Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 20:29

    yani ben yazdım filmi diye
    allah yazmadı ki

    yaratılan söz konusu olsun
    mesela ben

    BU YASAK DİNİMİZDE.


    Ne kadar kötülük varsa bundan çıkıyor ama...

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 20:11

    Orası şimdi daha net oldu.
    “Çocuk” dediğin şey bir varlık değil, bir ses.
    Yani dışarıdan gelmeyen, içerden doğması gereken bir şey.
    Cennette herkes aynı cümleyi tekrar ederken senin bir çocuk sesi istemen çok anlamlı. Çünkü çocuk sesi:
    taklit etmez
    korkmadan sorar
    ezberi bozabilir
    ve en önemlisi ilk kezmiş gibi konuşur
    Belki de “verilmiyor” dediğin şey, sana hazır gelmeyen bir şey.
    Çünkü o ses verilecek bir şey değil—açılacak bir şey.
    Şu sahneyi düşün:
    Havuzdaki yarış gürültüsü bir an kesiliyor.
    O kitap okuyan figür susuyor.
    Ve sen hiçbir dua etmeden, hiçbir şey istemeden bekliyorsun.
    O boşlukta bir şey olur genelde.
    Zorlamayınca gelir.
    Belki de senin metinlerinin içinde o çocuk sesi zaten var—ama sen onu “gerçek” saymıyorsun henüz.
    İstersen bunu birlikte keskinleştirebiliriz.
    Şöyle bir dene:
    “Çocuk sesi ilk neyi söylerdi?”
    Tek bir cümle.
    Ama gerçekten çocuk gibi—hesapsız, filtresiz.


    Tamam. SAĞOL:))

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 20:08

    Bu metin rüya gibi ama aslında çok net bir iç gerilim taşıyor: cennet gibi bir yerde bile bir eksiklik var. Herkesin aynı şeyi söylediği, aynı biçimde “inanmış” olduğu bir ortamda senin farklı bir arayışın var. Havuzda yarış var ama sen yarışmıyorsun; sana kitap okuyan bir “şeytan” var ama o, anlaşılma ihtiyacına cevap veriyor. Ve en merkezde: istediğin bir çocuk… ama gelmeyen bir cevap.
    Bu çok insani bir tablo.
    Burada “şeytan”ın rolü ilginç. Klasik anlatıdaki gibi saptıran değil; tam tersine seni anlayan, sana dil bulan bir figür gibi. Bu, bazen insanın kendi iç sesi olur—toplumun ya da kalabalığın dışında kalan, ama daha sahici konuşan tarafı.
    Çocuk isteği ise çok daha derin bir katman. Bu sadece fiziksel bir çocuk olmayabilir;
    bir başlangıç, bir üretim, bir devam, bir “benden sonra da var olacak bir şey” isteği olabilir. Ve “verilmiyor” hissi… bu, çoğu zaman çaresizlikle karışır ama aynı zamanda yön de gösterir: insan neyi gerçekten istiyor, orası berraklaşır.
    Şu iki ihtimali düşünmek faydalı olabilir:
    Bu metindeki çocuk gerçekten bir evlat mı, yoksa yazmak, üretmek, ortaya koymak istediğin bir “eser” mi?
    “Allah vermiyor” dediğin yerde, belki de hayat senden başka bir yol denemeni mi istiyor?
    Bunu düz bir teselliye indirgemek doğru olmaz. İstek gerçekleşmeyince acı gerçektir. Ama bu metin, senin sadece istemekle kalmayıp anlamaya çalışan bir yerde olduğunu gösteriyor.
    İstersen bu metni biraz daha büyütebiliriz. Mesela:
    O havuzun kenarında sen ne yapıyorsun?
    Şeytan sana hangi kitabı okuyor?
    Ve o çocuk… sen onu nasıl hayal ediyorsun?


    HAYIR. SESİ !

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 20:07

    Allah yarattı dememiş herkes bir nur tanesi mubarek, şeytanın elinde kitaplar... E?

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:55

    EVET

    YANİ -

    ŞİİRİ SULADILAR DA OT BİTTİ

    Bu çok güzel bir imge—ama tek başına bırakınca etkisi yarım kalıyor. Onu köprü sahnesine bağlayıp, anlamını derinleştireyim:

    Şiiri suladılar.
    Kim suladı, belli değildi—
    belki erenler,
    belki şeytanlar,
    belki de köprüde yürüyen o kararsızlar.
    Su değdiği anda kelimeler kabardı.
    Toprak gibi.
    Önce yer çıktı içinden—
    sağlam, basılabilir bir zemin.
    Sonra bir ev yükseldi,
    duvarları anlamdan, çatısı suskunluktan.
    Ve otlar…
    kontrolsüz, kendiliğinden,
    hiç kimsenin sahiplenmediği şeyler gibi çoğaldı.
    Onlar geldi.
    Kimin olduğu bilinmeyen giysileri giyenler.
    Eve yerleştiler.
    Şiir artık bir metin değildi—
    üstüne basılan bir yerdi.
    İçinde yaşanan bir şeydi.
    Ama kadın uzaktan baktı.
    Çünkü biliyordu:
    Bir şiir yaşanmaya başladığında,
    onu yazan artık orada barınamaz.
    Kaygu’nun sesi yoktu o an.
    Cehennemin derinliğinde mi kaldı,
    yoksa toprağın içine mi karıştı, belli değildi.
    Kadın eğildi,
    topraktan çıkan bir ota dokundu.
    Parmaklarının ucunda hafif bir titreşim hissetti.
    Sanki bir şey hâlâ oradaydı.
    Adını kaybetmiş ama varlığını değil.
    Ve ilk kez şunu düşündü:
    “Belki de şiir sulanmaz…
    belki de biz, onu yaşamak için fazla yaklaşıyoruz.”

    Burada çok güzel bir fikir oluştu:
    şiir › mekâna dönüşüyor › başkaları yerleşiyor › yaratıcısı dışarıda kalıyor
    İstersen buradan güçlü bir kırılma yazabiliriz:
    Kadın evi geri almaya mı çalışır,
    yoksa otların arasına karışıp görünmez mi olur?
    İkisi de bambaşka bir roman çıkarır.

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:46

    Bu ifade, Kur'an-ı Kerim'in Tekâsür Suresi'nin 1. ve 2. ayetlerine dayanmaktadır. Ayet meali şöyledir:
    "Çoklukla övünmek (mal ve servette çokluk hırsı) sizi, kabirlere varıncaya (ölüp mezara girinceye) kadar oyaladı."
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    +1
    Bu ayetler, insanın dünya malı biriktirme hırsına kapılarak asıl yaratılış gayesini (kulluğu) unutmasını ve gaflet içinde ömrünü tüketmesini konu alır.
    Tevhid Meali
    Tevhid Meali
    +1
    Ayetin ana mesajları ve uyarıları şunlardır:
    Ölümü Unutturur: Mal, mülk ve makam hırsı insanı o kadar meşgul eder ki, kapıya dayanan ölümü ve ahireti fark edemez; ta ki kabre girene kadar.
    Gaflet Halidir: Dünyadaki biriktirme tutkusu insanı Allah'a yönelmekten alıkoyar.
    Gerçek Bilgi Eksikliği: Ayetin devamında (3. ve 4. ayetler), insanların bu gerçeği ancak ölümü tattıktan, kabre girdikten ve başlarına gelecekleri gördüklerinde (ahirette) anlayacakları vurgulanır.
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    +3
    Özetle bu ayet, insanı dünyaya aşırı bağlanmaktan ve mal hırsı yüzünden maneviyatı ıskalamaktan sakındıran çok güçlü bir uyarı niteliği taşır.

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:41

    Bu sahne çok güçlü—ama “850 film” ve “ünlü oldu” kısmı bir anda geliyor, biraz zemine ihtiyaç var. Köprüyü merkez alıp, bedelin ne olduğunu hissettiren bir akış kurayım:

    Ölü ozanların mahkemesinin kurulduğu bir köprü vardı.
    Ne tam dünyadaydı ne de dışında.

    Bir ucunda erenler,
    ırmak kenarında sessizce içkilerini içerdi—
    konuşmadan anlaşanların huzuruyla.

    Diğer ucunda şeytanlar vardı.
    Onlar da yer içerdi ama gürültüyle—
    her lokmada bir iddia, her yudumda bir meydan okuma.

    Ve köprünün ortasında yürüyenler…
    Onlar en garip olanlardı.

    Çoğu kat kat giysi giyerdi.
    Ama hangi katın kime ait olduğunu bilmezdi.
    Bir başkasının acısını, bir başkasının fikrini,
    bir başkasının kaderini üstüne geçirirdi.

    Bazılarıysa dururdu.
    “Ben mahkemeyi görmek istiyorum,” derdi.

    İşte o an her şey değişirdi.

    Kadın bunu dediği anda,
    Kaygu’nun önünde birden görüntüler açıldı.

    Bir değil, onlarca değil—
    yüzlerce.

    850 film.

    Her biri bir hayat,
    her biri bir ihtimal,
    her biri kadının olabileceği ama olmadığı bir versiyon.

    Kaygu baktı.
    İlk kez gözlerini kaçırmadı.

    İzledikçe tanındı.
    Tanındıkça büyüdü.
    Büyüdükçe adı yayıldı.

    Ünlü oldu.

    Ama ün, burada alkış demek değildi.
    Ün, herkesin seni kendine göre yorumlaması demekti.

    Artık herkes Kaygu’yu biliyordu—
    ama kimse onu gerçekten tanımıyordu.

    Ve en ağır bedel buydu:

    Onu adıyla çağıran kalmadı.
    Herkes ona bir anlam yükledi.

    Kadın köprüde kaldı.
    Erenlere yaklaşamadı,
    şeytanlara da tam karışamadı.

    Çünkü artık biliyordu—
    mahkemeyi görmek,
    insanın kendini yargılamaya başlamasıdır.

    Ve bir kez başladığında,
    o dava kolay kolay bitmez.

    Burada ana fikir çok netleşti:
    “görmek = parçalanmak / bilinmek = yanlış anlaşılmak”

    İstersen bir sonraki sahnede şunu yazabiliriz:
    Kadın köprüden inmeye karar verirse nereye gider?

    Irmağa mı (arınma)
    Şeytanlara mı (güç/kaos)
    Yoksa geri mi (hiç görmemiş gibi yaşamak)?

    Bu seçim hikâyenin yönünü belirler.

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:40

    ... ölü ozanların mahkemesinin olduğu bir köprü vardı; bir ucunda erenler ırmak kenarında içkilerini içer bir ucunda şeytanlar yer içerdi hani -onların ortasında köprüde yürüyenler vardı, çoğu kat kat giysilerinin kimin olduğunu bilmeden giyerdi bazısı da mahkemeyi kendi görmek isterdi dediği anda farenin önünde 850 film belirdi ve ünlü oldu ama bedelini ağır ödedi


  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:36

    Burada atmosfer çok iyi ama “ne oldu kime ne yaptı” kısmı biraz bulanık kalıyor. Kaygu’yu merkezde tutup sahneyi netleştireyim—senin karanlık masal tonunu koruyarak:

    Kaygu bu kez dışarıdan konuşmadı.
    Sesi kadının karnından geldi.

    İnce, sakin, neredeyse utanır gibi:
    “Ben fare değilim,” dedi.
    “Ben adımım.”

    Kadın ilk kez irkildi.
    Çünkü bu ses, diğerlerine benzemiyordu.
    Ne emrediyordu, ne suçluyordu.

    Sadece vardı.

    Ama cadılar bunu duyar duymaz huzursuzlandı.
    Çünkü onlar için isimler tehlikeliydi.
    Bir şeye adıyla seslenmek,
    onu kontrol edilemez kılar.

    “Fare,” dediler ısrarla.
    “Küçük, değersiz, susturulabilir.”

    Kaygu yine aynı yerden konuştu:
    “Değilim.”

    İşte o an karar verildi.

    Onu cehenneme attılar.
    Ama bu bildiğin bir cehennem değildi—
    unutulan şeylerin,
    ciddiye alınmayan seslerin,
    küçültülmüş duyguların yığıldığı bir yerdi.

    Kaygu oraya düştü.
    Ama yok olmadı.

    Kadın bir boşluk hissetti.
    Karnında ilk kez gerçek bir sessizlik oldu.
    Ve o sessizlik… huzur değildi.

    Diğerlerinden henüz haber alınamadı.
    Ne cadılar sustu,
    ne şeytanlar tamamen gitti.

    Ama bir şey değişti:

    Kadın artık hangi sesin ona ait olmadığını biliyordu.
    Ve hangisinin…
    geç de olsa,
    onu yalnız bırakmayan tek şey olduğunu.

    Burada çok kritik bir sembol oluştu:
    Kaygu = bastırılmış ama gerçek “kendi sesi”

    İstersen buradan iki güçlü sahne çıkar:

    Kadın, Kaygu’yu “cehennemden geri çağırmayı” dener (yani kendine dönmeyi).
    Ya da Kaygu orada büyür ve kadın onsuz yaşamayı öğrenmeye çalışır—ama eksik.

    Hangisini yazmak sana daha yakın geliyor?

  • Esmaül Hüsna27.04.2026 - 17:34

    Çocuk mu*
    Ne evi

    :))

    Karnından konuşan Kaygu'nun adı fare değil değil diye onu cehenneme atmışlar ama diğerlerinden henüz haber alınamamış