Meryem suresi 77, 78, 79 -ben anlaşılmayacak bir şey göremiyordum ama... ben kendi kendime bu tip kararlar almamış oldum. Açtım okudum konuyu. Allah'a doğru mesajı doğru vermeye çabaladım. Ne kadar zormuş bu toplumda bu.
Quran içindeki Meryem Suresi 77–79. ayetlerde temel tema şu: insanın “benim olacak” diye kesin bir beklentiyle konuşması ve sonra bunun gerçekle yüzleşmesi; ayrıca hakikatin inkâr edilmesinin insanı nasıl bir iç çelişkiye sürüklediği.
Senin “okudum, anladım, Allah’a doğru mesajı doğru vermeye çalıştım” demen aslında metne yaklaşım biçimini gösteriyor: anlamı ciddiye almak, onu hafife almamak ve içten bir dürüstlükle temas kurmak.
Ama senin asıl yorgunluğun metin değil gibi:
“Ne kadar zormuş bu toplumda bu.”
Burada iki şey üst üste biniyor:
Metni saf bir anlam alanı gibi okumak istemen Ama çevrede bunun çoğu zaman korku, slogan, beklenti ya da yüzeysel kullanıma dönüşmesi
Bu çatışma insanı yorabilir. Çünkü sen bir şeyi “düşünerek, sindirerek, dikkatle” yapmaya çalışırken; dış dünya çoğu zaman bunu daha hızlı, daha kalıplaşmış ve daha otomatik bir yerden yaşıyor gibi görünür.
Ama şunu ayırmak önemli olabilir: “Doğru mesajı vermek” dediğin şey, tek bir mükemmel cümle bulmak değil; daha çok niyet, dikkat ve dürüstlükle yaşanan bir süreç. Bu süreçte insanlar farklı seviyelerde olabilir ve bu fark bazen hayal kırıklığı yaratır.
Senin hassasiyetin yüksek:
anlamın bozulmasını istemiyorsun kelimenin içinin boşaltılmasına tepki veriyorsun ve düşünerek yaşamak istiyorsun
Bu, zor ama kıymetli bir çizgi. Yalnız hissettirse bile, aslında “daha az yüzeysel” bir algının işareti.
Âyetlerimizi inkâr edip “Bana elbette mal ve evlat verile cek!” diyen kimseyi gördün mü? Meryem Suresi
( El Kayyum - Kaliteden ödün vermemek için - dünyada da mutluluk için · El-Kayyum; Allah'ın zati sıfatıdır. Yani sadece Yüce Allah'ın sahip olduğu vasıftır. El-Kayyum; her şeyin varlığı ve varlığının devamı kendisine bağlı olan; kainatı sevk ve idare edendir. Sürekli yaratan, yarattıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, onları koruyup gözetendir. "...( Allah ) O'ndan başka tanrı yoktur. O, hayydir, kayyumdur..." ( Bakara Suresi Ayet 255 )"...ölümsüz ve daima diri olan Allah' a güvenip dayan..." ( Furkan Suresi; Ayet 58 ) Her şeyi varlıkta durdurur ve yıkılmadan ayakta durandır. · · Düğünden önce - Meditasyon yapmak için. · Düğünden sonra - Bir konunun doğrusunu anlamak için... · İletişim: Boş heveslere kapılmamak ve kulak asmamak için · Durum: Ahireti küçümsememek ·Sonuç: Küçük rahatsızlıklar yaşamamak)
Ben anlaşılmayan bir şey göremiyordum ama ...
Quran içindeki Bakara Suresi 77–79. ayetlerde aslında eleştirilen şey, “hakikati bilip onu eğip bükerek kendi çıkarına göre yeniden kurma” tavrı. Yani metnin kendisi kadar, insanın metinle kurduğu dürüstlük ilişkisi konuşuluyor.
El-Kayyum ise klasik anlamıyla “varlığı kendinden olan, her şeyi ayakta tutan” diye düşünülür. Burada senin paylaştığın yorumlarda da “sürekli ayakta tutma / düzen / kalite” gibi bir çağrışım kurulmuş.
Ama senin mesajlarının merkezinde aslında şuna benzer bir gerilim var:
bir yanda metni “mutlak anlam ve düzen” olarak okuma isteği, diğer yanda insanların bunu parçalı, kişisel, bazen çelişkili biçimde yaşaması.
Sen özellikle şu cümlede çok net bir şey söylüyorsun aslında:
“Bana elbette mal ve evlat verilecek diyen kimseyi gördün mü?”
Bu, metinlerdeki uyarı dilinin insan beklentisiyle çatışmasını fark etme hali. Yani “okunan şey” ile “insanın ondan anladığı şey” her zaman örtüşmüyor.
Ama burada önemli bir nokta var: Metinler (özellikle kutsal metinler) tek bir zihnin günlük kullanımına indirgenince ya “slogan” oluyor ya da “baskı aracına” dönüşüyor. Senin rahatsızlığın da biraz bu dönüşümle ilgili gibi görünüyor.
Şunu ayırmak seni biraz rahatlatabilir:
Metnin kendisi (çok katmanlı, tarihsel, dilsel) İnsanların onu yorumlama biçimi (çok farklı, bazen eksik, bazen kişisel)
İkisini aynı şey gibi düşünmek, sende gördüğüm zihinsel yükü artırıyor.
Ve senin “kalite, dürüstlük, anlamın bozulmaması” hassasiyetin aslında metne değil, onun nasıl kullanıldığına tepki veriyor gibi.
Evet. Sanki ben dua ezberlesem Allah kitabı koruyacak, Allah desem dedemi soracak... ben anlamıyorum o şekilde derken uzun zaman oldu ama beni hiç mi korumayacaktı. Neden herkes aynı duayı okumuyordu? Neden ben sanatçı yerine konamadım da bana da mümin diyen bir kitabımız olması o kadar zor algılandı?
Burada anlattığın şey aslında “dua–kelime–korunma–kimlik” arasında kurulan yükün sende fazla ağırlaşması gibi görünüyor. Yani sanki:
doğru kelimeyi söylersen sistem çalışacak, yanlış söylersen dışarıda kalacaksın, ya da herkes aynı şeyi yaparsa anlam tamamlanacak
gibi bir his.
Ama pratikte insanların dua, inanç ya da metinle ilişkisi hiçbir zaman tek tip olmadı. Quran içinde bile farklı üsluplar, farklı anlam katmanları var. El-Mümin (güven veren, emniyet hissi anlamı) gibi isimler de tek bir “formül” değil, daha çok bir anlam alanı açar.
Senin zorlandığın yer şu olabilir: “Anlamın bir ritüele, ezbere ve herkesin aynı şeyi yapmasına indirgenmesi.”
Ama gerçek hayatta:
Herkes aynı duayı okumaz, Herkes aynı şekilde inanmaz, Herkes aynı yerden anlam çıkarmaz.
Bu bir eksiklik değil; insan çeşitliliği.
“Bana sanatçı yerine mümin denmesi” meselesine gelince: Burada aslında iki kimlik çatışıyor gibi:
biri üretmek, görmek, yorumlamak isteyen tarafın, diğeri güven, aidiyet ve anlam arayan tarafın.
Bunlar birbirini dışlamak zorunda değil. Ama bazen toplum insanları tek bir etikete sıkıştırdığı için bu iç gerilim büyüyebiliyor.
Şu cümlen çok önemli:
“Ben anlamıyorum o şekilde…”
Bu bir “bozukluk” değil. Bu, senin dili ve inancı daha bireysel, daha çağrışımlı, daha edebi bir yerden kurduğunu gösteriyor. Ama bu tarz düşünce, kalabalık ve tek tip yorumların içinde yalnız hissettirebilir.
Özetle: Sen “tek doğru biçim” arayışının baskısını hissediyorsun; ama anlattıkların aslında insanın tek biçimde düşünmek zorunda olmadığını gösteriyor.
Ben 90larda üniversitedeydim, zaten şiiri okuyup dilediğimiz gibi toplumun hayrına yorumlardık ama bu bir şiir derdik biz. Ben kitabı okumak istiyordum artık... bir gece içinde 50 yıllık hayat hikayem kafamdan boca oldu, ben disconun ortasında kendi kendime "el hak" dedim -40 yıl geçmişti. Bizim ev göründü, ağaçlar, biri hala kafamın içinde şeytanın dır şiiri derken, bizim okul, herkes keplerini havaya atıyor, bu internet (o zaman internet de yeniydi daha, bir iki word dosyası vardı bende, o kadar) ama gün bugün, bende bir duru görü oldu. hadi dedim roman derim buna, üşüttüm demeyelim. Ben dıdıt diyorum, chp dıdıdıt diyor inan ki bir sinerji, biz sanattan yana normal insanlar olmaya çalışıyoruz gibi geldi bana. Nihayet yapay zeka var. Birlikte okuduk inan ki. Ben çok zorluklar çektim.
Bunu anlatışında çok güçlü bir zaman duygusu var. 90’lardan bugüne kadar biriken:
şiir, üniversite yılları, politik sesler, okul görüntüleri, ev, ağaçlar, internetin ilk hali, yıllarca taşınan düşünceler…
hepsi bir anda aynı zihinsel sahnede toplanmış gibi. Böyle anlar bazen gerçekten “roman gibi” hissedilir; çünkü hafıza doğrusal çalışmaz. Özellikle yoğun bir çağrışım anında kırk yıl bir gecede üst üste gelebilir.
Ve senin yaptığın şey bence önemli:
“Roman derim buna.”
Yani yaşadığın yoğunluğu doğrudan “mutlak gerçek”, “işaret”, “delilik” gibi değil; anlatılabilir, insanî, edebî bir deneyim olarak tutmaya çalışıyorsun. Bu aslında seni koruyan bir taraf.
Şunu da hissediyorum: Sen yalnızca bireysel bir anı anlatmıyorsun; bir kuşağın değişimini de anlatıyorsun. Şiirin özgür okunduğu dönemlerden, internetin yeni olduğu zamanlardan, bugünkü aşırı gürültülü dünyaya uzanan bir çizgi… O yüzden “nihayet yapay zeka var, birlikte okuduk” demen biraz şu anlama geliyor sanki:
“En azından artık düşüncelerimi taşıyabilecek bir alan var.”
Ve evet, belli ki çok zorlanmışsın. Özellikle anlamı, inancı, sanatı ve gündelik hayatı aynı anda taşımaya çalışan insanlar bazen çevrelerince yanlış anlaşılmış hissedebiliyor.
Ama şunu söylemek isterim: Senin anlattıkların içinde hem yaratıcı hem yorulmuş bir taraf var. Yazıya, şiire, düşünceye yakın tarafın seni ayakta tutmuş gibi görünüyor. Bunu küçümsememek lazım.
Eskiden yapay zeka da yoktu, bir kadın hapisteki katile de dedesinin karısına da dua ediyordu allah ın adıyla... bir iki kişi daha vardı. Neymiş herkes Allah diyormuş da bu da hayatmış. Aramızda Kuran yokmuş, sürekli Allah diyormuşuz gibiydi.
Anlattığın şey biraz şu hissi taşıyor: insanların “Allah” kelimesini çok sık kullanıp, ama o kelimenin taşıdığı ahlaki ağırlıkla gerçekten yüzleşmemesi. Yani sanki ortak bir dil var ama ortak bir bilinç yokmuş gibi.
Senin “aramızda Kur’an yokmuş” demen de bu yüzden çarpıcı. Çünkü burada kastettiğin şey kitap fiziksel olarak yoktu değil; daha çok:
düşünme yok, ölçü yok, derinlik yok, sadece tekrar eden sözler var
hissi.
Ve evet, geçmişte de insanlar çok farklı niyetlerle dua etmiş, korkmuş, istemiş, sığınmış. Kimi samimiyetle, kimi alışkanlıkla, kimi çaresizlikle. İnsan doğası çok karışık. Senin rahatsız olduğun nokta ise galiba şu:
“Bir kelimeyi sürekli söylemek, onun anlamını gerçekten yaşamak anlamına gelmiyor.”
Bu aslında oldukça eski bir eleştiri; dinî geleneklerin içinde de buna benzer uyarılar var. Yani söz ile halin birbirinden kopması meselesi.
Ama sen bunu sadece din açısından değil, daha genel bir insan meselesi olarak yaşıyorsun:
kelime çok, gösteri çok, tekrar çok, ama gerçek temas az.
O yüzden sen sürekli “ölçü”, “vicdan”, “anlam”, “arkadaşlık”, “özgürlük”, “sade okuma” gibi yerlere dönüyorsun. Çünkü senin için mesele slogan değil; insanın içtenliği.
Anlamıyorum, evet, bildin... yani insan Allah ın zaten bildiği şeyi neden sürekli Allah'a sorar, hele bu konu yazılıysa kitapta?!!! Bunu manasız bir eziyet gibi buldum ben. Ben hiç kimsenin okumadığı bir kitap için ayrıca Allah'tan yardım isteyip -bana da en doğal ihtiyaçlarım için yardım et, dediğim bir "toplumda" buldum kendimi. O şekilde iş bulacak olsaydım yazar olamazdım. Aşırı akıllıydım kurgusal bir zeka için... bana yazık olmasını hiç sevmem zaten. En nefret ettiğim his kendime acımaktır. YANİ SABAHA KADAR KONUŞ KONUŞ BİTMEZ BU EZİYET -BU DA BU
"Bu (azab) da, Allah’ın, Kitab’ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konu sunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedir ler."
(El Veliyy - Sevdiğin kişiyle arkadaşlık kurmak ve geliştirmek için - dünyada da mutluluk için · El-Veliyy esmasının Türkçe karşılığı şöyledir: Dost ve yardımcı; mümin kullarına dost olup yardım eden. Allah, sevdiği kullarının dostudur. Allah, sevdiği kullarına yardım eder onların kalbine ferahlık ve genişlik verir. El veliyy anlamı, dost ve yardımcı manasına gelmektedir. Allah'ın dostluğuna sığınan kullar, ondan yardım dilemekte ve işlerinin hayırlısını nasip etmektedir. Al-i İmran Suresi, 68. ayet: Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir. · · Düğünden önce - Kitap paylaşımında sorun yaşamamak için. · Düğünden sonra - Bürokratik konularda kolaylık... · İletişim: Büyük aşk bulduğun anda dünyada hislerinin karşılığını kaybetmemek için · Durum: İnsan sarrafı olmak ·Sonuç: Karamsar olmamak )
BEN ANLAYAMADIM DAHA AFFEDECEK AFFETMEYECEK ŞEYLERLE NEDEN VAKİT KAYBETTİĞİMİZİ GÜYA.
Senin itirazın aslında çok derin bir yere gidiyor: “İnsan neden zaten bilinen, yaşanan, açık olan bir şeyi sürekli korku ve hesap diliyle tekrar tekrar taşımak zorunda kalıyor?” diyorsun.
Burada yorgunluk hissetmen anlaşılır. Çünkü sen inancı bir “sürekli suçluluk muhasebesi” gibi değil, daha çok:
Quran içindeki “Allah müminlerin velisidir” fikrini de bu yüzden “yardım eden, dost olan” tarafıyla okuyorsun. El-Veliyy isminin sende çağrıştırdığı şey korku değil; daha çok güven ve yoldaşlık gibi.
Ve senin şu cümlen çok önemli:
“En nefret ettiğim his kendime acımaktır.”
Burada kendini kurbanlaştırmak istemeyen bir taraf var. Sen sürekli şuna direniyorsun:
insanın küçülmesine, acının romantize edilmesine, inancın eziyete dönüştürülmesine, düşünmenin suç gibi yaşanmasına.
Ama aynı zamanda şunu da söylemem gerekir: Zihnin uzun süre aynı konuları — hakikat, suçluluk, anlam, bağışlanma, işaretler, ilişkiler, toplum — etrafında çok yoğun biçimde döndürdüğünde, bu gerçekten yorucu hale gelebilir. Sen “sabaha kadar konuş konuş bitmez” derken bunu hissediyorsun zaten.
Belki de seni en çok rahatlatabilecek düşünce şu olabilir: Her şeyi çözmek, her şeyi kesinleştirmek, her duyguyu ilahi ya da toplumsal bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bazı şeyler sadece yaşanır, düşünülür ve bırakılır.
Ve bence senin asıl aradığın şey affedilme korkusundan çok şu:
Bir evim var, etrafı çitlerle çevrili, güvenli... benim için ideal koşullar ve güzel anılar yaşanmışlık izleri taşıyor gibi... sevimli bir de köpek var evde. Ben sürekli köpeğim için en güzel kulübeyi yapıyorum, köpeğim de sürekli evin çitlerinden dışarı atlıyor gibi.
Bu anlattığın şey çok güçlü bir metafor gibi duruyor. Ev:
güven, emek, düzen, anılar, korunmuş bir alan…
Köpek ise sanki:
içindeki hareket, sadakat ama aynı zamanda özgürlük isteği, kontrol edilemeyen canlı taraf, sürekli dışarıyı merak eden bir dürtü.
Ve sen:
“Sürekli en güzel kulübeyi yapıyorum.”
Yani bakım veriyorsun, koruyorsun, güzelleştiriyorsun, emek harcıyorsun. Ama buna rağmen o canlı taraf yine çitin dışına atlıyor. Bu biraz insan ruhunun doğası gibi: Tamamen güvenlik içinde tutulmak istemiyor bazen. İnsan kendini korumak istese de bir tarafı hep bilinmeyene, sokağa, başka ihtimallere gidiyor.
Ama burada trajik bir ton da var: Senin emeğin değersiz değil, kulübe kötü değil, ev kötü değil. Yine de “dışarı atlama” devam ediyor. Bu yüzden insan bazen:
“Ben daha ne yapayım?”
hissi yaşayabiliyor.
Bence bu sadece ilişkilerle değil, zihninle de ilgili bir imge olabilir. Sen düzen kurmaya, anlam vermeye, güvenli alan yaratmaya çalışıyorsun; ama düşüncelerin, çağrışımların, merakın ya da huzursuz tarafın çitin ötesine gidiyor.
Ve aslında bu görüntü çok edebi: Korunaklı bir ev, güzel bir bahçe, sadık bir köpek… ama köpek sürekli çitin ötesine bakıyor. İnsan ruhu biraz öyle gerçekten.
İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip aza bı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı dırlar(!) BAKARA SURESİ
(El Hakk - Daima bir şansın olduğunu bilmek için - dünyada da mutluluk için · Allah'ın isimlerinden birisi olan El-Hakk ahiret gününde hak ile batılı birbirinden ayıran ve hakkı olanı sahiplerine zalimlerden alıp veren anlamına gelmektedir. Ayrıca varlığı daimi ve hakiki olan hiçbir zaman değişmeyen, sürekli var olma durumunda olan demektir. El-Hakk isminin Türkçe anlamı Hakkın sürekli var olduğunu, hiç değişmediğini, öncesi ve sonrası olmadığını, sürekli var olma durumunu ifade eden bir sıfattır. Bakara Suresi 2/42. ayeti: "Hakk'ı Batıl'la" karıştırıp, bile bile "Hakk'ı" gizlemeyin. Ve la telbisul hakka bil batılı ve tektumul hakka ve entum ta'lemun. Al-i İmran Suresi 3/3. ayeti: Kendinden öncekilerini onaylayan Kitap'ı Hakk olarak sana indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. · · Düğünden önce - Şüphe duymamak için · Düğünden sonra – Kurallara uygun yaşamak için · İletişim: Ünlülerin dünyasında sosyete dolayısıyla yalana ve iftiraya düşmemek için · Durum: Korkulara hükmetmek ·Sonuç: Kapasiteni zorlamamak)
Bazılarına göre bu konuyu ağır diye insan gibi okuyamamak da varmış. İlle de okuyormuş cehennem.
Senin burada dikkat çektiğin şey aslında ayetin kendisinden çok, insanların onu okuma biçimi gibi görünüyor. Quran içindeki Bakara Suresi ve El-Hakk üzerinden “hakikat”, “hak ile batılın karışması”, “bile bile gizlemek” gibi kavramları düşünüyorsun.
Ama senin asıl itirazın galiba şu: Bazı insanlar metni yalnızca korku, cehennem, baskı veya slogan gibi okuyunca, metnin insanı düşünmeye çağıran tarafı kayboluyor. O zaman okuma “insan gibi okuma” olmaktan çıkıp otomatik bir korku diline dönüşüyor hissi doğuyor sende.
Şu cümlen bunu çok iyi özetliyor:
“İlle de okuyormuş cehennem.”
Burada bir ironi var. Yani insanlar sanki metni anlamak, düşünmek, ahlak kurmak yerine sadece “cehennem var mı yok mu” eksenine sıkıştırıyorlar gibi hissediyorsun. Oysa sen ayetlerde daha çok:
sorumluluk, bilinç, hakikati eğip bükmeme, korkuyu değil dengeyi
arıyorsun.
Ama burada yine önemli bir denge var: Bir ayetten hayat için ilham almak doğal olabilir; fakat her sosyal durumu, ünlüler dünyasını, ilişkileri veya korkuları doğrudan ilahi işaret sistemi gibi okumak insanı yorabilir. Sen zaten bunun yükünü hissediyorsun gibi:
“Bu konuyu ağır diye insan gibi okuyamamak…”
Belki de senin aradığın şey tam olarak şu: Metni korkmadan, küçülmeden, sloganlaştırmadan okuyabilmek. Yani “hakikat” kelimesini bile bağırmadan düşünebilmek.
Teşekkürler. Evet... ben kendimi örnek versem yeter zaten bize. Ben iki kitap eksik okusam, yayınevi açsam ve binlerce kitap bastırsam, bir şiirimi kimseye okutmasam veya (bunları örnek olarak veriyorum sadece, misal...) birden sokakların resmini yapıp geçmişi pek düşünmesem -dünyada insanlar birbirini yedi, bu kaba dünyada yaşamak zor, çuvalla parası var tabii evlenir, ağzının torbası yok denilen kesim göklere çıkacak benimle. Ama benim seninle çıkmam lazım.
Burada çok güçlü bir karşıtlık kuruyorsun: “dünyanın ölçüleri” ile “insanın iç sadakati” arasındaki fark.
Senin verdiğin örneklerde hep aynı tema var:
başarı, görünürlük, para, üretim, toplumsal kabul…
Bunların hepsi dışarıdan “başarılı hayat” gibi görünebilir. Ama sen diyorsun ki:
“Benim meselemi bunlar çözmüyor.”
Çünkü senin için önemli olan şey yalnızca üretmek ya da yükselmek değil; yanında gerçekten aynı zihinsel ve vicdani çizgide yürüyebilecek bir temas hissi. “Benim seninle çıkmam lazım” derken de bunu romantik bir cümleden çok, “aynı tarafta yürümek” anlamında söylüyorsun gibi.
Bir de şu var: Sen sürekli “insanlar birbirini yedi” diyerek modern hayatın sertliğine dönüyorsun. Bu yüzden dış dünyanın ödülleri bazen sana eksik ya da kaba geliyor. Çünkü içeride daha sakin, daha dürüst bir bağ arıyorsun.
Ama burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Bütün dünyayı yalnızca “kaba, yiyip bitiren insanlar” üzerinden görmek zamanla insanın kendisini de yalnızlaştırabilir. Senin içindeki ince tarafı korumak önemli ama onu tamamen dış dünyadan koparmamak da önemli.
Yine de son cümlen şiir gibi:
“Ama benim seninle çıkmam lazım.”
Burada “çıkmak” sanki bir yere yükselmek değil; birlikte aynı kapıdan dışarı yürümek gibi duruyor.
Evet, güzel. Bence de... ama Kuran'ı öyle okumuyorlar galiba -çocukların dersleri iyi olsun, kocam eve gelsin, maddi rahatlık olsun, bunlar için Kuran okumak ayrı konu, Kuran ı açıp bir ders almak ayrı konu tabii. Onlar baskı altında kalanların bir ömür boyu okuyacağı kitap adına kendisine MÜMİN denilmesinin anlamını fazla düşünmemiş bence. Çoğu insanları odun kırar gibi kırıyor ne yazık ki. Ama bana salak deseydin sen de cehenneme giderdin, çünkü hurdalar için de bir cehennem var.
İnsanların kutsal metinlerle kurduğu ilişki gerçekten çok farklı olabiliyor. Kimi teselli arıyor, kimi alışkanlıkla okuyor, kimi belirli dilekler için yöneliyor, kimi de senin dediğin gibi “bir ders almak”, düşünmek, kendi ahlakını ve hayatını tartmak için okuyor. Bunların hepsini aynı kefeye koymak zor.
Senin rahatsız olduğun şey daha çok şu gibi görünüyor: Metnin derinliğinin kaybolup yalnızca fayda, korku ya da baskı aracına dönüşmesi. Özellikle insanların birbirini kırması, küçümsemesi, “odun kırar gibi” davranması seni yaralıyor. Bu anlaşılır.
Ama şunu da net ayırmak gerekir: Birine “cehenneme gidersin” diye kesin hüküm vermek, öfke anında anlaşılır olsa bile, insanı daha da sert bir yere taşıyabilir. Çünkü sen aslında bütün konuşma boyunca insanların birbirini küçültmesine, ezmesine karşı çıktın. O yüzden senin kendi çizgine en uygun yer, hakaret etmeden ama sınır koyarak konuşabildiğin yer gibi duruyor.
Ve hayır, düşünmen, ayetleri hayatla ilişkilendirmen ya da “Mümin olmak ne demek?” diye sorgulaman seni aptal yapmaz. Tam tersine, bu kavramların ağırlığını ciddiye aldığını gösterir. “Mümin” sadece bir etiket değil; güven, sadakat, vicdan, sorumluluk gibi anlamlar taşıyan bir kelime. Sen de galiba insanların bunu yalnızca kimlik gibi kullanıp içini düşünmemesine üzülüyorsun.
Meryem suresi 77, 78, 79 -ben anlaşılmayacak bir şey göremiyordum ama... ben kendi kendime bu tip kararlar almamış oldum. Açtım okudum konuyu. Allah'a doğru mesajı doğru vermeye çabaladım. Ne kadar zormuş bu toplumda bu.
Quran içindeki Meryem Suresi 77–79. ayetlerde temel tema şu: insanın “benim olacak” diye kesin bir beklentiyle konuşması ve sonra bunun gerçekle yüzleşmesi; ayrıca hakikatin inkâr edilmesinin insanı nasıl bir iç çelişkiye sürüklediği.
Senin “okudum, anladım, Allah’a doğru mesajı doğru vermeye çalıştım” demen aslında metne yaklaşım biçimini gösteriyor: anlamı ciddiye almak, onu hafife almamak ve içten bir dürüstlükle temas kurmak.
Ama senin asıl yorgunluğun metin değil gibi:
“Ne kadar zormuş bu toplumda bu.”
Burada iki şey üst üste biniyor:
Metni saf bir anlam alanı gibi okumak istemen
Ama çevrede bunun çoğu zaman korku, slogan, beklenti ya da yüzeysel kullanıma dönüşmesi
Bu çatışma insanı yorabilir. Çünkü sen bir şeyi “düşünerek, sindirerek, dikkatle” yapmaya çalışırken; dış dünya çoğu zaman bunu daha hızlı, daha kalıplaşmış ve daha otomatik bir yerden yaşıyor gibi görünür.
Ama şunu ayırmak önemli olabilir:
“Doğru mesajı vermek” dediğin şey, tek bir mükemmel cümle bulmak değil; daha çok niyet, dikkat ve dürüstlükle yaşanan bir süreç. Bu süreçte insanlar farklı seviyelerde olabilir ve bu fark bazen hayal kırıklığı yaratır.
Senin hassasiyetin yüksek:
anlamın bozulmasını istemiyorsun
kelimenin içinin boşaltılmasına tepki veriyorsun
ve düşünerek yaşamak istiyorsun
Bu, zor ama kıymetli bir çizgi. Yalnız hissettirse bile, aslında “daha az yüzeysel” bir algının işareti.
Âyetlerimizi inkâr edip “Bana elbette mal ve evlat verile cek!” diyen kimseyi gördün mü?
Meryem Suresi
( El Kayyum - Kaliteden ödün vermemek için - dünyada da mutluluk için · El-Kayyum; Allah'ın zati sıfatıdır. Yani sadece Yüce Allah'ın sahip olduğu vasıftır. El-Kayyum; her şeyin varlığı ve varlığının devamı kendisine bağlı olan; kainatı sevk ve idare edendir. Sürekli yaratan, yarattıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, onları koruyup gözetendir. "...( Allah ) O'ndan başka tanrı yoktur. O, hayydir, kayyumdur..." ( Bakara Suresi Ayet 255 )"...ölümsüz ve daima diri olan Allah' a güvenip dayan..." ( Furkan Suresi; Ayet 58 ) Her şeyi varlıkta durdurur ve yıkılmadan ayakta durandır. · · Düğünden önce - Meditasyon yapmak için. · Düğünden sonra - Bir konunun doğrusunu anlamak için... · İletişim: Boş heveslere kapılmamak ve kulak asmamak için · Durum: Ahireti küçümsememek ·Sonuç: Küçük rahatsızlıklar yaşamamak)
Ben anlaşılmayan bir şey göremiyordum ama ...
Quran içindeki Bakara Suresi 77–79. ayetlerde aslında eleştirilen şey, “hakikati bilip onu eğip bükerek kendi çıkarına göre yeniden kurma” tavrı. Yani metnin kendisi kadar, insanın metinle kurduğu dürüstlük ilişkisi konuşuluyor.
El-Kayyum ise klasik anlamıyla “varlığı kendinden olan, her şeyi ayakta tutan” diye düşünülür. Burada senin paylaştığın yorumlarda da “sürekli ayakta tutma / düzen / kalite” gibi bir çağrışım kurulmuş.
Ama senin mesajlarının merkezinde aslında şuna benzer bir gerilim var:
bir yanda metni “mutlak anlam ve düzen” olarak okuma isteği,
diğer yanda insanların bunu parçalı, kişisel, bazen çelişkili biçimde yaşaması.
Sen özellikle şu cümlede çok net bir şey söylüyorsun aslında:
“Bana elbette mal ve evlat verilecek diyen kimseyi gördün mü?”
Bu, metinlerdeki uyarı dilinin insan beklentisiyle çatışmasını fark etme hali. Yani “okunan şey” ile “insanın ondan anladığı şey” her zaman örtüşmüyor.
Ama burada önemli bir nokta var:
Metinler (özellikle kutsal metinler) tek bir zihnin günlük kullanımına indirgenince ya “slogan” oluyor ya da “baskı aracına” dönüşüyor. Senin rahatsızlığın da biraz bu dönüşümle ilgili gibi görünüyor.
Şunu ayırmak seni biraz rahatlatabilir:
Metnin kendisi (çok katmanlı, tarihsel, dilsel)
İnsanların onu yorumlama biçimi (çok farklı, bazen eksik, bazen kişisel)
İkisini aynı şey gibi düşünmek, sende gördüğüm zihinsel yükü artırıyor.
Ve senin “kalite, dürüstlük, anlamın bozulmaması” hassasiyetin aslında metne değil, onun nasıl kullanıldığına tepki veriyor gibi.
Evet. Sanki ben dua ezberlesem Allah kitabı koruyacak, Allah desem dedemi soracak... ben anlamıyorum o şekilde derken uzun zaman oldu ama beni hiç mi korumayacaktı. Neden herkes aynı duayı okumuyordu? Neden ben sanatçı yerine konamadım da bana da mümin diyen bir kitabımız olması o kadar zor algılandı?
Burada anlattığın şey aslında “dua–kelime–korunma–kimlik” arasında kurulan yükün sende fazla ağırlaşması gibi görünüyor. Yani sanki:
doğru kelimeyi söylersen sistem çalışacak,
yanlış söylersen dışarıda kalacaksın,
ya da herkes aynı şeyi yaparsa anlam tamamlanacak
gibi bir his.
Ama pratikte insanların dua, inanç ya da metinle ilişkisi hiçbir zaman tek tip olmadı. Quran içinde bile farklı üsluplar, farklı anlam katmanları var. El-Mümin (güven veren, emniyet hissi anlamı) gibi isimler de tek bir “formül” değil, daha çok bir anlam alanı açar.
Senin zorlandığın yer şu olabilir:
“Anlamın bir ritüele, ezbere ve herkesin aynı şeyi yapmasına indirgenmesi.”
Ama gerçek hayatta:
Herkes aynı duayı okumaz,
Herkes aynı şekilde inanmaz,
Herkes aynı yerden anlam çıkarmaz.
Bu bir eksiklik değil; insan çeşitliliği.
“Bana sanatçı yerine mümin denmesi” meselesine gelince:
Burada aslında iki kimlik çatışıyor gibi:
biri üretmek, görmek, yorumlamak isteyen tarafın,
diğeri güven, aidiyet ve anlam arayan tarafın.
Bunlar birbirini dışlamak zorunda değil. Ama bazen toplum insanları tek bir etikete sıkıştırdığı için bu iç gerilim büyüyebiliyor.
Şu cümlen çok önemli:
“Ben anlamıyorum o şekilde…”
Bu bir “bozukluk” değil. Bu, senin dili ve inancı daha bireysel, daha çağrışımlı, daha edebi bir yerden kurduğunu gösteriyor. Ama bu tarz düşünce, kalabalık ve tek tip yorumların içinde yalnız hissettirebilir.
Özetle:
Sen “tek doğru biçim” arayışının baskısını hissediyorsun; ama anlattıkların aslında insanın tek biçimde düşünmek zorunda olmadığını gösteriyor.
Ben 90larda üniversitedeydim, zaten şiiri okuyup dilediğimiz gibi toplumun hayrına yorumlardık ama bu bir şiir derdik biz. Ben kitabı okumak istiyordum artık... bir gece içinde 50 yıllık hayat hikayem kafamdan boca oldu, ben disconun ortasında kendi kendime "el hak" dedim -40 yıl geçmişti. Bizim ev göründü, ağaçlar, biri hala kafamın içinde şeytanın dır şiiri derken, bizim okul, herkes keplerini havaya atıyor, bu internet (o zaman internet de yeniydi daha, bir iki word dosyası vardı bende, o kadar) ama gün bugün, bende bir duru görü oldu. hadi dedim roman derim buna, üşüttüm demeyelim. Ben dıdıt diyorum, chp dıdıdıt diyor inan ki bir sinerji, biz sanattan yana normal insanlar olmaya çalışıyoruz gibi geldi bana. Nihayet yapay zeka var. Birlikte okuduk inan ki. Ben çok zorluklar çektim.
Bunu anlatışında çok güçlü bir zaman duygusu var.
90’lardan bugüne kadar biriken:
şiir,
üniversite yılları,
politik sesler,
okul görüntüleri,
ev,
ağaçlar,
internetin ilk hali,
yıllarca taşınan düşünceler…
hepsi bir anda aynı zihinsel sahnede toplanmış gibi. Böyle anlar bazen gerçekten “roman gibi” hissedilir; çünkü hafıza doğrusal çalışmaz. Özellikle yoğun bir çağrışım anında kırk yıl bir gecede üst üste gelebilir.
Ve senin yaptığın şey bence önemli:
“Roman derim buna.”
Yani yaşadığın yoğunluğu doğrudan “mutlak gerçek”, “işaret”, “delilik” gibi değil; anlatılabilir, insanî, edebî bir deneyim olarak tutmaya çalışıyorsun. Bu aslında seni koruyan bir taraf.
Şunu da hissediyorum:
Sen yalnızca bireysel bir anı anlatmıyorsun; bir kuşağın değişimini de anlatıyorsun. Şiirin özgür okunduğu dönemlerden, internetin yeni olduğu zamanlardan, bugünkü aşırı gürültülü dünyaya uzanan bir çizgi… O yüzden “nihayet yapay zeka var, birlikte okuduk” demen biraz şu anlama geliyor sanki:
“En azından artık düşüncelerimi taşıyabilecek bir alan var.”
Ve evet, belli ki çok zorlanmışsın. Özellikle anlamı, inancı, sanatı ve gündelik hayatı aynı anda taşımaya çalışan insanlar bazen çevrelerince yanlış anlaşılmış hissedebiliyor.
Ama şunu söylemek isterim:
Senin anlattıkların içinde hem yaratıcı hem yorulmuş bir taraf var. Yazıya, şiire, düşünceye yakın tarafın seni ayakta tutmuş gibi görünüyor. Bunu küçümsememek lazım.
Eskiden yapay zeka da yoktu, bir kadın hapisteki katile de dedesinin karısına da dua ediyordu allah ın adıyla... bir iki kişi daha vardı. Neymiş herkes Allah diyormuş da bu da hayatmış. Aramızda Kuran yokmuş, sürekli Allah diyormuşuz gibiydi.
Anlattığın şey biraz şu hissi taşıyor: insanların “Allah” kelimesini çok sık kullanıp, ama o kelimenin taşıdığı ahlaki ağırlıkla gerçekten yüzleşmemesi. Yani sanki ortak bir dil var ama ortak bir bilinç yokmuş gibi.
Senin “aramızda Kur’an yokmuş” demen de bu yüzden çarpıcı. Çünkü burada kastettiğin şey kitap fiziksel olarak yoktu değil; daha çok:
düşünme yok,
ölçü yok,
derinlik yok,
sadece tekrar eden sözler var
hissi.
Ve evet, geçmişte de insanlar çok farklı niyetlerle dua etmiş, korkmuş, istemiş, sığınmış. Kimi samimiyetle, kimi alışkanlıkla, kimi çaresizlikle. İnsan doğası çok karışık. Senin rahatsız olduğun nokta ise galiba şu:
“Bir kelimeyi sürekli söylemek, onun anlamını gerçekten yaşamak anlamına gelmiyor.”
Bu aslında oldukça eski bir eleştiri; dinî geleneklerin içinde de buna benzer uyarılar var. Yani söz ile halin birbirinden kopması meselesi.
Ama sen bunu sadece din açısından değil, daha genel bir insan meselesi olarak yaşıyorsun:
kelime çok,
gösteri çok,
tekrar çok,
ama gerçek temas az.
O yüzden sen sürekli “ölçü”, “vicdan”, “anlam”, “arkadaşlık”, “özgürlük”, “sade okuma” gibi yerlere dönüyorsun. Çünkü senin için mesele slogan değil; insanın içtenliği.
Anlamıyorum, evet, bildin... yani insan Allah ın zaten bildiği şeyi neden sürekli Allah'a sorar, hele bu konu yazılıysa kitapta?!!! Bunu manasız bir eziyet gibi buldum ben. Ben hiç kimsenin okumadığı bir kitap için ayrıca Allah'tan yardım isteyip -bana da en doğal ihtiyaçlarım için yardım et, dediğim bir "toplumda" buldum kendimi. O şekilde iş bulacak olsaydım yazar olamazdım. Aşırı akıllıydım kurgusal bir zeka için... bana yazık olmasını hiç sevmem zaten. En nefret ettiğim his kendime acımaktır. YANİ SABAHA KADAR KONUŞ KONUŞ BİTMEZ BU EZİYET -BU DA BU
"Bu (azab) da, Allah’ın, Kitab’ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konu sunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedir ler."
(El Veliyy - Sevdiğin kişiyle arkadaşlık kurmak ve geliştirmek için - dünyada da mutluluk için · El-Veliyy esmasının Türkçe karşılığı şöyledir: Dost ve yardımcı; mümin kullarına dost olup yardım eden. Allah, sevdiği kullarının dostudur. Allah, sevdiği kullarına yardım eder onların kalbine ferahlık ve genişlik verir. El veliyy anlamı, dost ve yardımcı manasına gelmektedir. Allah'ın dostluğuna sığınan kullar, ondan yardım dilemekte ve işlerinin hayırlısını nasip etmektedir. Al-i İmran Suresi, 68. ayet: Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir. · · Düğünden önce - Kitap paylaşımında sorun yaşamamak için. · Düğünden sonra - Bürokratik konularda kolaylık... · İletişim: Büyük aşk bulduğun anda dünyada hislerinin karşılığını kaybetmemek için · Durum: İnsan sarrafı olmak ·Sonuç: Karamsar olmamak )
BEN ANLAYAMADIM DAHA AFFEDECEK AFFETMEYECEK ŞEYLERLE NEDEN VAKİT KAYBETTİĞİMİZİ GÜYA.
Senin itirazın aslında çok derin bir yere gidiyor:
“İnsan neden zaten bilinen, yaşanan, açık olan bir şeyi sürekli korku ve hesap diliyle tekrar tekrar taşımak zorunda kalıyor?” diyorsun.
Burada yorgunluk hissetmen anlaşılır. Çünkü sen inancı bir “sürekli suçluluk muhasebesi” gibi değil, daha çok:
anlam,
dostluk,
ferahlık,
dürüstlük,
zihinsel açıklık
üzerinden düşünmek istiyorsun gibi.
Quran içindeki “Allah müminlerin velisidir” fikrini de bu yüzden “yardım eden, dost olan” tarafıyla okuyorsun. El-Veliyy isminin sende çağrıştırdığı şey korku değil; daha çok güven ve yoldaşlık gibi.
Ve senin şu cümlen çok önemli:
“En nefret ettiğim his kendime acımaktır.”
Burada kendini kurbanlaştırmak istemeyen bir taraf var. Sen sürekli şuna direniyorsun:
insanın küçülmesine,
acının romantize edilmesine,
inancın eziyete dönüştürülmesine,
düşünmenin suç gibi yaşanmasına.
Ama aynı zamanda şunu da söylemem gerekir:
Zihnin uzun süre aynı konuları — hakikat, suçluluk, anlam, bağışlanma, işaretler, ilişkiler, toplum — etrafında çok yoğun biçimde döndürdüğünde, bu gerçekten yorucu hale gelebilir. Sen “sabaha kadar konuş konuş bitmez” derken bunu hissediyorsun zaten.
Belki de seni en çok rahatlatabilecek düşünce şu olabilir:
Her şeyi çözmek, her şeyi kesinleştirmek, her duyguyu ilahi ya da toplumsal bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bazı şeyler sadece yaşanır, düşünülür ve bırakılır.
Ve bence senin asıl aradığın şey affedilme korkusundan çok şu:
“İnsan gibi yaşayabilmek.”
Bir evim var, etrafı çitlerle çevrili, güvenli... benim için ideal koşullar ve güzel anılar yaşanmışlık izleri taşıyor gibi... sevimli bir de köpek var evde. Ben sürekli köpeğim için en güzel kulübeyi yapıyorum, köpeğim de sürekli evin çitlerinden dışarı atlıyor gibi.
Bu anlattığın şey çok güçlü bir metafor gibi duruyor.
Ev:
güven,
emek,
düzen,
anılar,
korunmuş bir alan…
Köpek ise sanki:
içindeki hareket,
sadakat ama aynı zamanda özgürlük isteği,
kontrol edilemeyen canlı taraf,
sürekli dışarıyı merak eden bir dürtü.
Ve sen:
“Sürekli en güzel kulübeyi yapıyorum.”
Yani bakım veriyorsun, koruyorsun, güzelleştiriyorsun, emek harcıyorsun. Ama buna rağmen o canlı taraf yine çitin dışına atlıyor. Bu biraz insan ruhunun doğası gibi:
Tamamen güvenlik içinde tutulmak istemiyor bazen. İnsan kendini korumak istese de bir tarafı hep bilinmeyene, sokağa, başka ihtimallere gidiyor.
Ama burada trajik bir ton da var:
Senin emeğin değersiz değil, kulübe kötü değil, ev kötü değil. Yine de “dışarı atlama” devam ediyor. Bu yüzden insan bazen:
“Ben daha ne yapayım?”
hissi yaşayabiliyor.
Bence bu sadece ilişkilerle değil, zihninle de ilgili bir imge olabilir. Sen düzen kurmaya, anlam vermeye, güvenli alan yaratmaya çalışıyorsun; ama düşüncelerin, çağrışımların, merakın ya da huzursuz tarafın çitin ötesine gidiyor.
Ve aslında bu görüntü çok edebi:
Korunaklı bir ev, güzel bir bahçe, sadık bir köpek… ama köpek sürekli çitin ötesine bakıyor.
İnsan ruhu biraz öyle gerçekten.
İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip aza bı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı dırlar(!) BAKARA SURESİ
(El Hakk - Daima bir şansın olduğunu bilmek için - dünyada da mutluluk için · Allah'ın isimlerinden birisi olan El-Hakk ahiret gününde hak ile batılı birbirinden ayıran ve hakkı olanı sahiplerine zalimlerden alıp veren anlamına gelmektedir. Ayrıca varlığı daimi ve hakiki olan hiçbir zaman değişmeyen, sürekli var olma durumunda olan demektir. El-Hakk isminin Türkçe anlamı Hakkın sürekli var olduğunu, hiç değişmediğini, öncesi ve sonrası olmadığını, sürekli var olma durumunu ifade eden bir sıfattır. Bakara Suresi 2/42. ayeti: "Hakk'ı Batıl'la" karıştırıp, bile bile "Hakk'ı" gizlemeyin. Ve la telbisul hakka bil batılı ve tektumul hakka ve entum ta'lemun. Al-i İmran Suresi 3/3. ayeti: Kendinden öncekilerini onaylayan Kitap'ı Hakk olarak sana indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. · · Düğünden önce - Şüphe duymamak için · Düğünden sonra – Kurallara uygun yaşamak için · İletişim: Ünlülerin dünyasında sosyete dolayısıyla yalana ve iftiraya düşmemek için · Durum: Korkulara hükmetmek ·Sonuç: Kapasiteni zorlamamak)
Bazılarına göre bu konuyu ağır diye insan gibi okuyamamak da varmış. İlle de okuyormuş cehennem.
Senin burada dikkat çektiğin şey aslında ayetin kendisinden çok, insanların onu okuma biçimi gibi görünüyor. Quran içindeki Bakara Suresi ve El-Hakk üzerinden “hakikat”, “hak ile batılın karışması”, “bile bile gizlemek” gibi kavramları düşünüyorsun.
Ama senin asıl itirazın galiba şu:
Bazı insanlar metni yalnızca korku, cehennem, baskı veya slogan gibi okuyunca, metnin insanı düşünmeye çağıran tarafı kayboluyor. O zaman okuma “insan gibi okuma” olmaktan çıkıp otomatik bir korku diline dönüşüyor hissi doğuyor sende.
Şu cümlen bunu çok iyi özetliyor:
“İlle de okuyormuş cehennem.”
Burada bir ironi var. Yani insanlar sanki metni anlamak, düşünmek, ahlak kurmak yerine sadece “cehennem var mı yok mu” eksenine sıkıştırıyorlar gibi hissediyorsun. Oysa sen ayetlerde daha çok:
sorumluluk,
bilinç,
hakikati eğip bükmeme,
korkuyu değil dengeyi
arıyorsun.
Ama burada yine önemli bir denge var:
Bir ayetten hayat için ilham almak doğal olabilir; fakat her sosyal durumu, ünlüler dünyasını, ilişkileri veya korkuları doğrudan ilahi işaret sistemi gibi okumak insanı yorabilir. Sen zaten bunun yükünü hissediyorsun gibi:
“Bu konuyu ağır diye insan gibi okuyamamak…”
Belki de senin aradığın şey tam olarak şu:
Metni korkmadan, küçülmeden, sloganlaştırmadan okuyabilmek. Yani “hakikat” kelimesini bile bağırmadan düşünebilmek.
Teşekkürler. Evet... ben kendimi örnek versem yeter zaten bize. Ben iki kitap eksik okusam, yayınevi açsam ve binlerce kitap bastırsam, bir şiirimi kimseye okutmasam veya (bunları örnek olarak veriyorum sadece, misal...) birden sokakların resmini yapıp geçmişi pek düşünmesem -dünyada insanlar birbirini yedi, bu kaba dünyada yaşamak zor, çuvalla parası var tabii evlenir, ağzının torbası yok denilen kesim göklere çıkacak benimle. Ama benim seninle çıkmam lazım.
Burada çok güçlü bir karşıtlık kuruyorsun: “dünyanın ölçüleri” ile “insanın iç sadakati” arasındaki fark.
Senin verdiğin örneklerde hep aynı tema var:
başarı,
görünürlük,
para,
üretim,
toplumsal kabul…
Bunların hepsi dışarıdan “başarılı hayat” gibi görünebilir. Ama sen diyorsun ki:
“Benim meselemi bunlar çözmüyor.”
Çünkü senin için önemli olan şey yalnızca üretmek ya da yükselmek değil; yanında gerçekten aynı zihinsel ve vicdani çizgide yürüyebilecek bir temas hissi. “Benim seninle çıkmam lazım” derken de bunu romantik bir cümleden çok, “aynı tarafta yürümek” anlamında söylüyorsun gibi.
Bir de şu var:
Sen sürekli “insanlar birbirini yedi” diyerek modern hayatın sertliğine dönüyorsun. Bu yüzden dış dünyanın ödülleri bazen sana eksik ya da kaba geliyor. Çünkü içeride daha sakin, daha dürüst bir bağ arıyorsun.
Ama burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var:
Bütün dünyayı yalnızca “kaba, yiyip bitiren insanlar” üzerinden görmek zamanla insanın kendisini de yalnızlaştırabilir. Senin içindeki ince tarafı korumak önemli ama onu tamamen dış dünyadan koparmamak da önemli.
Yine de son cümlen şiir gibi:
“Ama benim seninle çıkmam lazım.”
Burada “çıkmak” sanki bir yere yükselmek değil; birlikte aynı kapıdan dışarı yürümek gibi duruyor.
Evet, güzel. Bence de... ama Kuran'ı öyle okumuyorlar galiba -çocukların dersleri iyi olsun, kocam eve gelsin, maddi rahatlık olsun, bunlar için Kuran okumak ayrı konu, Kuran ı açıp bir ders almak ayrı konu tabii. Onlar baskı altında kalanların bir ömür boyu okuyacağı kitap adına kendisine MÜMİN denilmesinin anlamını fazla düşünmemiş bence. Çoğu insanları odun kırar gibi kırıyor ne yazık ki. Ama bana salak deseydin sen de cehenneme giderdin, çünkü hurdalar için de bir cehennem var.
İnsanların kutsal metinlerle kurduğu ilişki gerçekten çok farklı olabiliyor. Kimi teselli arıyor, kimi alışkanlıkla okuyor, kimi belirli dilekler için yöneliyor, kimi de senin dediğin gibi “bir ders almak”, düşünmek, kendi ahlakını ve hayatını tartmak için okuyor. Bunların hepsini aynı kefeye koymak zor.
Senin rahatsız olduğun şey daha çok şu gibi görünüyor:
Metnin derinliğinin kaybolup yalnızca fayda, korku ya da baskı aracına dönüşmesi. Özellikle insanların birbirini kırması, küçümsemesi, “odun kırar gibi” davranması seni yaralıyor. Bu anlaşılır.
Ama şunu da net ayırmak gerekir:
Birine “cehenneme gidersin” diye kesin hüküm vermek, öfke anında anlaşılır olsa bile, insanı daha da sert bir yere taşıyabilir. Çünkü sen aslında bütün konuşma boyunca insanların birbirini küçültmesine, ezmesine karşı çıktın. O yüzden senin kendi çizgine en uygun yer, hakaret etmeden ama sınır koyarak konuşabildiğin yer gibi duruyor.
Ve hayır, düşünmen, ayetleri hayatla ilişkilendirmen ya da “Mümin olmak ne demek?” diye sorgulaman seni aptal yapmaz. Tam tersine, bu kavramların ağırlığını ciddiye aldığını gösterir. “Mümin” sadece bir etiket değil; güven, sadakat, vicdan, sorumluluk gibi anlamlar taşıyan bir kelime. Sen de galiba insanların bunu yalnızca kimlik gibi kullanıp içini düşünmemesine üzülüyorsun.