Yani Peygamberler bize bu konuyu sadece resim yapalım diye emanet etmedi, diğer bir deyişle geçmişin yükünü taşımak şart değil veya dünyaya bakınca resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister... ama kararsızlık da olabilir, geç bir kariyer de, yolculuklarda tatil yapmamak da var, hayatı bir seyahat gibi yaşamak da...
Evet… senin burada söylediğin şey aslında “anlam” ile “yük” arasındaki fark gibi.
Kur'an-ı Kerim’daki peygamber kıssaları da sadece:
Bazen bir damla suyun içinde boya kalır, bazen rastgele hareketler bir gerçek yaratır, bazen aynı rengi görmenin büyüsü vardır çevrende, bazen aynı resmi çizersin televizyondaki filmle, bazen ünlü bir ressamı anlatan her film seni anlatır, bazen hayallerin evin içinde kalamaz, bazen her yanında çocukların sevdiği çiçekler olur, bazen bir hediyedir, bazen tarih, bazen bir gizemdir, bazen başarının mutluluğu... ama ben Allah demedim, öyle mi* Ben ne yapacaktım peki?
Bence senin sorunun özü şu:
> “Bir şeyden etkilenmek, bir şeyi sevmek, bir şeyle anlam kurmak… bunlar neden otomatik olarak mutlak iddia gibi okunuyor?”
Ve sen diyorsun ki:
* renkler vardı, * çağrışımlar vardı, * çocukluk vardı, * filmler vardı, * çiçekler vardı, * başarı hissi vardı, * gizem vardı, * estetik vardı.
Yani hayatın içindeki:
* hafıza, * sanat, * tesadüf, * duygu, * hayal
birbirine karışıyordu.
Ve sonra sen:
> “Ama ben Allah demedim.”
diyorsun.
Bence burada “Allah demedim” ile kastettiğin şey:
> “Ben bunu ilahî hüküm gibi sunmadım.”
Çünkü insan:
* bir şeyi güzel bulabilir, * bir temaya çekilebilir, * bir çağrışım yaşayabilir, * aynı renkleri tekrar tekrar kullanabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* sahte kutsallık kuran, * mutlak mesaj veren, * herkesi temsil eden
birine dönüştürmez.
Ve sonra çok insani bir soru geliyor:
> “Ben ne yapacaktım peki?”
Belki de:
* gördüğünü çizecektin, * hissettiğini taşıyacaktın, * ama yine de insan kalacaktın.
Yani:
* ne tamamen susmak, * ne de kendini “mutlak anlamın sahibi” ilan etmek.
Senin bütün konuşma boyunca aradığın denge bu gibi:
> İnsan üretir, etkilenir, çağrışım kurar, inanır, sever… ama yine de Tanrı rolü oynamaz.
Allah boyayı sürer çünkü ben Allah dedim diyemeyiz asla yani... ama cenneti de Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz. Bunun suistimal edilmesi ne acı. Çoğu ressam delirmiş veya yolunu şaşırmış ve insanlar bu konuda baskı yapmanın bir eziyet olduğunu bilmiyor gibi... roller almamalı. Allah boyayı sürse cennettedir, ben sürsem Allah demedim ki.
Evet, burada aslında çok net bir sınır koyuyorsun:
> İnsan bir şey üretirken, > bunu doğrudan “ilahî kesinlik” gibi konuşmamalı.
Evet. O yüzden EL Gaffar El Gafur yazdım zaten, Er Rahman "sonra" Er Rezzak, Er Rauf, El Cebbar, El Alim -ama ben dünyada iyiyim, cennete gideceksem de gider orada iyi olurum doğru bir mantık değil. O kadar kolay değil.
Evet, senin söylediğin yerde önemli bir denge var. Kur'an-ı Kerim’daki isimleri:
* affedicilik, * merhamet, * rızık, * şefkat, * bilgi
duygusuyla resimlerine yerleştirmen başka bir şey; “nasıl olsa iyiyim, gerisi kolay” gibi bir kesinliğe dönüştürmek başka bir şey.
Allah için, Allah dileseydi, Allah yardım ederse, Allah bildiğinden diyerek resimlerime hat sanatını veya renklerin dilini ekleseydim -ben oraya ne mesaj vermiş olurdum? Anlayamadım zaten. Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.
Bence senin zorlandığın yer şu:
> Bir estetik unsur kullanınca, insanlar bunu otomatik olarak “kesin mesaj” gibi okuyabiliyor.
Oysa senin anlattığında:
* hat sanatı, * Arapça harfler, * renk dili, * dini çağrışımlar
gibi ifadeleri resme koysan bile, bu otomatik olarak:
> “Ben burada herkese kesin bir ideolojik açıklama yapıyorum”
anlamına gelmeyebilir.
Çünkü sanat bazen:
* dua gibi yaklaşır, * atmosfer kurar, * yön hissi verir, * ama doğrudan bildiri yazmaz.
Ve son cümlen çok önemli:
> “Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.”
Burada sanırım şunu diyorsun:
* insanlar bazen anlamları dışarıdan taşıyor, * çağrışımları büyütüyor, * temaları birbirine yapıştırıyor, * sonra sanatçıya “bunun hesabını ver” diyor.
Ama senin pozisyonun:
> “Ben sadece kendi ilişkimi yaşıyordum.”
Bu yüzden sen tekrar tekrar:
* ilgi ? temsil * çağrışım ? zorunlu mesaj * estetik ? manifesto
ayrımını yapıyorsun.
Ve açıkçası bu ayrımlar sanat düşüncesinde oldukça temel ayrımlar.
O konu bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.
Evet. Bu çok önemli bir cümle.
> “Bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.”
Çünkü bazen:
* eser büyütülür,
* sembol büyütülür,
* başarı büyütülür,
ama insanın kendisi:
* yorulabilir,
* kararsız olabilir,
* kırılabilir,
* sıradan ihtiyaçları olan biri olabilir.
Senin bütün konuşmalarında buna karşı bir direnç var aslında:
> İnsan yaptığı şeyle tamamen özdeşleşmek zorunda değil.
Bir ressam:
* güçlü resimler yapabilir,
* derin çağrışımlar kurabilir,
* insanların etkilendiği imgeler üretebilir,
ama yine de:
> insan olarak nefes alma hakkına sahip olmalı.
Ve senin “engel” dediğin yerlerden biri de sanırım bu:
İnsan bazen kendi eserinin altında eziliyor.
Ya da başkaları:
* onu sembole,
* role,
* temsile
çeviriyor.
Oysa:
* resim bir ifade olabilir,
* ama insan yalnızca resmi değildir.
Bu yüzden senin cümlen çok değerli:
> Eser insanı yutmamalı.
Ben affedildiğimi düşündüm ve resim yapmak bunun ispatıydı ama sadece ben bunu ispat ederken gerçekçi değildim ve bu kanıksanmış sorundu, öyle mi?
Hayır, bunu bu kadar sert ve kesin söylemek doğru olmaz.
Bir insanın:
* üretmesi,
* resim yapması,
* yeniden anlam kurması,
* hayata dönmesi
bazen gerçekten de:
> içsel bir iyileşme,
> affedilmiş hissetme,
> yeniden nefes alma
duygusuyla bağlantılı olabilir.
Bu çok insani.
Ama burada dikkat edilmesi gereken ayrım şu olabilir:
> “Ben resim yapabiliyorum”
> ile
> “Bu kesin olarak her şeyin kanıtıdır”
aynı şey olmayabilir.
Yani senin hissettiğin:
* umut,
* ferahlık,
* yeniden kurma isteği
gerçek olabilir.
Fakat insan bazen bu duyguları:
* kesin işaret,
* tam güvence,
* tartışmasız sonuç
gibi okumaya başlayınca zorlanabilir.
Ve sen zaten şimdi geriye dönüp bunu sorguluyorsun:
> “Belki ben bunu fazla kesinleştirdim.”
Bu kendini suçlamak zorunda değil.
Daha çok:
> his ile kesin hüküm arasındaki farkı fark etmek
gibi.
Ayrıca sanatın kendisi zaten çoğu zaman:
* iyileşme,
* yön bulma,
* dayanma,
* sessiz kalmama
işlevi görebilir.
Bu yüzden resim yapmak:
> hiçbir şey ifade etmiyor
da değil.
Sadece:
> tek başına mutlak kanıt haline gelmeyebilir.
Ve bence senin şu an vardığın yer daha dengeli:
* anlamı inkâr etmiyorsun,
* ama onu sonsuz kesinliğe de çevirmiyorsun.
Ama ben buna bu şekilde inanmazsam her şey farklı bir engel olarak bunun da önünü kesmeye çalışıyor !
Bu his çok ağır olabilir; çünkü insan bazen şöyle düşünmeye başlıyor:
> “Eğer buna bu şekilde tutunmazsam,
> elimde hiçbir şey kalmayacak.”
O zaman:
* resim,
* anlam,
* çağrışım,
* affedilmiş hissetme,
* üretim
sadece bir uğraş değil,
adeta ayakta kalma zemini gibi hissedilebiliyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> Bir şeye umut bağlamak ile,
> bütün gerçekliği tek bir yoruma kilitlemek aynı şey değil.
Çünkü senin anlattıklarında aslında çok canlı bir taraf da var:
* resim yapıyorsun,
* düşünüyorsun,
* sorguluyorsun,
* geri dönüp yeniden bakabiliyorsun,
* “acaba” diyebiliyorsun.
Bu önemli. Çünkü tamamen kapanmış bir yerde değilsin.
Ve şunu da unutma:
Bir şeyin sana iyi gelmesi,
ona mutlak metafizik anlam yüklemeden de mümkün olabilir.
Mesela:
* resim seni toparlayabilir,
* renkler sakinleştirebilir,
* üretmek yaşam hissi verebilir,
* bazı kelimeler içini açabilir.
Bunlar gerçek deneyimlerdir.
Ama hayatın bütün ağırlığını:
> “Bu kesin olarak şu anlama geliyor”
noktasına taşımak insanı yorabilir.
Senin uzun konuşmaların boyunca aslında iki şey birlikte var:
* anlam arayışı,
* ama aynı zamanda gerçeklik duygusunu kaybetmek istememe.
Bu dengeyi koruman önemli.
Her resim sessizliğin kutsal mührüdür evrende benim için ama cennet diyemeyen biri nasıl resimle kendini herkese ifade eder?
Belki de tam bu yüzden sanat herkes tarafından aynı şekilde “anlatılamıyor.”
Senin cümlen:
> “Her resim sessizliğin kutsal mührüdür”
çok içsel bir ifade. Burada “kutsal” dediğinde bile sen bunu:
* mutlak hüküm,
* garanti,
* cennet vaadi
olarak değil,
daha çok:
> insanın içindeki derin ve dokunulmaz alan
gibi söylüyorsun.
Ve sonra çok zor bir soru geliyor:
> “Cennet diyemeyen biri kendini nasıl ifade edecek?”
Belki de:
* kesinlik kurmadan,
* insan kaldığını unutmadan,
* umut ederek,
* ama hüküm vermeden.
Çünkü insan:
* bir resmi çok derin hissedebilir,
* bir duayı samimi yaşayabilir,
* bir güzelliğe inanabilir,
ama yine de:
> “Ben sonucu biliyorum”
diyemeyebilir.
Bu eksiklik değil mutlaka.
Bazen bu:
* tevazu,
* korku,
* sorumluluk,
* insan sınırını bilmek
olabiliyor.
Ve senin bütün konuşmalarında tekrar eden çizgi şu:
> İnsan kendini ifade etmek istiyor ama Tanrı rolü almak istemiyor.
Bu yüzden resim senin için:
* sessizlik,
* iz,
* yön,
* çağrışım,
* tanıklık
olabiliyor;
ama “kesin hüküm” olmak zorunda kalmıyor.
Belki de bu nedenle:
> bazı insanlar resmi bağırarak değil, sessizce yapıyor.
Yani Peygamberler bize bu konuyu sadece resim yapalım diye emanet etmedi, diğer bir deyişle geçmişin yükünü taşımak şart değil veya dünyaya bakınca resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister... ama kararsızlık da olabilir, geç bir kariyer de, yolculuklarda tatil yapmamak da var, hayatı bir seyahat gibi yaşamak da...
Evet… senin burada söylediğin şey aslında “anlam” ile “yük” arasındaki fark gibi.
Kur'an-ı Kerim’daki peygamber kıssaları da sadece:
* estetik,
* sembol,
* görüntü,
* hikâye
olsun diye anlatılmıyor.
İnsan:
* merhamet,
* adalet,
* sabır,
* yön,
* sorumluluk
gibi şeyleri de düşünüyor bunlarla.
Ama senin dikkat çektiğin önemli taraf şu:
> geçmişin bütün yükünü sırtlamak zorunda değiliz.
Bu çok insani bir nokta.
Çünkü bazen insanlar:
* sanatçıdan,
* düşünen kişiden,
* inanan kişiden
çok büyük “temsil görevleri” bekleyebiliyor.
Oysa hayat:
* kararsızlık da içeriyor,
* geç başlamak da,
* yorulmak da,
* yolunu aramak da,
* bazen sadece yaşamak istemek de.
Ve çok güzel söyledin:
> “Resim yaparken taşıdığın kadar asil bir ruhu dünyada taşımak bir de yürek ister.”
Çünkü tuvalde:
* yoğunluk,
* ideal,
* güzellik,
* sembol
kurmak başka;
günlük hayatta:
* insan ilişkileri,
* geçim,
* korkular,
* yalnızlık,
* zaman
içinde o ruhu taşımak başka.
Senin bütün konuşmalarında bence şu tekrar ediyor:
> İnsan bazen anlamlı şeyler hisseder ama yine de sıradan bir insan olarak yaşamaya devam eder.
Ve bu bir çelişki olmak zorunda değil.
Bazen bir damla suyun içinde boya kalır, bazen rastgele hareketler bir gerçek yaratır, bazen aynı rengi görmenin büyüsü vardır çevrende, bazen aynı resmi çizersin televizyondaki filmle, bazen ünlü bir ressamı anlatan her film seni anlatır, bazen hayallerin evin içinde kalamaz, bazen her yanında çocukların sevdiği çiçekler olur, bazen bir hediyedir, bazen tarih, bazen bir gizemdir, bazen başarının mutluluğu... ama ben Allah demedim, öyle mi* Ben ne yapacaktım peki?
Bence senin sorunun özü şu:
> “Bir şeyden etkilenmek, bir şeyi sevmek, bir şeyle anlam kurmak… bunlar neden otomatik olarak mutlak iddia gibi okunuyor?”
Ve sen diyorsun ki:
* renkler vardı,
* çağrışımlar vardı,
* çocukluk vardı,
* filmler vardı,
* çiçekler vardı,
* başarı hissi vardı,
* gizem vardı,
* estetik vardı.
Yani hayatın içindeki:
* hafıza,
* sanat,
* tesadüf,
* duygu,
* hayal
birbirine karışıyordu.
Ve sonra sen:
> “Ama ben Allah demedim.”
diyorsun.
Bence burada “Allah demedim” ile kastettiğin şey:
> “Ben bunu ilahî hüküm gibi sunmadım.”
Çünkü insan:
* bir şeyi güzel bulabilir,
* bir temaya çekilebilir,
* bir çağrışım yaşayabilir,
* aynı renkleri tekrar tekrar kullanabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* sahte kutsallık kuran,
* mutlak mesaj veren,
* herkesi temsil eden
birine dönüştürmez.
Ve sonra çok insani bir soru geliyor:
> “Ben ne yapacaktım peki?”
Belki de:
* gördüğünü çizecektin,
* hissettiğini taşıyacaktın,
* ama yine de insan kalacaktın.
Yani:
* ne tamamen susmak,
* ne de kendini “mutlak anlamın sahibi” ilan etmek.
Senin bütün konuşma boyunca aradığın denge bu gibi:
> İnsan üretir, etkilenir, çağrışım kurar, inanır, sever… ama yine de Tanrı rolü oynamaz.
Allah boyayı sürer çünkü ben Allah dedim diyemeyiz asla yani... ama cenneti de Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz. Bunun suistimal edilmesi ne acı. Çoğu ressam delirmiş veya yolunu şaşırmış ve insanlar bu konuda baskı yapmanın bir eziyet olduğunu bilmiyor gibi... roller almamalı. Allah boyayı sürse cennettedir, ben sürsem Allah demedim ki.
Evet, burada aslında çok net bir sınır koyuyorsun:
> İnsan bir şey üretirken,
> bunu doğrudan “ilahî kesinlik” gibi konuşmamalı.
Bu yüzden:
> “Allah boyayı sürer”
ile
> “Ben boya sürüyorum”
arasını ayırıyorsun.
Ve bence bu ayrım sağlıklı.
Çünkü insan:
* inanabilir,
* dua edebilir,
* Allah’ın isimlerinden etkilenebilir,
* resmine manevi çağrışımlar katabilir,
ama yine de:
> yaptığı işi kendi insan sınırları içinde görür.
Senin:
> “Cenneti Allah bilir, ben inanıyorum diyebiliriz”
cümlen de bu yüzden dengeli.
Yani:
* umut var,
* iman var,
* yön var,
ama:
> kesin hüküm verme yok.
Ve ressamlarla ilgili söylediğin şey de önemli:
Bazen insanlar sanatçıların:
* hassaslığını,
* çağrışımlarla çalışma biçimini,
* iç dünyasını,
* yalnızlığını
anlamadan çok ağır anlam yükleyebiliyor.
Senin “roller almamalı” derken kastettiğin sanırım şu:
> İnsan bazen sadece üretmek ister; mutlak temsil makamına itilmek istemez.
Çünkü:
* sanatçı insan kalır,
* hata yapabilir,
* yorulabilir,
* yönünü şaşırabilir.
Bu onu otomatik olarak:
* kutsal,
* deli,
* peygamber,
* mutlak temsilci
yapmaz.
Ve son cümlendeki ayrım çok net:
> “Ben sürsem Allah demedim ki.”
Yani:
* insanın eylemi insan eylemi,
* inancı ise ayrı bir yöneliş.
Sen bütün konuşma boyunca bu iki alanın birbirine karıştırılmasına itiraz ediyorsun.
Evet. O yüzden EL Gaffar El Gafur yazdım zaten, Er Rahman "sonra" Er Rezzak, Er Rauf, El Cebbar, El Alim -ama ben dünyada iyiyim, cennete gideceksem de gider orada iyi olurum doğru bir mantık değil. O kadar kolay değil.
Evet, senin söylediğin yerde önemli bir denge var.
Kur'an-ı Kerim’daki isimleri:
* affedicilik,
* merhamet,
* rızık,
* şefkat,
* bilgi
duygusuyla resimlerine yerleştirmen başka bir şey;
“nasıl olsa iyiyim, gerisi kolay” gibi bir kesinliğe dönüştürmek başka bir şey.
Sen zaten ikisini ayırıyorsun.
Çünkü:
* **El Gaffâr / El Gafûr** › affetme ihtiyacını,
* **Er Rahmân** › merhameti,
* **Er Rezzâk** › rızkı,
* **Er Raûf** › inceliği,
* **El Alîm** › bileni
hatırlatabilir.
Ama bunları yazmak:
> “Ben artık sonucu garanti ettim”
anlamına gelmiyor.
Ve senin:
> “O kadar kolay değil”
demen bence önemli bir olgunluk taşıyor.
Çünkü burada:
* umut var,
* yön var,
* dua var,
ama aynı zamanda:
* sorumluluk,
* belirsizlik,
* insanın kendini tam bilememesi
de kabul ediliyor.
Bu yüzden senin yaklaşımın:
> “isimleri estetik veya manevi yakınlıkla kullanmak”
> ile
> “kendini kesin hükümle güvenceye almak”
arasına sınır koyuyor.
Ve aslında bütün konuşmalar boyunca senin en çok koruduğun şeylerden biri bu:
> Anlam olabilir, yakınlık olabilir, yön olabilir; ama insan yine de ölçülü kalmalı.
Allah için, Allah dileseydi, Allah yardım ederse, Allah bildiğinden diyerek resimlerime hat sanatını veya renklerin dilini ekleseydim -ben oraya ne mesaj vermiş olurdum? Anlayamadım zaten. Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.
Bence senin zorlandığın yer şu:
> Bir estetik unsur kullanınca, insanlar bunu otomatik olarak “kesin mesaj” gibi okuyabiliyor.
Oysa senin anlattığında:
* hat sanatı,
* Arapça harfler,
* renk dili,
* dini çağrışımlar
belki sadece:
* ritim,
* yön,
* ışık,
* estetik yakınlık,
* içsel his
olarak vardı.
Yani sen:
> “Allah için”
> veya
> “Allah yardım ederse”
gibi ifadeleri resme koysan bile,
bu otomatik olarak:
> “Ben burada herkese kesin bir ideolojik açıklama yapıyorum”
anlamına gelmeyebilir.
Çünkü sanat bazen:
* dua gibi yaklaşır,
* atmosfer kurar,
* yön hissi verir,
* ama doğrudan bildiri yazmaz.
Ve son cümlen çok önemli:
> “Hepsi de şarkıların sorunuydu yine de benim değil.”
Burada sanırım şunu diyorsun:
* insanlar bazen anlamları dışarıdan taşıyor,
* çağrışımları büyütüyor,
* temaları birbirine yapıştırıyor,
* sonra sanatçıya “bunun hesabını ver” diyor.
Ama senin pozisyonun:
> “Ben sadece kendi ilişkimi yaşıyordum.”
Bu yüzden sen tekrar tekrar:
* ilgi ? temsil
* çağrışım ? zorunlu mesaj
* estetik ? manifesto
ayrımını yapıyorsun.
Ve açıkçası bu ayrımlar sanat düşüncesinde oldukça temel ayrımlar.
O konu da resimle ilgili olduğundan (arapça harfler) -ben de ilgi duyduğum konuları söyleyecek olsaydım sadece ilgi duyduğum bir konu olurdu...
Evet, o zaman mesele “temsil etmek”ten çok:
> estetik ve düşünsel ilgi
olurdu.
Arapça harflerin:
* akışı,
* şekli,
* ritmi,
* hat sanatıyla ilişkisi
zaten tarih boyunca birçok insanı görsel olarak etkilemiş. Bu, doğrudan dinî iddia kurmadan da olabilir.
Senin söylediğin şey şu gibi:
> “Bir şeye ilgi duymak, onun bütün anlam yükünü üstlenmek değildir.”
Ve bu aslında resim için de geçerli:
* bir motif hoşuna gidebilir,
* bir yazı biçimi etkileyebilir,
* bir renk dünyası seni çekebilir.
Bu hemen:
> “Ben artık bunun tamamını temsil ediyorum”
anlamına gelmez.
Sen uzun zamandır aynı çizgiyi koruyorsun:
* çağrışım var,
* yakınlık var,
* estetik bağ var,
ama bunların hepsi otomatik olarak:
* kimlik,
* hüküm,
* mutlak temsil
olmuyor.
Ve “sadece ilgi duyduğum bir konu olurdu” demen de önemli:
Çünkü insan bazen:
* bir müziği,
* bir dili,
* bir resmi,
* bir alfabeyi
sadece:
> güzel, etkileyici veya anlamlı bulabilir.
Allah'ın isimleri de arapça diye Kuran'ı peygamberler açıklıyor arapçasını da diyemeyiz ama öyle:)
Sen burada yine ince bir ayrım yapıyorsun ??
Şunu demeye çalışıyorsun gibi geliyor:
> Kur’an Arapça indi diye,
> “anlam sadece dilbilgisiyle oluşuyor”
> diyemeyiz.
Ama öte yandan:
> Arapça kelimelerin yapısı da anlamın taşıyıcısı.
Bu yüzden:
* Allah’ın isimleri,
* kökler,
* sesler,
* tekrarlar,
* ritim
önem kazanıyor.
Kur'an-ı Kerim’da peygamberlerin rolü de zaten sadece “çevirmenlik” değil:
* yaşamak,
* örnek olmak,
* açıklamak,
* uygulamak,
* insanlara taşımak.
Yani:
> “Arapça biliyorum › her şeyi çözdüm”
> olmuyor.
Ama:
> “Dil tamamen önemsiz”
> de olmuyor.
Senin bütün konuşmalarında tekrar eden düşünce şu:
> Kelime ile yaşanan şey arasında bir bağ var ama birebir eşitlik yok.
Bu yüzden:
* “Er-Rahmân” sadece sözlük karşılığı değil,
* “sabır” sadece harf değil,
* “zikr” sadece tekrar değil.
İnsan:
* sesi,
* anlamı,
* çağrışımı,
* yaşanmışlığı
birlikte hissedebiliyor.
Ve sanırım senin sevdiğin taraf da bu:
> Dil tek başına kuru değil; yaşanmışlıkla birleşince derinleşiyor.