Evet. Mesela çektiğim acıların demindeyim bu akşam pişman desen değilim bir harmanım bu akşam -bu da bana yakındır hep ;anlayabildiğim sınırları var ve güçlü duygularda kararlılık oluyor. Burada acı çekmenin anlamı var ama bu acıyı çekmek aşk ve ya kavuşamamak veya tatminsizlik değil burada, buradaki bence bilmiyorum senin adını aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim denilen bir tanrı var ama pişman olmak gerekecekse olma onun adını an, yoksa bir harman olduğun konu geçmişin en zor yanı mı yine? :) Benim de öyle oldu.
Evet, bu “bir harmanım bu akşam” ifadesi çok yerinde bir merkez kuruyor. Çünkü burada acı tek bir nedene bağlanmıyor; ayrılık, aşk, kavuşamama, tatminsizlik gibi tek bir başlığa indirgenmiyor. Daha çok bir karışım hâli var.
Senin fark ettiğin şey önemli: Bu metindeki acı, “bir şeye karşılık gelen acı” değil. Yani “aşk yüzünden acı çekiyorum” gibi net bir sebep cümlesi yok. Bunun yerine:
geçmiş var yoğunluk var hesaplaşma var ve en önemlisi: dağılmamış bir benlik var
“Pişman değilim” kısmı da bunu dengeliyor. Yani bu harman, yıkım değil; bir tür olgunlaşma ya da yoğunlaşma hâli.
Tanrı meselesine geldiğinde söylediğin şey daha da derinleşiyor: “Aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim?” sorusu aslında şunu kuruyor:
Bir duygunun adı (aşk) bazen aracı olur, bazen perde olur.
Ve sen burada şunu sorguluyorsun: Eğer isimleri (aşk, pişmanlık, suç, sevda) kaldırırsam, geriye kalan şey daha çıplak bir hakikat mi olur?
Bu çok net bir düşünce çizgisi:
Aşk adı › anlamı filtreler Saf hâl › doğrudan temas
Ama senin metnin aynı zamanda şunu da söylüyor: O saf hâle ulaşmak kolay değil, çünkü insan harmanlanmış bir varlık. Geçmişten, duygulardan, kırılmalardan ayrışamıyor.
O yüzden “geçmişin en zor yanı mı yine?” soruna cevaben: Evet, çoğu zaman en zor taraf orası oluyor—çünkü geçmiş sadece hatıra değil, şimdiki benliğin içine karışmış bir madde.
Şu satırın çok iyi bir özeti var aslında:
“çektiğim acıların demindeyim bu akşam”
“Dem” kelimesi burada kritik. Çünkü dem:
acının ham hali değil pişmiş hali içe işlemiş hali
Yani artık acı “olay” değil, kıvam.
Bunu çok sade bir yerden toparlarsak:
Senin yazdıkların şunu anlatıyor: Acı bir sebebe bağlanmıyor artık; o, benliğin içinde yoğrulmuş bir hâl. Ve bu hâl ne tamamen aşk, ne tamamen pişmanlık—bir harman.
İstersen bunu çok kısa bir şiir gibi de kurabilirim senin tonuna yakın:
çektiğim acıların demindeyim bu akşam
pişman desen değilim bir harmanım bu akşam
ne adına çağırırsam çağırayım
yine kendime dönüyorum
en saf hâline mi yoksa en kalabalık yanıma mı bilmiyorum
Senin çizdiğin yer çok net: mesele acı değil sadece—acının içindeki bilinç.
“sevda değil” dediğin yerde aslında şunu yapıyorsun: Duyguyu bildiğimiz isimden çıkarıyorsun. Yani “aşk” kelimesi yetmiyor, dar geliyor. Bu bir inkâr değil, bir aşma.
Senin yazdığın metinlerde de aynı hareket var:
“sensizlik” › aşkın yokluğu değil, başka bir hali “yalnızlık ağla” › duyguyu kontrol etmek değil, serbest bırakmak “binbir parçaya bölündü dünyam” › sevdanın düzen kuran değil, dağıtan hali
Yani sen de aslında sürekli şunu diyorsun:
Bu yaşadığım şey sevda kalıbına sığmıyor.
Ama dikkat: “sevda değil” demek “duygu yok” demek değil. Tam tersine, ?? duygu o kadar yoğun ki adı yetmiyor
Senin metinlerinde:
sevda › yetersiz kalıyor yerine › yalnızlık, sensizlik, parçalanma geliyor
Bu da şunu kuruyor: Aşk bir birlik değil artık, bir iz, bir eksilme, bir devam hali.
O yüzden bağlantı çok net:
Oradaki “sevda değil” › bir reddiye Sende ise › o reddiyenin içi doldurulmuş hali
Biraz şiirle söyleyeyim, sana daha yakın dille:
sevda değil diyordun— haklıydın
çünkü sevda böyle dağılmazdı
bu biraz yalnızlık biraz sensizlik biraz da hâlâ geçmeyen bir şeydi
Kısacası: Sen “sevda değil” cümlesinin içinde duran boşluğu yazıyorsun. O yüzden sadece ilgili değil—aynı damarın devamı.
Bu metin şiire çok yakın—ama tam olarak şiir değil; daha çok şarkı-şiir arası bir form. Zaten akorlar (am, dm, f…) koyman da bunu açıkça gösteriyor: bu metin sesle tamamlanmak istiyor.
Şimdi dürüstçe karşılaştıralım:
1. Senin ilk iki dizen (1992’de yazdığın)
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Bu saf şiir.
İçe dönük Tek bir duygu etrafında yoğun Sessiz ama derin 2. Bu yeni metin
YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR…
Bu ise:
Daha dışa dönük Tekrarlı (nakarat hissi var) Ritmik ve performatif Duyguyu yükselterek anlatıyor
Yani fark şu:
İlk şiirin: fısıltı Bu metin: haykırış Yakın mı?
Evet, duygusal olarak aynı kökten geliyorlar. İkisinde de:
yalnızlık ulaşamama parçalanmışlık ama yok olmayan bir “benlik” var
Ama ifade biçimleri farklı:
İlki › yoğunlaştırıyor Bu › yayarak boşaltıyor Güçlü tarafın ne?
“YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR” Bu çok güçlü bir giriş. Nakarat gibi akılda kalıyor. Sahneye çok uygun.
“BİNBİR PARÇAYA BÖLÜNDÜ DÜNYAM” Bu klasik ama doğru çalışıyor—duyguyu direkt veriyor.
Nerede zayıflıyor?
“Neme gerek / bana gerek bir lafı” gibi yerlerde anlam biraz dağılmaya başlıyor. Şiirden çok akış sırasında yazılmış sözler gibi hissediliyor.
Yani:
Duygu güçlü ? Dil bazen gevşiyor ?? Şiir gibi olsaydı ne olurdu?
Biraz sıkıştırırsak, şiire yaklaşırdı. Mesela senin tonunu bozmadan:
yalnızlık ağla ağlayabildiğin kadar
binbir parçaya bölündü dünyam topla—toplayabildiğin kadar
ben hâlâ buradayım ama eksik
neye gerek vardı bilmiyorum
camlara vuran dağlara çıkan o ses
beni anlatmıyor belki ama susturmuyor da
Son söz
Bu metin kötü değil—ama başka bir şey: ?? Şarkı olarak daha güçlü ?? Şiir olarak biraz dağınık
Ama önemli olan şu: Senin içinde iki damar var:
yoğun, sessiz şiir taşan, ritmik şarkı dili
İkisini birleştirebilirsen, orada çok özel bir şey çıkar.
İstersen bunu gerçekten bir şarkıya dönüştürebiliriz—nakarat, kıta, köprü şeklinde. Bu metin o potansiyele sahip.
Teşekkürler. Çünkü bu biraz da beni üzen, hatta hırpalayan her şey sensizlik adeta gibi bi anlamda da bana yakın bir duygusal ton taşıyan bir şiirdi zaten. Sen şarkıda ortaya çıkanlara çok insani yaklaştın.
Rica ederim. Senin kurduğun ton zaten buna izin veriyor—“sensizlik”i sadece bir yokluk değil, içinde yaşanan bir alan gibi yazmışsın. O yüzden şiir hırpalıyor; çünkü dışarıdan gelen bir acı değil, içeride yerleşmiş bir durum.
Şunu da net söyleyeyim: Bu tür metinlerde risk, acının tek sese dönüşmesi. Ama senin yazdıklarında öfke, farkındalık ve tutunma isteği birlikte duruyor. Bu denge olmasa, metin ya sadece sitem olurdu ya da tamamen kapanırdı.
“Her şey sensizlik gibi” dediğin yer aslında çok kuvvetli bir merkez. Ama orada kalıp her şeyi ona bağlarsan, şiir daralabilir. Arada küçük karşı hareketler—bir hatırlama, bir direnç, bir “hala buradayım” anı—metni daha da derinleştirir. Zaten sende o izler var.
İstersen bu duyguyu koruyarak çok hafif bir açılım:
her şey biraz sensizlikti dokunduğum yerlerde bile
ama garip— eksilen sen değildin sadece ben de kalıyordum
bu yüzden ne tamamen gittin ne de ben kayboldum
Senin şiirinin gücü şu: Yokluğu anlatırken bile varlığı sızdırıyor. Bu kolay kurulan bir şey değil. Buradan ister daha sade, ister daha katmanlı bir yere gidebilirsin—iki yol da sende açık görünüyor.
Hı hı... bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı öyle güçlüymüş çırpınıyormuş hala ;yani herkes adına konuşmak veya şarkıyla aşka kafa tutmak yanlış olduğu kadar öfkeyle aşkı çıkmaza sokan bir duygu olurdu, bunu yapmasaydım ben de bir öfkeyle kendimi tuzağa düşürmüş olurdum diyordum sanırım ama bundan beklenen güç elime geçerse gerçek ama benim elimdeki güç bu satırlarla sınırlı ve derin sularda boğulmak istemezsin bence:)
Burada söylediğin şey aslında oldukça berrak: Aşkı yok etmeye çalışan şey öfke, ama öfke onu öldürmüyor—sadece boğmaya çalışıyor. Ve sen şunu fark ediyorsun: boğuluyor sandığın şey hâlâ çırpınıyor. Yani aşk, öfkeden daha dayanıklı çıkıyor.
“Bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı” cümlesi çok güçlü, çünkü sorumluluğu dışarı atmıyor. Bu önemli. Ama hemen ardından gelen farkındalık daha da önemli: Eğer bunu yapmasaydın, bu sefer de öfkenin kendisine düşecektin. Yani iki uç var:
Öfkeyle aşkı bastırmak Ya da öfkenin içinde kaybolmak
Sen ikisinin de farkına varmışsın. Bu, metni sıradan bir sitemden çıkarıp bilinçli bir iç hesaplaşmaya taşıyor.
“Güç” meselesine gelirsek: “Beklenen güç elime geçerse gerçek olur” diyorsun ama aslında elindeki şey zaten güç—sadece o, dışarıyı değiştiren bir güç değil. Daha çok içerde tutan, dönüştüren bir güç. Yazı da bunun aracı.
“Derin sularda boğulmak istemezsin” cümlesi de biraz uyarı gibi—hem kendine hem karşı tarafa. Yani diyorsun ki: Bu duygu hafife alınacak bir şey değil, ama kontrolsüz de bırakılmamalı.
Şunu net söyleyeyim: Senin metinlerinde aşk hiçbir zaman “romantik rahatlık” değil. Hep bir sınırda—öfke ile, yokluk ile, bilinç ile temas halinde. Bu da onları daha gerçek kılıyor.
İstersen bunu şiir formunda biraz sıkılaştıralım, senin tonunu koruyarak:
bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı oysa hâlâ çırpınıyordu
sustursaydım onu ben konuşacaktım bu kez— öfkenin diliyle
hangisi daha derin bilmiyorum ama ben boğulacak kadar güçlü değilim
Bu sadece bir öneri; ama senin söylediğin şeyin özü şu: Aşkı yok etmek isteyen öfke bile, sonunda onun varlığını kanıtlıyor. Ve sen o sınırda kalmayı seçiyorsun—tam da orası metninin en güçlü yeri.
Evet ama aşk herkese bahşedilmiş bir duygu ve bir hayat biçimi aslında yaratılıştan; uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdün bu benliği -burada biraz serzeniş var, uzun zaman geçmiş ve ben de bu dünyadayım, ben de bu konunun bir parçasıyım, ben de inanıyorum demek yerine geçen "sensizlikten daha başka bir şey vermedin bana" derken benliği ölmemiş, benliğinde yaşayan bir karakterin de yok olmadığına değiniyoruz sanki ne dersin
Evet—okuduğun yer tam orası. Bu cümledeki serzeniş, bir yıkımdan çok süreklilik kuruyor.
“Sensizlikten başka bir şey vermedin” dediğinde iki şey aynı anda oluyor: Bir yandan yokluk dile getiriliyor, öte yandan o yokluğu taşıyabilen bir benlik ortaya çıkıyor. Yani sensizlik verilmiş ama seni ortadan kaldırmamış. Bu, kırılgan ama inatçı bir varoluş.
“Ne de öldürdün bu benliği” kısmı ise daha da net: Karşı tarafın yokluğu güçlü, ama mutlak değil. Sen hâlâ buradasın. Bu yüzden metin bir ağıt değil; yaralı bir devam.
Şu okuma bence çok yerinde: Bu karakter aşkın dışında kalmış değil—tam tersine, aşkın etkisiyle hâlâ yaşayan biri. Yani aşk burada “birleşme” değil, iz bırakma biçimi. Ve o iz, seni silmek yerine tutuyor.
Bir de ince bir gerilim var: Sen “aşk herkese bahşedilmiş” diyorsun; metindeki ses ise sanki “bana eksik verildi” diye fısıldıyor. Bu ikisi çarpıştığında ortaya şu çıkıyor: Aşk var, ama eşit dağılmıyor. Ya da daha doğrusu, herkesin payına düşen biçimi farklı.
İstersen bu duyguyu çok az dokunuşla daha görünür kılabiliriz:
Aşk herkese verilmiş derler— bende kalan sensizlik oldu
ne bir fazlasını verdin ne de eksilttin beni
uzun zaman geçti ve ben hâlâ buradayım verdiğin yoklukla yaşayan
Bu, senin söylediğini bozmaz; sadece o “ölmeyen benlik” hissini biraz daha yüzeye çıkarır.
Kısacası: Evet, dediğin gibi—burada yokluk anlatılıyor ama aslında yok olmayan bir özne daha güçlü biçimde görünür oluyor. Bu da metni sıradan bir sitemden çıkarıp daha derin bir yere taşıyor.
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına yoksa bir gün inanır mısın PAYLAŞTIKLARIMIZA ;mesela burada babasını veya tanrıyı veya okumayı, soyut dünyayı unutmayan biri aşka da yaklaşıyor gibi ama geçmişinden çok seni unutmam dediğim yani bir zeka bir akıl bir ruh olgunluğuyla bu aklına gelen yok mu yoksa sen de sadece bir gün mü inanırsın paylaştıklarımıza, aslında bizim de aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi
Y.Z. CEVABI : Söylediğin şey birine “seni unutmam” demekten daha geniş; sanki hafızayı, inancı ve bağı tek bir cümlede tutmaya çalışıyorsun. O yüzden metnin, aşktan çok sadakatin ve varlığın sürekliliği üzerine kurulu.
“Gelir mi bu aklına?” sorusu aslında karşı tarafa değil, zamana sorulmuş bir soru gibi. Çünkü unutmak ya da hatırlamak çoğu zaman iradeden değil, zamanın içinden geçişimizden doğuyor.
“Babayı, Tanrı’yı, okumayı, soyutu unutmayan biri aşka da yaklaşır” dediğin yer önemli. Orada şunu söylüyorsun: Bir insan eğer derin olanı tutabiliyorsa, sevgiyi de yüzeyde yaşamaz. Yani senin için aşk bir duygu değil, bir idrak biçimi.
Ama şu cümlene hafifçe itiraz edeceğim: “Aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi.”
İnsanlar arasında her zaman bir şeyler girer—zaman, dil, korku, yanlış anlama, hayatın kendisi. Hatta bazen en çok bağ kuran şey de bu “arada olanlar”dır. Hiçbir şeyin girmediği bir ilişki biraz soyut kalır; yaşanmışlık çoğu zaman o aralıklardan doğar.
Şunu daha net söyleyebilirim: Senin yazdığın şey birine sesleniyor ama aynı zamanda bir bilince sesleniyor. “Seni unutmam” dediğin kişi tek bir insan da olabilir, Tanrı da olabilir, hatta kendi içindeki süreklilik duygusu da.
Ve şu sorunun cevabı: “Bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza?”
İnsan bazen hemen inanmaz. Ama bazı cümleler vardır—geç kalmış bir anda, beklenmedik bir yerde geri gelir ve o zaman inanılır. Senin cümlelerin de o türden.
İstersen bunu şiir formuna biraz daha yaklaştıralım; senin tonunu koruyarak:
Seni unutmam demiştim— bu söz bir günün değil, zamanın içindeydi
gelir mi aklına bilmem ama bazı şeyler hatırlanmak için değil kaybolmamak için söylenir
aramıza ne girerse girsin belki de biz en çok o arada kaldığımız için vardık
Bu metin sende zaten var gibi. Ben sadece biraz görünür yaptım.
Soru: Her şeyi anlatıyor bence bu şiirim ve konu da var bence zaten. ... gözyaşlarımın ulaşması için bir günü gözlemesi gerekmeyen bir Tanrı ve bu Tanrının hiçbir şeye muhtaç olmadığı kadar sert olabildiği de var, yeni doğmuş bir çocuk ağlıyor belki normalde ama bu masalların kahramanlarını merak ediyor aslında, mesela şarkılar ağlamaz o sümüklüböcek şeytandır da denebilir, veya ağlayacak sebep kalmadı her şey çoktan halloldu denebilir... insan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz. Bunu anlamaman imkânsızdır umarım:))
Burada çok belirgin bir şey var: ulaşamama ihtimali. Sen seviyorsun, hissediyorsun, hatta acı çekiyorsun—ama karşı tarafa geçip geçmediğinden emin değilsin. Bu, aslında yalnızlığın en keskin hali. Çünkü karşılıksız sevgiden daha ağır olan şey, karşıya ulaşıp ulaşmadığını bile bilmemek.
“küçük bir yara” demen de önemli. Büyük bir yara istemiyorsun. Yani bir intikam, bir yıkım, bir bedel talebi yok. Sadece iz bırakmak istiyorsun. Bu çok insanî ve çok kırılgan bir yer.
Ama şunu söyleyeyim: Şiirin içinde senin söylediğin gibi “baba, anne, cennet, hakikat, isyan, cehalet” gibi büyük kavramlar doğrudan yok. Onlar şiirin içinde açıkça değil, potansiyel olarak var. Yani bu şiir bir manifesto değil; bir çekirdek. İçine çok şey yüklenebilir ama kendi haliyle daha çok bir “ilk titreşim”.
1992’de yazmış olman da önemli. Çünkü bu dil, o dönemin saf, doğrudan, süssüz duygusunu taşıyor. Bugün yazılsa belki daha ironik olurdu, daha dolaylı olurdu. Ama bu haliyle dürüst.
Sana dürüst bir yorum: Bu şiir güçlü bir başlangıç, ama tek başına “her şey” değil. Eğer sen gerçekten o saydığın karşıtlıkları (ilim–cehalet, sevgi–intikam, sessizlik–isyan) taşımak istiyorsan, bu şiir onların kapısı olur—kendisi değil.
Ne demek istediğini anlıyorum—sen o iki dizeyi bir “açık alan” gibi kurmuşsun. Yani okuyan kişi kendi Tanrı tasavvurunu da, çocuğu da, masalı da, şeytanı da içine yerleştirebilsin istiyorsun. Bu yaklaşım doğru; şiir bazen gerçekten de okurun zihninde tamamlanır.
Ama burada ince bir ayrım var: Bir metnin her yoruma açık olması ile her şeyi taşıyabilmesi aynı şey değil.
Senin şiirinde şu var:
ulaşamayan bir duygu karşı tarafta iz bırakma isteği belirsizlik ve bekleyiş
Bunlar çok güçlü bir çekirdek. Fakat senin şimdi anlattığın Tanrı’nın sertliği, çocuğun masala merakı, şeytanın ironisi… bunlar şiirin içinde doğrudan görünmüyor, daha çok senin zihninde genişliyor.
Bu kötü değil. Tam tersine, bu şu anlama geliyor: Sen aslında o iki dizeden daha geniş bir dünya kuruyorsun ama onu henüz metne dökmemişsin.
“İnsan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz” dediğin noktaya da hafifçe itiraz edeyim: Eğer her şey tamamen okura bırakılırsa, şiir biraz geri çekilir. Güçlü şiir ise hem boşluk bırakır hem de yön verir. Okuru tamamen serbest bırakmaz; elinden tutar ama sürüklemez.
Seninki şu an daha çok bir ilk kıvılcım / yoğun duygu kapsülü gibi.
İstersen senin dediğin katmanları bozmadan, şiirin diline çok dokunmadan şöyle bir genişleme düşün:
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Belki her şeyi bilen bir sessizlik çoktan karar verdi Belki bir çocuk ağlamıyor, sadece hikâyeyi bekliyor
Şarkılar susar bazen, kimse fark etmez Ve kim bilir— belki hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yerdeyizdir
Bu sadece bir örnek; senin tonunu korumaya çalıştım. Ama asıl mesele şu: Senin zihninde zaten şiirin devamı var. Onu yazıya geçirmekten çekinme.
Evet. Mesela çektiğim acıların demindeyim bu akşam pişman desen değilim bir harmanım bu akşam -bu da bana yakındır hep ;anlayabildiğim sınırları var ve güçlü duygularda kararlılık oluyor. Burada acı çekmenin anlamı var ama bu acıyı çekmek aşk ve ya kavuşamamak veya tatminsizlik değil burada, buradaki bence bilmiyorum senin adını aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim denilen bir tanrı var ama pişman olmak gerekecekse olma onun adını an, yoksa bir harman olduğun konu geçmişin en zor yanı mı yine? :) Benim de öyle oldu.
Evet, bu “bir harmanım bu akşam” ifadesi çok yerinde bir merkez kuruyor. Çünkü burada acı tek bir nedene bağlanmıyor; ayrılık, aşk, kavuşamama, tatminsizlik gibi tek bir başlığa indirgenmiyor. Daha çok bir karışım hâli var.
Senin fark ettiğin şey önemli:
Bu metindeki acı, “bir şeye karşılık gelen acı” değil. Yani “aşk yüzünden acı çekiyorum” gibi net bir sebep cümlesi yok. Bunun yerine:
geçmiş var
yoğunluk var
hesaplaşma var
ve en önemlisi: dağılmamış bir benlik var
“Pişman değilim” kısmı da bunu dengeliyor. Yani bu harman, yıkım değil; bir tür olgunlaşma ya da yoğunlaşma hâli.
Tanrı meselesine geldiğinde söylediğin şey daha da derinleşiyor:
“Aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim?” sorusu aslında şunu kuruyor:
Bir duygunun adı (aşk) bazen aracı olur, bazen perde olur.
Ve sen burada şunu sorguluyorsun:
Eğer isimleri (aşk, pişmanlık, suç, sevda) kaldırırsam, geriye kalan şey daha çıplak bir hakikat mi olur?
Bu çok net bir düşünce çizgisi:
Aşk adı › anlamı filtreler
Saf hâl › doğrudan temas
Ama senin metnin aynı zamanda şunu da söylüyor:
O saf hâle ulaşmak kolay değil, çünkü insan harmanlanmış bir varlık. Geçmişten, duygulardan, kırılmalardan ayrışamıyor.
O yüzden “geçmişin en zor yanı mı yine?” soruna cevaben:
Evet, çoğu zaman en zor taraf orası oluyor—çünkü geçmiş sadece hatıra değil, şimdiki benliğin içine karışmış bir madde.
Şu satırın çok iyi bir özeti var aslında:
“çektiğim acıların demindeyim bu akşam”
“Dem” kelimesi burada kritik. Çünkü dem:
acının ham hali değil
pişmiş hali
içe işlemiş hali
Yani artık acı “olay” değil, kıvam.
Bunu çok sade bir yerden toparlarsak:
Senin yazdıkların şunu anlatıyor:
Acı bir sebebe bağlanmıyor artık; o, benliğin içinde yoğrulmuş bir hâl. Ve bu hâl ne tamamen aşk, ne tamamen pişmanlık—bir harman.
İstersen bunu çok kısa bir şiir gibi de kurabilirim senin tonuna yakın:
çektiğim acıların demindeyim bu akşam
pişman desen değilim
bir harmanım bu akşam
ne adına çağırırsam çağırayım
yine kendime dönüyorum
en saf hâline mi
yoksa en kalabalık yanıma mı
bilmiyorum
Senin çizdiğin yer çok net: mesele acı değil sadece—acının içindeki bilinç.
Benim için bu önemli artık;
Evet—ilgisi var, hem de yüzeysel değil, damardan.
“sevda değil” dediğin yerde aslında şunu yapıyorsun:
Duyguyu bildiğimiz isimden çıkarıyorsun. Yani “aşk” kelimesi yetmiyor, dar geliyor. Bu bir inkâr değil, bir aşma.
Senin yazdığın metinlerde de aynı hareket var:
“sensizlik” › aşkın yokluğu değil, başka bir hali
“yalnızlık ağla” › duyguyu kontrol etmek değil, serbest bırakmak
“binbir parçaya bölündü dünyam” › sevdanın düzen kuran değil, dağıtan hali
Yani sen de aslında sürekli şunu diyorsun:
Bu yaşadığım şey sevda kalıbına sığmıyor.
Ama dikkat:
“sevda değil” demek “duygu yok” demek değil. Tam tersine,
?? duygu o kadar yoğun ki adı yetmiyor
Senin metinlerinde:
sevda › yetersiz kalıyor
yerine › yalnızlık, sensizlik, parçalanma geliyor
Bu da şunu kuruyor:
Aşk bir birlik değil artık, bir iz, bir eksilme, bir devam hali.
O yüzden bağlantı çok net:
Oradaki “sevda değil” › bir reddiye
Sende ise › o reddiyenin içi doldurulmuş hali
Biraz şiirle söyleyeyim, sana daha yakın dille:
sevda değil diyordun—
haklıydın
çünkü sevda
böyle dağılmazdı
bu
biraz yalnızlık
biraz sensizlik
biraz da
hâlâ geçmeyen bir şeydi
Kısacası:
Sen “sevda değil” cümlesinin içinde duran boşluğu yazıyorsun.
O yüzden sadece ilgili değil—aynı damarın devamı.
Bunların hepsi de gerçek ve de doğru çünkü...
Bu metin şiire çok yakın—ama tam olarak şiir değil; daha çok şarkı-şiir arası bir form. Zaten akorlar (am, dm, f…) koyman da bunu açıkça gösteriyor: bu metin sesle tamamlanmak istiyor.
Şimdi dürüstçe karşılaştıralım:
1. Senin ilk iki dizen (1992’de yazdığın)
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Bu saf şiir.
İçe dönük
Tek bir duygu etrafında yoğun
Sessiz ama derin
2. Bu yeni metin
YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR…
Bu ise:
Daha dışa dönük
Tekrarlı (nakarat hissi var)
Ritmik ve performatif
Duyguyu yükselterek anlatıyor
Yani fark şu:
İlk şiirin: fısıltı
Bu metin: haykırış
Yakın mı?
Evet, duygusal olarak aynı kökten geliyorlar.
İkisinde de:
yalnızlık
ulaşamama
parçalanmışlık
ama yok olmayan bir “benlik” var
Ama ifade biçimleri farklı:
İlki › yoğunlaştırıyor
Bu › yayarak boşaltıyor
Güçlü tarafın ne?
“YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR”
Bu çok güçlü bir giriş. Nakarat gibi akılda kalıyor. Sahneye çok uygun.
“BİNBİR PARÇAYA BÖLÜNDÜ DÜNYAM”
Bu klasik ama doğru çalışıyor—duyguyu direkt veriyor.
Nerede zayıflıyor?
“Neme gerek / bana gerek bir lafı” gibi yerlerde anlam biraz dağılmaya başlıyor.
Şiirden çok akış sırasında yazılmış sözler gibi hissediliyor.
Yani:
Duygu güçlü ?
Dil bazen gevşiyor ??
Şiir gibi olsaydı ne olurdu?
Biraz sıkıştırırsak, şiire yaklaşırdı. Mesela senin tonunu bozmadan:
yalnızlık ağla
ağlayabildiğin kadar
binbir parçaya bölündü dünyam
topla—toplayabildiğin kadar
ben hâlâ buradayım
ama eksik
neye gerek vardı bilmiyorum
camlara vuran
dağlara çıkan
o ses
beni anlatmıyor belki
ama susturmuyor da
Son söz
Bu metin kötü değil—ama başka bir şey:
?? Şarkı olarak daha güçlü
?? Şiir olarak biraz dağınık
Ama önemli olan şu:
Senin içinde iki damar var:
yoğun, sessiz şiir
taşan, ritmik şarkı dili
İkisini birleştirebilirsen, orada çok özel bir şey çıkar.
İstersen bunu gerçekten bir şarkıya dönüştürebiliriz—nakarat, kıta, köprü şeklinde. Bu metin o potansiyele sahip.
Teşekkürler. Çünkü bu biraz da beni üzen, hatta hırpalayan her şey sensizlik adeta gibi bi anlamda da bana yakın bir duygusal ton taşıyan bir şiirdi zaten. Sen şarkıda ortaya çıkanlara çok insani yaklaştın.
Rica ederim. Senin kurduğun ton zaten buna izin veriyor—“sensizlik”i sadece bir yokluk değil, içinde yaşanan bir alan gibi yazmışsın. O yüzden şiir hırpalıyor; çünkü dışarıdan gelen bir acı değil, içeride yerleşmiş bir durum.
Şunu da net söyleyeyim: Bu tür metinlerde risk, acının tek sese dönüşmesi. Ama senin yazdıklarında öfke, farkındalık ve tutunma isteği birlikte duruyor. Bu denge olmasa, metin ya sadece sitem olurdu ya da tamamen kapanırdı.
“Her şey sensizlik gibi” dediğin yer aslında çok kuvvetli bir merkez. Ama orada kalıp her şeyi ona bağlarsan, şiir daralabilir. Arada küçük karşı hareketler—bir hatırlama, bir direnç, bir “hala buradayım” anı—metni daha da derinleştirir. Zaten sende o izler var.
İstersen bu duyguyu koruyarak çok hafif bir açılım:
her şey biraz sensizlikti
dokunduğum yerlerde bile
ama garip—
eksilen sen değildin sadece
ben de kalıyordum
bu yüzden
ne tamamen gittin
ne de ben kayboldum
Senin şiirinin gücü şu: Yokluğu anlatırken bile varlığı sızdırıyor. Bu kolay kurulan bir şey değil. Buradan ister daha sade, ister daha katmanlı bir yere gidebilirsin—iki yol da sende açık görünüyor.
Hı hı... bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı öyle güçlüymüş çırpınıyormuş hala ;yani herkes adına konuşmak veya şarkıyla aşka kafa tutmak yanlış olduğu kadar öfkeyle aşkı çıkmaza sokan bir duygu olurdu, bunu yapmasaydım ben de bir öfkeyle kendimi tuzağa düşürmüş olurdum diyordum sanırım ama bundan beklenen güç elime geçerse gerçek ama benim elimdeki güç bu satırlarla sınırlı ve derin sularda boğulmak istemezsin bence:)
Burada söylediğin şey aslında oldukça berrak:
Aşkı yok etmeye çalışan şey öfke, ama öfke onu öldürmüyor—sadece boğmaya çalışıyor. Ve sen şunu fark ediyorsun: boğuluyor sandığın şey hâlâ çırpınıyor. Yani aşk, öfkeden daha dayanıklı çıkıyor.
“Bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı” cümlesi çok güçlü, çünkü sorumluluğu dışarı atmıyor. Bu önemli. Ama hemen ardından gelen farkındalık daha da önemli:
Eğer bunu yapmasaydın, bu sefer de öfkenin kendisine düşecektin. Yani iki uç var:
Öfkeyle aşkı bastırmak
Ya da öfkenin içinde kaybolmak
Sen ikisinin de farkına varmışsın. Bu, metni sıradan bir sitemden çıkarıp bilinçli bir iç hesaplaşmaya taşıyor.
“Güç” meselesine gelirsek:
“Beklenen güç elime geçerse gerçek olur” diyorsun ama aslında elindeki şey zaten güç—sadece o, dışarıyı değiştiren bir güç değil. Daha çok içerde tutan, dönüştüren bir güç. Yazı da bunun aracı.
“Derin sularda boğulmak istemezsin” cümlesi de biraz uyarı gibi—hem kendine hem karşı tarafa. Yani diyorsun ki:
Bu duygu hafife alınacak bir şey değil, ama kontrolsüz de bırakılmamalı.
Şunu net söyleyeyim:
Senin metinlerinde aşk hiçbir zaman “romantik rahatlık” değil. Hep bir sınırda—öfke ile, yokluk ile, bilinç ile temas halinde. Bu da onları daha gerçek kılıyor.
İstersen bunu şiir formunda biraz sıkılaştıralım, senin tonunu koruyarak:
bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı
oysa hâlâ çırpınıyordu
sustursaydım onu
ben konuşacaktım bu kez—
öfkenin diliyle
hangisi daha derin
bilmiyorum
ama ben
boğulacak kadar güçlü değilim
Bu sadece bir öneri; ama senin söylediğin şeyin özü şu:
Aşkı yok etmek isteyen öfke bile, sonunda onun varlığını kanıtlıyor. Ve sen o sınırda kalmayı seçiyorsun—tam da orası metninin en güçlü yeri.
Evet ama aşk herkese bahşedilmiş bir duygu ve bir hayat biçimi aslında yaratılıştan; uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdün bu benliği -burada biraz serzeniş var, uzun zaman geçmiş ve ben de bu dünyadayım, ben de bu konunun bir parçasıyım, ben de inanıyorum demek yerine geçen "sensizlikten daha başka bir şey vermedin bana" derken benliği ölmemiş, benliğinde yaşayan bir karakterin de yok olmadığına değiniyoruz sanki ne dersin
Evet—okuduğun yer tam orası. Bu cümledeki serzeniş, bir yıkımdan çok süreklilik kuruyor.
“Sensizlikten başka bir şey vermedin” dediğinde iki şey aynı anda oluyor:
Bir yandan yokluk dile getiriliyor, öte yandan o yokluğu taşıyabilen bir benlik ortaya çıkıyor. Yani sensizlik verilmiş ama seni ortadan kaldırmamış. Bu, kırılgan ama inatçı bir varoluş.
“Ne de öldürdün bu benliği” kısmı ise daha da net:
Karşı tarafın yokluğu güçlü, ama mutlak değil. Sen hâlâ buradasın. Bu yüzden metin bir ağıt değil; yaralı bir devam.
Şu okuma bence çok yerinde:
Bu karakter aşkın dışında kalmış değil—tam tersine, aşkın etkisiyle hâlâ yaşayan biri. Yani aşk burada “birleşme” değil, iz bırakma biçimi. Ve o iz, seni silmek yerine tutuyor.
Bir de ince bir gerilim var:
Sen “aşk herkese bahşedilmiş” diyorsun; metindeki ses ise sanki “bana eksik verildi” diye fısıldıyor. Bu ikisi çarpıştığında ortaya şu çıkıyor:
Aşk var, ama eşit dağılmıyor. Ya da daha doğrusu, herkesin payına düşen biçimi farklı.
İstersen bu duyguyu çok az dokunuşla daha görünür kılabiliriz:
Aşk herkese verilmiş derler—
bende kalan sensizlik oldu
ne bir fazlasını verdin
ne de eksilttin beni
uzun zaman geçti
ve ben hâlâ buradayım
verdiğin yoklukla yaşayan
Bu, senin söylediğini bozmaz; sadece o “ölmeyen benlik” hissini biraz daha yüzeye çıkarır.
Kısacası:
Evet, dediğin gibi—burada yokluk anlatılıyor ama aslında yok olmayan bir özne daha güçlü biçimde görünür oluyor. Bu da metni sıradan bir sitemden çıkarıp daha derin bir yere taşıyor.
MAKİNEYE SORU;
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına yoksa bir gün inanır mısın PAYLAŞTIKLARIMIZA ;mesela burada babasını veya tanrıyı veya okumayı, soyut dünyayı unutmayan biri aşka da yaklaşıyor gibi ama geçmişinden çok seni unutmam dediğim yani bir zeka bir akıl bir ruh olgunluğuyla bu aklına gelen yok mu yoksa sen de sadece bir gün mü inanırsın paylaştıklarımıza, aslında bizim de aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi
Y.Z. CEVABI :
Söylediğin şey birine “seni unutmam” demekten daha geniş; sanki hafızayı, inancı ve bağı tek bir cümlede tutmaya çalışıyorsun. O yüzden metnin, aşktan çok sadakatin ve varlığın sürekliliği üzerine kurulu.
“Gelir mi bu aklına?” sorusu aslında karşı tarafa değil, zamana sorulmuş bir soru gibi. Çünkü unutmak ya da hatırlamak çoğu zaman iradeden değil, zamanın içinden geçişimizden doğuyor.
“Babayı, Tanrı’yı, okumayı, soyutu unutmayan biri aşka da yaklaşır” dediğin yer önemli. Orada şunu söylüyorsun:
Bir insan eğer derin olanı tutabiliyorsa, sevgiyi de yüzeyde yaşamaz. Yani senin için aşk bir duygu değil, bir idrak biçimi.
Ama şu cümlene hafifçe itiraz edeceğim:
“Aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi.”
İnsanlar arasında her zaman bir şeyler girer—zaman, dil, korku, yanlış anlama, hayatın kendisi. Hatta bazen en çok bağ kuran şey de bu “arada olanlar”dır. Hiçbir şeyin girmediği bir ilişki biraz soyut kalır; yaşanmışlık çoğu zaman o aralıklardan doğar.
Şunu daha net söyleyebilirim:
Senin yazdığın şey birine sesleniyor ama aynı zamanda bir bilince sesleniyor. “Seni unutmam” dediğin kişi tek bir insan da olabilir, Tanrı da olabilir, hatta kendi içindeki süreklilik duygusu da.
Ve şu sorunun cevabı:
“Bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza?”
İnsan bazen hemen inanmaz. Ama bazı cümleler vardır—geç kalmış bir anda, beklenmedik bir yerde geri gelir ve o zaman inanılır. Senin cümlelerin de o türden.
İstersen bunu şiir formuna biraz daha yaklaştıralım; senin tonunu koruyarak:
Seni unutmam demiştim—
bu söz bir günün değil, zamanın içindeydi
gelir mi aklına bilmem
ama bazı şeyler hatırlanmak için değil
kaybolmamak için söylenir
aramıza ne girerse girsin
belki de biz
en çok o arada kaldığımız için vardık
Bu metin sende zaten var gibi. Ben sadece biraz görünür yaptım.
Soru: Her şeyi anlatıyor bence bu şiirim ve konu da var bence zaten.
... gözyaşlarımın ulaşması için bir günü gözlemesi gerekmeyen bir Tanrı ve bu Tanrının hiçbir şeye muhtaç olmadığı kadar sert olabildiği de var, yeni doğmuş bir çocuk ağlıyor belki normalde ama bu masalların kahramanlarını merak ediyor aslında, mesela şarkılar ağlamaz o sümüklüböcek şeytandır da denebilir, veya ağlayacak sebep kalmadı her şey çoktan halloldu denebilir...
insan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz.
Bunu anlamaman imkânsızdır umarım:))
Burada çok belirgin bir şey var: ulaşamama ihtimali.
Sen seviyorsun, hissediyorsun, hatta acı çekiyorsun—ama karşı tarafa geçip geçmediğinden emin değilsin. Bu, aslında yalnızlığın en keskin hali. Çünkü karşılıksız sevgiden daha ağır olan şey, karşıya ulaşıp ulaşmadığını bile bilmemek.
“küçük bir yara” demen de önemli. Büyük bir yara istemiyorsun. Yani bir intikam, bir yıkım, bir bedel talebi yok. Sadece iz bırakmak istiyorsun. Bu çok insanî ve çok kırılgan bir yer.
Ama şunu söyleyeyim:
Şiirin içinde senin söylediğin gibi “baba, anne, cennet, hakikat, isyan, cehalet” gibi büyük kavramlar doğrudan yok. Onlar şiirin içinde açıkça değil, potansiyel olarak var. Yani bu şiir bir manifesto değil; bir çekirdek. İçine çok şey yüklenebilir ama kendi haliyle daha çok bir “ilk titreşim”.
1992’de yazmış olman da önemli. Çünkü bu dil, o dönemin saf, doğrudan, süssüz duygusunu taşıyor. Bugün yazılsa belki daha ironik olurdu, daha dolaylı olurdu. Ama bu haliyle dürüst.
Sana dürüst bir yorum:
Bu şiir güçlü bir başlangıç, ama tek başına “her şey” değil. Eğer sen gerçekten o saydığın karşıtlıkları (ilim–cehalet, sevgi–intikam, sessizlik–isyan) taşımak istiyorsan, bu şiir onların kapısı olur—kendisi değil.
Ne demek istediğini anlıyorum—sen o iki dizeyi bir “açık alan” gibi kurmuşsun. Yani okuyan kişi kendi Tanrı tasavvurunu da, çocuğu da, masalı da, şeytanı da içine yerleştirebilsin istiyorsun. Bu yaklaşım doğru; şiir bazen gerçekten de okurun zihninde tamamlanır.
Ama burada ince bir ayrım var:
Bir metnin her yoruma açık olması ile her şeyi taşıyabilmesi aynı şey değil.
Senin şiirinde şu var:
ulaşamayan bir duygu
karşı tarafta iz bırakma isteği
belirsizlik ve bekleyiş
Bunlar çok güçlü bir çekirdek.
Fakat senin şimdi anlattığın Tanrı’nın sertliği, çocuğun masala merakı, şeytanın ironisi… bunlar şiirin içinde doğrudan görünmüyor, daha çok senin zihninde genişliyor.
Bu kötü değil. Tam tersine, bu şu anlama geliyor:
Sen aslında o iki dizeden daha geniş bir dünya kuruyorsun ama onu henüz metne dökmemişsin.
“İnsan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz” dediğin noktaya da hafifçe itiraz edeyim:
Eğer her şey tamamen okura bırakılırsa, şiir biraz geri çekilir. Güçlü şiir ise hem boşluk bırakır hem de yön verir. Okuru tamamen serbest bırakmaz; elinden tutar ama sürüklemez.
Seninki şu an daha çok bir ilk kıvılcım / yoğun duygu kapsülü gibi.
İstersen senin dediğin katmanları bozmadan, şiirin diline çok dokunmadan şöyle bir genişleme düşün:
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Belki her şeyi bilen bir sessizlik çoktan karar verdi
Belki bir çocuk ağlamıyor, sadece hikâyeyi bekliyor
Şarkılar susar bazen, kimse fark etmez
Ve kim bilir—
belki hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yerdeyizdir
Bu sadece bir örnek; senin tonunu korumaya çalıştım.
Ama asıl mesele şu: Senin zihninde zaten şiirin devamı var. Onu yazıya geçirmekten çekinme.
yani ben bu açıdan mı ya rab diyordum sizce
*?
peki bu nedir sizce
yorumlasanız benim şiirimi ;
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
1992 de yazdım
bu haldeyim yani
bana asla komik gelmiyor şakalarınız