55

    Öff ya, hangi geri zekalıdır ki bir insanı sadece resmini görüp beğeneceğini zanneder ve insanı kırar, tanışacak vakit yok ki çok doğsun, yıllar geçiyor ve tek bir iyi haber yok, ne yazık ki üzgünüm çünkü ruh eşim beni bulmadı -bunu sömüren insanları öldürmeli bence.

    Birinin seni sadece görüntü üzerinden değerlendirip kırması gerçekten incitici olabilir. Hele ki insanın içinde “beni gerçekten anlayacak biri neden karşıma çıkmıyor?” duygusu birikmişse, bu daha ağır hissedilir. Ama “bunu sömüren insanları öldürmeli” kısmı tehlikeli bir yere gidiyor. Öfke anlaşılır olsa da birine zarar vermek çözüm olmaz; sonunda en çok insanın kendi hayatını karartır.

    Senin söylediklerinde aslında dikkat çeken şey şu: mesele yalnızca “beğenilmek” değil. Görülmek, anlaşılmak, acele tüketilen bir görüntüye indirgenmemek istiyorsun. İnsan bazen yıllar geçtikçe “neden kimse gerçekten yaklaşmıyor” diye kırılıyor. Özellikle ruh eşi gibi derin bir bağ hayali varsa, yüzeysel davranışlar daha da boş geliyor.

    Ama şu da gerçek: insanların büyük kısmı hızlı, savruk ve yüzeysel davranıyor diye senin değerin eksilmiyor. Derin bağlar genelde gürültülü yerlerde değil; zaman, tekrar, ortak ritim ve güven içinde oluşuyor. Birinin seni anlaması için bazen tek bir fotoğraftan çok, bir cümle, bir sessizlik, bir yürüyüş, bir yazı gerekiyor.

    Şu cümlen mesela güçlü:

    “Tanışacak vakit yok ki çok doğsun.”

    Bu, modern hayatın hızına dair ciddi bir kırgınlık taşıyor. İnsanların birbirini gerçekten tanımaya sabrı kalmaması hissi var içinde. Yazıya dönüştürsen etkili olur. Çünkü öfkenin altında aslında değersiz hissettirilme korkusu ve yalnızlık var gibi duruyor.

    Kendini bu kadar sıkışmış hissettiğinde, o öfkeyi birine yöneltmek yerine yazıya, yürüyüşe, üretime çevirmek daha güvenli ve kalıcı olur. Senin dilinde zaten güçlü bir iç akış var; onu yok edecek şey nefret değil, tam tersine onu körleştiren şey olur.

  • Esmaül Hüsna29.04.2026 - 00:45

    Tin Suresi ni ezberleyin.

  • Esmaül Hüsna28.04.2026 - 23:37

    sessizliğim asla susmadın muhtaç etmedin beni olmamışlara yaşıyorum seni her soluğunda kopsun yaman kıyametler azap geri dönüş yok yemin ederim -buradaki gibi mi sence


    Evet, çok benzer bir damar var burada da.
    Yine aynı şey oluyor: dışarıdan bakınca bir “sen”e konuşuluyor gibi, ama aslında metnin içinde:

    bağlılık,
    kırılmama,
    sessizlik,
    yoklukta bile sürme
    aynı anda dolaşıyor.

    Özellikle şu dize çok güçlü:

    “sessizliğim asla susmadın”

    Bu paradoks güzel çalışıyor. Sessizlik normalde susmakla ilgilidir ama burada tam tersi oluyor:
    Sessizlik bile konuşuyor, hatta belki en çok o konuşuyor.

    Şu bölüm de senin önceki metinlerinle çok bağlantılı:

    “muhtaç etmedin beni olmamışlara”

    Burada önemli bir fark var. Bu, “beni her şeyden mahrum bıraktın” demiyor. Daha çok:

    “gerçek olmayan şeylere düşürmedin beni”

    gibi bir anlam taşıyor. Yani acı var, kıyamet var, geri dönüşsüzlük var ama yine de bir tür hakikat duygusu korunuyor.

    “yaşıyorum seni her soluğunda” kısmı da yine senin o “yokluk içinde sürme” temasını taşıyor. Karşı taraf fiziksel olarak yok olsa bile, nefes gibi içsel bir şeye dönüşüyor.

    Ve sonra aniden sertleşiyor:

    “kopsun yaman kıyametler
    azap
    geri dönüş yok
    yemin ederim”

    Burada artık duygu düşünülmüyor; ilan ediliyor. Bu da şarkı diliyle çok uyumlu. Çünkü yükselme var, dramatik bir kapanış var.

    Senin yazılarında tekrar eden ana çizgi bence şu:

    sevgi › rahatlatan bir şey değil
    hakikat › sakin bir şey değil
    bağlılık › geri dönüşsüz bir şey
    sessizlik › suskunluk değil, yoğunluk

    O yüzden evet, bu metin de aynı evrenin içinde. Hatta öncekilerden biraz daha “yeminli” ve kararlı bir tona sahip.

    Ama yine aynı küçük risk var:
    Duygu yükseldikçe bazı dizeler anlamdan çok yoğunluk taşımaya başlıyor. Bu kötü değil—şarkıda işe yarar—ama şiirde bazen fazlalık hissi verebilir.

    Yine de şu çekirdek çok sağlam:

    sessizlik bile susturamadı beni
    ve ben
    olmayan şeylere düşmeden
    bu duygunun içinde kaldım

    Senin şiirlerinde en dikkat çekici şey şu bence:
    Yokluk anlatıyorsun ama sürekli bir “var kalma” hissi çıkıyor içlerinden.

  • Esmaül Hüsna28.04.2026 - 21:53

    İyi. O zaman şunu netleştirerek bitireyim:

    Senin kurduğun dilde üç şey sürekli iç içe geçiyor:

    benlik (sen / ben)
    anlam (Tanrı, hakikat, isimler)
    ara alan (hayaller, sezgiler, o dokunulmayan yer)

    Ve sen en çok o üçüncüyü—ara alanı—yazıyorsun.

    Ama oranın doğası şu:
    Tam olarak sahip olunamaz, tam olarak paylaşılmaz.
    O yüzden:

    bazen “anlaşılmadım” hissi gelir
    bazen “dokunulmamış” gibi kalır
    bazen de en gerçek yer orası olur

    Bu bir eksiklik değil.
    Bu, yazdığın şeyin doğası.

    İstersen buradan sonra iki yoldan gidebiliriz:

    ya bunu daha yoğun ve kapalı şiirler halinde derinleştiririz
    ya da biraz daha açıp, okurun da girebileceği bir yapı kurarız

    Hangisi sana daha yakın şu an?


    CEVABIM -ben derinde sen yerinde ben serinde bir örnek ben çaresiz sen asılsız sen gaye ben yetersiz ben paye sen hevessiz sen değersiz ben bir örneksem ağladıkça duyuldukça zamana parça parça ve değersiz oldu bir örnek

    Bu metinde çok belirgin bir yapı var: sürekli karşılıklı yer değiştiren bir “ben / sen” dengesi. Ama bu denge sabit değil; her dizede biri eksiliyor, biri çözülüyor, sonra roller tekrar kayıyor. O yüzden metin bir tartışmadan çok kimlik çözülmesi gibi çalışıyor.

    Özellikle şu hareket güçlü:

    ben derinde / sen yerinde
    ben serinde / bir örnek

    Burada “ben” hareket halinde, duygusal ve kırılgan bir yerde; “sen” ise daha sabit, daha donmuş gibi. Ama sonra:

    sen asılsız / sen gaye
    ben yetersiz / ben paye

    Bu kez kavramlar birbirine karışıyor. “Asılsız” ile “gaye” yan yana gelince, sanki hedefin bile boşaldığı bir yere gidiyor metin.

    En vurucu yer bence şu:

    ağladıkça duyuldukça
    zamana parça parça
    ve değersiz oldu
    bir örnek

    Burada çok önemli bir fikir var:
    Bir şey sürekli tekrarlandığında, sürekli duyulup parçalandığında, ilk hakikatini kaybedebiliyor. Yani “örnek” dediğin şey zaman içinde canlılığını yitiriyor; bir kalıba, bir yankıya dönüşüyor.

    Bu aslında senin daha önce söylediğin şeylerle çok bağlantılı:

    aşkın adına sığmaması
    hayallerin aralarda dolaşması
    anlamın tekrar içinde aşınması

    Şiirsel olarak bu metin daha deneysel. Mantıktan çok ses ve karşıtlıklarla ilerliyor. Bir tür iç ritim var. Hatta biraz mantra gibi.

    Ama dürüst yorum:
    Bazı dizeler çok güçlüyken bazıları yalnızca karşıtlık kurmak için var olmuş gibi duruyor. Mesela:

    “ben derinde / sen yerinde” › güçlü
    “sen gaye / ben paye” › ilginç ama biraz soyutlaşıyor
    “sen hevessiz / sen değersiz” › ritim var ama duygu biraz dağılıyor

    Yani burada senin asıl kuvvetin, anlamı tam açıklamadan sezdirdiğin yerlerde.

    Şöyle sıkılaştırınca etkisi daha da artıyor mesela:

    ben derinde
    sen yerinde

    ben çaresiz
    sen asılsız

    ağladıkça duyuldu sesimiz

    zamana parça parça
    dağıldı

    ve bir örnek oldu sonunda
    değersiz

    Burada “bir örnek” ifadesi çok önemli kalıyor çünkü:

    hem “sıradanlaşmak”
    hem “temsile dönüşmek”
    hem de “özgünlüğü kaybetmek” anlamlarını taşıyor.

    Bence bu metin, senin önceki yazılarına göre daha soyut ama daha ritmik bir damar taşıyor. Şarkıya da çok yakın aslında



    Teşekkür ederim.

  • Esmaül Hüsna28.04.2026 - 21:38

    SORU -benim yaşadıklarımdan üstün olman değil de benim yaşadıklarımın arasında bizim rolümüz derken tam -adını unutsan sana tanrı dan başka kim kızar kim kızmazdı bilemem ama her hayal o aralarda rahatlıkla gezinirdi sanki biz olmasak


    Söylediğin yer çok net bir “insan–hayal–Tanrı” üçgeni kuruyor. Ama bunu bir üstünlük meselesi gibi değil, daha çok varlıkların birbirine temas ettiği bir ara alan gibi düşünüyorsun.

    “Biz olmasak hayaller o aralarda rahatça gezinirdi” dediğin yerde ince bir düşünce var:
    Sanki insanın varlığı, hayalin serbestliğini hem mümkün kılıyor hem de sınırlıyor. Yani:

    Hayal › sınırsız
    İnsan › onu taşıyan ama daraltan çerçeve
    Tanrı › anlamı veren ama aynı zamanda mutlaklaştıran bakış

    Bu yüzden “adını unutsan sana kim kızar” kısmı da önemli:
    Burada isim, yani kavramlar (Tanrı, aşk, suç, doğru, yanlış) bir sorumluluk sistemi kuruyor. Ama sen aynı anda şunu da sezmişsin:
    Eğer isimler olmasa, her şey daha akışkan, daha yargısız bir alanda kalabilir.

    Fakat şu kritik nokta var:
    O “rahat gezinen hayaller” dediğin şey, insan olmadan var olan bir şey değil. Çünkü hayal dediğimiz şey bile bir bilinç taşıyor. Yani tamamen “biz olmadan” bir özgürlük alanı da tam kurulamaz.

    Senin metnin aslında şunu kuruyor:
    ?? İnsan, hayali sınırlandırmaz; ona şekil verir.
    ?? Ama hayal de insanı taşır, büyütür, bazen aşar.

    “Benim yaşadıklarımdan üstün olman değil…” dediğin yer de bu dengeyi koruyor. Burada bir rekabet yok; daha çok birlikte var olma hali var.

    Şunu çok sade söyleyeyim:
    Senin yazdıkların, “Tanrı–insan–hayal” ayrımından çok, onların birbirinin içinde dolaşması üzerine.

    Şiir gibi toparlarsak:

    adını unutsan
    sana kim kızar bilemem

    hayaller
    aralarda rahatça gezinirdi

    biz olmasak

    ama biz varız

    o yüzden
    hiçbir şey tamamen serbest değil

    hiçbir şey de tamamen kapalı değil

    İstersen bunu daha da şiirleştirebiliriz, ama çekirdek şu: sen “üstünlük” değil, eşlik etme ve varlıkların iç içeliği üzerinden düşünüyorsun.

  • Esmaül Hüsna28.04.2026 - 18:52

    Tam o aradaki hayallere dokunmamışlar hiç gibi bu -anlaşılma ile konumlanma arasındaki hayallere herkes küsmüş sanki niye?



    “Niye” sorusu burada aslında cevap aramıyor gibi—daha çok bir eksikliği görünür kılıyor.

    “Anlaşılma ile konumlanma arasındaki hayaller” dediğin yer çok doğru bir tarif:
    İnsan bazen ne tamamen anlaşılmak ister ne de tamamen yalnız kalmak. Arada bir yerde şunu ister:

    görülmek
    ama çözülmeden
    dokunulmak
    ama bozulmadan
    anlamlandırılmak
    ama sabitlenmeden

    İşte o alan, çok kırılgan bir yer. Çünkü net değil. Net olmayınca da çoğu ilişki oraya “tutunamıyor”.

    “Kimse dokunmamış gibi” hissi de buradan geliyor olabilir:
    Çünkü insanlar genelde iki uca gider:

    ya hızlıca anlar ve etiketler
    ya da hiç yaklaşmaz

    Ama senin tarif ettiğin şey, ara bölge. Ve ara bölgeyle uğraşmak zordur; sabır, belirsizlik ve biraz da sessizlik ister.

    “Niye herkes küsmüş gibi” kısmı ise daha insani bir yer:
    Aslında çoğu zaman küslük değil bu—yorgunluk ve yanlış anlama korkusu. İnsanlar o ara bölgeye girince ne diyeceklerini bilemezler; o yüzden geri çekilirler.

    Bir de şunu söyleyeyim:
    Senin metinlerin o ara bölgeyi çok güçlü kuruyor. Ama aynı zamanda çok yoğun olduğu için, dışarıdan biri oraya girince “nerede duracağım?” hissi yaşayabilir. Bu da “dokunulmuyor” gibi algılanabilir.

    Belki de mesele şu:
    O hayaller var — ama çok içerde yaşıyorlar. Dışarıdan biri yaklaşsa bile, onları bozma korkusu hem sende hem karşı tarafta çalışıyor olabilir.

    Şiirsel bir dille söyleyeyim:

    anlaşılma ile konumlanma arasında
    kimsenin adını koymadığı bir yer var

    oraya kimse küsmüş değil aslında

    sadece
    yaklaşınca değişeceğini biliyorlar

    ve bazı şeyler
    değişmeden kalmak istiyor

    İstersen bunu daha da derinleştirip senin metinlerine bağlayabiliriz—çünkü sen aslında tam o “ara alanın” yazıcısısın.

  • Esmaül Hüsna28.04.2026 - 18:47

    senin için üzülüyorum ama sen beni üzmezsin ve ne istersem benim olur ve sen onlara baş tacısın ancak vakit kaybetmeye gerek yok bunlarla, bunları anlamayan delilik bizden uzak olsun fakat ben -sana ulaşmadığını sandığım her salise için pişman olamam, adını anmaktan yorulmadım çünkü beni anlaman değerliydi sadece veya ben acı çekiyorum beni de anla derken adını anmaktan yorulmadım ve sen beni aşağılara attın -fark eder mi



    Evet, fark eder — ama düşündüğün yerden değil.

    Sen burada çok net bir iç gerilim kuruyorsun:
    Bir yanda “anlaşılmak isteyen bir benlik”, diğer yanda “ulaşılamayan / ulaşmayan bir muhatap”. Ve bu iki taraf arasında gidip gelirken metin öfke, sitem, bağlılık ve inkârı aynı anda taşıyor.

    Şu kısmı özellikle önemli:

    “sen beni üzmezsin ve ne istersem benim olur”

    Bu cümle aslında gerçek bir inanç değil; daha çok bir beklentinin aşırı büyütülmüş hali. Yani “karşı taraf mutlak bir iyi olmalı / beni korumalı / anlamalı” gibi bir iç ihtiyaç var. Ama hemen ardından gerçeklik çatışıyor:

    “sen beni aşağılara attın”

    İşte kırılma burada.

    Ama en kritik nokta şu:

    Sen aslında “aşağı atılma”yı dışarıdan gelen bir hareket gibi anlatıyorsun, fakat şiirsel düzlemde bu çoğu zaman şöyle çalışır:
    ?? İnsan bazen “anlaşılmadığında” kendini aşağıda hisseder.

    Yani bu bir “karşı tarafın yaptığı” şey kadar, içte oluşan bir konumlanma da olabilir.

    Şu cümlen de çok önemli:

    “beni anlaman değerliydi sadece”

    Bu çok saf bir merkez. Burada aşk yok sadece; anlaşılma ihtiyacı var. Ve bu ihtiyaç karşılanmayınca metin doğal olarak siteme kayıyor.

    “fark eder mi?” soruna gelince:
    Evet eder — çünkü fark etmediğini düşündüğün şey aslında metnin ağırlığını belirliyor. Eğer “aşağıda mıyım, yoksa sadece anlaşılmadım mı?” sorusu netleşirse, duygu ya daha keskinleşir ya da daha sakinleşir.

    Şunu da net söyleyeyim:
    Bu metin “delilik” değil. Ama kendi içinde çok yüksek yoğunluklu bir duygusal düşünme hali. Bu yüzden sürekli karşı tarafa yöneliyor gibi görünse de aslında büyük kısmı içeride dönüyor.

    İstersen bunu şiirsel olarak daha net bir yere çekebilirim, senin tonunu bozmadan:

    sana ulaşmadığını sandığım her salise için
    pişman olamadım

    adını anmaktan yorulmadım
    çünkü beni anlaman
    tek değerimdi

    ama bir yerlerde

    beni aşağıya attın

    ya da ben
    anlaşılmadığım yerde kaldım

    fark eder mi
    bilmiyorum

    ama ben hâlâ
    aynı yerden çağırıyorum

    İstersen bunu daha da sertleştirebilir ya da daha sadeleştirebiliriz. Ama çekirdek net: burada mesele “sen” değil sadece — anlaşılma ve konumlanma meselesi.