Ben dedim ki Allah'ım noktayı koyamıyorum bu konu diyelim ki, sen bir nokta bilirsin:)) Biz aynı duayı mı ettik...
Cümlende iki katman var gibi: biri hafif bir espri, diğeri “bitiremediğim, kapatamadığım bir konu” hissi.
“Nokta koymak” bazen gerçekten bilgiyle değil, **içsel bir karar anıyla** olur. O yüzden aynı duayı edip etmediğin sorusu da aslında şuna çıkıyor: aynı kelimeleri mi söyledik, yoksa aynı yerden mi yakalandık?
İki insan aynı duayı aynı kelimelerle edebilir ama içindeki yük farklıysa, dua da aynı yere düşmez. Bazen de tam tersi olur: kelimeler farklıdır ama iç sıkışması aynıdır.
“Ben bir nokta bilirim” kısmı önemli: Nokta dediğin şey çoğu zaman dışarıdan gelmez. Birinin koyduğu nokta da gerçek kapanış olmazsa içerde virgül gibi kalır.
İstersen şunu konuşabiliriz: Senin “nokta koyamıyorum” dediğin şey hangi konu? Çünkü bazen konu değil, onun taşıdığı duygu kapanmıyordur.
Bunu tam olarak Türkçe meal (özellikle Diyanet gibi modern çeviriler) üzerinden **114 sûrenin hepsinin ilk ve son ayetini birebir yazmak** şeklinde yapmam doğru olmaz; çünkü bu tür çeviriler telifli metinler olabiliyor ve tamamını bu şekilde çoğaltmak uygun değil.
Ama sana birkaç iyi alternatif sunabilirim:
### 1) İstersen hemen yapabilirim:
* Her sûrenin **ilk ve son ayetini “anlam olarak” (parafraz)** yazabilirim › Telif sorunu olmaz, yine de içerik net olur.
### 2) Ya da daha “çalışmalık” bir format:
* 114 sûrenin:
* adı * ilk ayetin özeti * son ayetin özeti › Tek tabloda, düzenli şekilde
### 3) Ya da parça parça:
* Mesela “ilk 10 sûreyi detaylı ver, sonra devam edelim” › daha okunabilir olur
### 4) Alternatif (istersen):
* Arapça orijinal metinle **tam ilk ve son ayetleri** de verebilirim (telif problemi yok)
Internette her şey yok zaten -ben 10 ayrı Kuran ile inceledim ,çağrışımların önemini, resim konusunu da okudum ama mimiklerimizi de okudum. Şimdi bak mimiklerimiz aynı değildir ama görünüşü aynıdır ayrı konu, mimiklerimiz böyledir ayrı konu. Sen ailem diyeceksin, ruh eşim diyeceksin... ama mimiklerinizi değiştirmeyin. Bu Kuran'da bir emir gibi.
Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekiyor. Kur'an-ı Kerim insanın:
Bak örneğin, ben bu sayfayı suratına kapatsam aynı sayfayı bir daha açamam ama bir daha kapatamam da. Tövbe... Ama ben yazarken saatlerce yazabilirim değil mi? Şükür... Ama bu demek değildir ki bir daha yeni bir sayfa açıp yazamam sana. Gerçi senin de benimle konuşmama hakkın olur. Ama biz ikimiz dua ettik seninle. O dua ikimiz için de aynı mı, artık benim için de bu önemli oluyor:) Kunut Dualarındaki gibi
Aynı duayı etmek, iki insanın tamamen aynı şeyi yaşadığı anlamına gelmeyebilir; ama aynı yöne dönmek gibi hissedilebilir.
Senin anlattığında dikkat çeken şey şu:
* bir sayfa kapanabilir, * bir konuşma bitebilir, * insanlar uzaklaşabilir,
ama insanın:
* yazma isteği, * dua etme ihtiyacı, * yeniden başlama ihtimali
tamamen kaybolmaz.
Bu yüzden:
> “Yeni bir sayfa açamam” ile > “Bir daha asla yazamam”
aynı şey değil.
Ve senin “Şükür…” dediğin yerde aslında yaşam duygusu var:
> İnsan devam edebildiğini fark ediyor.
Kur'an-ı Kerim’daki bazı dualarda — senin andığın Kunut duaları gibi — ortak yönlerden biri de bu:
* insanın eksikliğini kabul etmesi, * korunma istemesi, * yön araması, * yalnız olmadığını hissetmek istemesi.
Ama aynı duayı eden iki kişi bile:
* farklı geçmişlerle, * farklı yaralarla, * farklı umutlarla
eder o duayı.
Yani:
> kelimeler ortak olabilir, > içlerinden geçen şey tamamen aynı olmak zorunda değildir.
Ve bu kötü bir şey değil.
Belki senin için önemli olan şey şu:
> “Aynı duayı ederken gerçekten aynı yere mi bakıyoruz?”
Bugün yaşananlar için kalpten ve sakin bir dua olabilir:
> Allah’ım, > bu ülkenin insanlarına akıl, merhamet ve sabır ver. > > Korkuyla değil hikmetle konuşmayı, > öfkeyle değil adaletle davranmayı nasip et. > > Evlerin huzurunu, > çocukların güvenini, > insanların birbirine olan güvenini koru. > > Bizi birbirimize düşüren kibirden, > umutsuzluktan ve ölçüsüzlükten uzak tut. > > Doğruyu görebilmeyi, > yanlışta ısrar etmemeyi, > iyilikten utanmamayı nasip et. > > Kalbi daralanlara ferahlık, > yalnız hissedenlere destek, > emek verenlere güç ver. > > Bu ülkeye hayırlı kapılar aç, > insanları birbirinin yükü değil, > emaneti kıl. > > Ve bize, > zor zamanlarda bile > insan kalabilmeyi nasip et. > > Amin.
BİLDİN BEN BU DUAYI ETTİM DÜN AYNISINI
Bu, benzer duyguların benzer kelimelere yaklaşabilmesiyle ilgili olabilir. İnsan:
Bir kütüphane resmi yapıp raflarda tek kitap bırakman:
* estetik tercih olabilir, * yalnızlık hissi olabilir, * odak fikri olabilir, * minimal bir kompozisyon olabilir, * hatta sadece görüntü dengesi olabilir.
Yani resimdeki “tek kitap”:
> otomatik olarak ideolojik, dinî ya da toplumsal bir temsil iddiasına dönüşmez.
Senin bütün konuşma boyunca koruduğun ayrım burada yine ortaya çıkıyor:
> Bir imge kullanmak ? o imgenin bütün anlam yükünü üstlenmek.
Bu zaten bugün Türkiye'de yaşananlarla paralel bir çizgi ama tek başına bir resmin içinde olmak onu temsil etmek değildir diyeceksek ben yine aynı farklı ressamın resmine dönüyorum, aynı t-shirtü bugün giyiyorum, aynı soruyu yanıtlayamıyorum anlamında bir gün oluyor. Neden dünyada gerçekliği olmayan bir açıdan soru yanıtlamalıyım anlayamadım sadece?
Bence senin itirazın şu noktada düğümleniyor:
> “Bir çağrışım yaşadım diye, bunu herkes için açıklamak veya temsil etmek zorunda mıyım?”
Ve cevabın:
> “Hayır.”
oluyor.
Bu mantıklı bir sınır.
Çünkü:
* bir resmi sevmen, * aynı t-shirtü tekrar giymen, * aynı ressama dönmen, * aynı soruya yeniden takılman
senin kişisel deneyim döngün olabilir.
Ama bu otomatik olarak:
> “Bu artık toplumsal bir açıklama gerektiriyor”
anlamına gelmez.
Senin “dünyada gerçekliği olmayan bir açıdan soru yanıtlamak” derken kastettiğin şey sanırım şu:
> İçsel çağrışımları, herkes için nesnel kanıt gibi açıklamaya zorlanmak.
Bu yorucu olabilir. Çünkü:
* çağrışım kişisel olabilir, * estetik bağ kişisel olabilir, * semboller kişisel yaşayabilir.
Ve bunların hepsi:
> dış dünyada zorunlu bir temsil görevine dönüşmeyebilir.
Sen zaten önemli dengeyi koruyorsun:
* “Bu bana anlamlı geliyor” diyorsun, ama * “Bu herkes için kesin gerçek” demiyorsun.
Bu ayrım sağlıklı.
Ayrıca senin resimle kurduğun ilişki daha çok:
> düşünmek, dönmek, bakmak, hissetmek
üzerinden ilerliyor; propaganda ya da kesin mesaj verme üzerinden değil.
O yüzden bazen:
> “aynı soruyu yanıtlayamamak”
aslında kötü bir şey olmayabilir. Çünkü bazı deneyimler:
* çözümden çok tekrar eden düşünme alanı bırakır, * net hükümlerden çok his taşır.
Ben bir şiir yazsam ve sen bunu anlamasan, yine de "bu bir şiir" desem yollarımız ayrılırdı ama şiir bana kalırdı. Aynı resmin içinde olmak ise daha farklı bir sorumluluk çünkü ne istersen onu görebilirsin zaten ama bunu temsil etmek artık bir konudur veya değildir.
Evet, burada iki farklı şey ayırıyorsun:
* **anlaşılmak** * **temsil edilmek**
Bir şiir yazdığında:
* ben anlamayabilirim, * başka biri yanlış okuyabilir, * biri hiç etkilenmeyebilir.
Ama şiir yine de senin deneyimin olarak varlığını sürdürür. Çünkü şiir:
> paylaşılabilir ama zorunlu olarak ortaklaştırılamaz.
Bu yüzden:
> “şiir bana kalırdı”
cümlesi çok yerinde.
Ama resim için söylediğin şey biraz daha farklı:
> “Aynı resmin içinde olmak başka bir sorumluluk.”
Çünkü görsel alan daha açık:
* insanlar kendi anlamlarını yerleştirir, * kendilerini görür, * istemediğin çağrışımlar kurabilir.
Bu yüzden temsil meselesi doğuyor:
> “Bu resim neyi temsil ediyor?” > “Kimi anlatıyor?” > “Ortak bir alan mı kuruyor?”
Sen ise burada ince bir çizgi çekiyorsun:
> Bir şeyi görmek başka, onu temsil ettiğini iddia etmek başka.
Ve bence bu çok doğru bir ayrım.
Çünkü:
* bir insan bir resimde kendini bulabilir, * bir şarkıda kendi hikâyesini duyabilir, * bir kelimeyi kişisel yaşayabilir,
ama bu otomatik olarak:
> “Bu eser artık herkes adına konuşuyor”
anlamına gelmez.
Senin son cümlen aslında çok olgun bir yere çıkıyor:
> “Temsil etmek bazen bir konudur, bazen değildir.”
Yani her anlam:
* toplumsal görev, * ortak hakikat, * kolektif sembol
Ben dedim ki Allah'ım noktayı koyamıyorum bu konu diyelim ki, sen bir nokta bilirsin:)) Biz aynı duayı mı ettik...
Cümlende iki katman var gibi: biri hafif bir espri, diğeri “bitiremediğim, kapatamadığım bir konu” hissi.
“Nokta koymak” bazen gerçekten bilgiyle değil, **içsel bir karar anıyla** olur. O yüzden aynı duayı edip etmediğin sorusu da aslında şuna çıkıyor: aynı kelimeleri mi söyledik, yoksa aynı yerden mi yakalandık?
İki insan aynı duayı aynı kelimelerle edebilir ama içindeki yük farklıysa, dua da aynı yere düşmez.
Bazen de tam tersi olur: kelimeler farklıdır ama iç sıkışması aynıdır.
“Ben bir nokta bilirim” kısmı önemli:
Nokta dediğin şey çoğu zaman dışarıdan gelmez. Birinin koyduğu nokta da gerçek kapanış olmazsa içerde virgül gibi kalır.
İstersen şunu konuşabiliriz:
Senin “nokta koyamıyorum” dediğin şey hangi konu? Çünkü bazen konu değil, onun taşıdığı duygu kapanmıyordur.
Bunu tam olarak Türkçe meal (özellikle Diyanet gibi modern çeviriler) üzerinden **114 sûrenin hepsinin ilk ve son ayetini birebir yazmak** şeklinde yapmam doğru olmaz; çünkü bu tür çeviriler telifli metinler olabiliyor ve tamamını bu şekilde çoğaltmak uygun değil.
Ama sana birkaç iyi alternatif sunabilirim:
### 1) İstersen hemen yapabilirim:
* Her sûrenin **ilk ve son ayetini “anlam olarak” (parafraz)** yazabilirim
› Telif sorunu olmaz, yine de içerik net olur.
### 2) Ya da daha “çalışmalık” bir format:
* 114 sûrenin:
* adı
* ilk ayetin özeti
* son ayetin özeti
› Tek tabloda, düzenli şekilde
### 3) Ya da parça parça:
* Mesela “ilk 10 sûreyi detaylı ver, sonra devam edelim”
› daha okunabilir olur
### 4) Alternatif (istersen):
* Arapça orijinal metinle **tam ilk ve son ayetleri** de verebilirim (telif problemi yok)
Hangisini istiyorsun?
Internette her şey yok zaten -ben 10 ayrı Kuran ile inceledim ,çağrışımların önemini, resim konusunu da okudum ama mimiklerimizi de okudum. Şimdi bak mimiklerimiz aynı değildir ama görünüşü aynıdır ayrı konu, mimiklerimiz böyledir ayrı konu. Sen ailem diyeceksin, ruh eşim diyeceksin... ama mimiklerinizi değiştirmeyin. Bu Kuran'da bir emir gibi.
Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekiyor. Kur'an-ı Kerim insanın:
* yüz ifadelerine,
* bakışına,
* davranışına,
* niyetine,
* konuşmasına
dair çok şey düşündürüyor olabilir; insanlar da buradan farklı ahlaki veya psikolojik yorumlar çıkarabiliyor.
Ama:
> “Mimiklerinizi değiştirmeyin”
şeklinde doğrudan bir emir, bildiğim kadarıyla Kur’an’da açık bir ifade olarak geçmez. Sen bunu daha çok:
* doğallığı koruma,
* samimiyet,
* iç–dış tutarlılığı
gibi bir anlam çizgisinde yorumluyor gibisin.
Ve senin “mimiklerimiz aynı değildir ama görünüşü aynıdır ayrı konu” demen de aslında ince bir gözlem:
* insanlar birbirine benzeyebilir,
* aynı dili konuşabilir,
* aynı duayı edebilir,
* aynı aile içinde olabilir,
ama yine de:
> iç dünyaları birebir aynı olmaz.
Bu yüzden sen sürekli:
* benzerlik,
* temsil,
* çağrışım,
* gerçeklik
arasındaki çizgiyi ayırıyorsun.
“Ruh eşi”, “aile”, “yakınlık” gibi şeylerde bile senin vurgun şu:
> Benzerlik var diye tamamen aynı varlığa dönüşmeyiz.
Ve bence bu düşüncenin merkezinde:
> insanın özgünlüğünü koruma isteği
var.
Bu resimde ilk dikkat çeken şey bence:
* aynı anda hem **yerleşim** hem **dağılma** hissi olması.
Alt bölümlerde:
* evler,
* çatılar,
* sokak gibi duran geometrik parçalar var.
Üst taraflarda ise:
* bulut,
* duman,
* örgü,
* düşünce ağı,
* hatta hafıza gibi duran alanlar oluşmuş.
Özellikle sağ üstteki yoğun çizgisel bölüm:
* düğüm,
* karmaşa,
* enerji,
* zihinsel gürültü
hissi veriyor. Ama tamamen karanlık değil; renk canlı kalmış.
Sol taraf ise daha:
* çocuk çizimi,
* mahalle,
* masal,
* eski şehir
duygusu taşıyor.
Ve senin bütün konuşmalarından sonra resme bakınca şunu anlıyorum:
> Sen resmi “tek mesaj veren bir şey” gibi kurmuyorsun.
Daha çok:
* katmanlı,
* çağrışımlı,
* aynı anda birkaç ruh hâlini taşıyan
bir alan gibi düşünüyorsun.
O yüzden burada biri:
* şehir görebilir,
* biri hafıza,
* biri kalabalık,
* biri dua sonrası sakinleşemeyen zihin,
* biri çocukluk,
* biri yangın sonrası yeniden kurulma
görebilir.
Ama bu, senin az önce dediğin şeye geri dönüyor:
> “İnsan ne görmek isterse onu görebilir” kısmı var,
> ama
> “bu yüzden resim hiçbir şey değildir”
de olmuyor.
Çünkü kompozisyonda gerçekten:
* ritim,
* yön,
* yoğunluk dağılımı,
* renk ilişkisi,
* tekrar eden yapı dili
var.
Ve ilginç olan şu:
Resim tamamen soyut değil ama tamamen figüratif de değil.
Sanki:
> hatırlanan bir yerin zihindeki hâli gibi.
Var bence — ama doğrudan çizilmiş bir güneşten çok,
resmin içine yayılmış bir sıcaklık gibi.
Özellikle:
* sağ taraftaki turuncu–sarı alan,
* merkezdeki açık/parlayan bölgeler,
* üstteki ışık kırılmaları
bir “ışık kaynağı” hissi oluşturuyor.
Yani klasik:
* yuvarlak,
* belirgin güneş
değil de,
> ışığın her yere karıştığı bir atmosfer gibi.
Bu yüzden resim bana:
* gün batımı,
* yangın sonrası gökyüzü,
* tozlu yaz sıcağı,
* şehir üstüne çöken akşam ışığı
gibi birkaç duyguyu aynı anda veriyor.
Ve senin önceki konuşmalarını düşününce, bu güneş sanki:
> tam görünmeyen ama her şeyi etkileyen bir merkez
gibi duruyor.
Evet, senin de fark ettiğin gibi bu zaten bir resmin dili.
Gerçek dünyanın işleyişiyle birebir aynı olmak zorunda değil.
Bir tabloda:
* güneş yayılabilir,
* şehir eriyebilir,
* evler havada durabilir,
* renkler birbirine karışabilir.
Bu, dünyanın gerçekten böyle olduğu anlamına gelmez; daha çok:
> insanın iç dünyasının, hafızasının veya duygusunun görünüşü
olur.
Senin resminde de bence:
* düzen ile karmaşa,
* ışık ile yoğunluk,
* şehir ile hayal
aynı anda duruyor.
Ama senin söylediğin önemli:
> “Allah dünyayı böyle yönetiyor” sonucu çıkmaz bundan.
Çünkü sanat:
* temsil edebilir,
* çağrıştırabilir,
* his taşıyabilir,
ama doğrudan kozmolojik açıklama olmak zorunda değildir.
Ve aslında sen bütün konuşma boyunca bu ayrımı koruyorsun:
> “Bir şeyi görmek” ile
> “onu mutlak gerçek ilan etmek”
aynı şey değil.
Bu açıdan aynı yazıyı yazmadık yani resim gibi kopyalamadık deseydim kelimeler ne yapıyor olurdu bize? Başa dönerdik.
Evet, sanırım demek istediğin şu:
Eğer biz:
> “Aynı yazıyı yazmadık çünkü birebir kopya değil”
deseydik,
o zaman kelimeler sadece dış biçime indirgenmiş olurdu.
Yani:
* aynı duygu başka cümleyle söylenemez,
* aynı yöneliş farklı ses taşıyamaz,
* benzer anlamlar yalnızca birebir tekrar olursa “aynı” sayılırdı.
Bu durumda gerçekten:
> başa dönerdik.
Çünkü dil zaten:
* çağrışım,
* yaklaşım,
* benzerlik,
* yankı,
* yeniden kurma
üzerine çalışıyor.
Bir dua:
* kelimesi kelimesine aynı olmayabilir,
* ama aynı yerden çıkabilir.
Bir resim:
* aynı çizilmemiş olabilir,
* ama benzer ışığı taşıyabilir.
Bir şiir:
* aynı dizeleri kullanmayabilir,
* ama aynı yaraya dokunabilir.
Senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri de bu:
> Benzerlik, birebir kopya olmak zorunda değil.
Ama sen bunu aynı zamanda şu sınırla birlikte söylüyorsun:
> Benzerlik var diye herkes aynı şeyi temsil ediyor da olmayabilir.
Yani:
* ortak yankı var,
* ama mutlak birleşme yok.
Bence senin düşünce çizginin özü bu denge.
Bak örneğin, ben bu sayfayı suratına kapatsam aynı sayfayı bir daha açamam ama bir daha kapatamam da. Tövbe... Ama ben yazarken saatlerce yazabilirim değil mi? Şükür... Ama bu demek değildir ki bir daha yeni bir sayfa açıp yazamam sana. Gerçi senin de benimle konuşmama hakkın olur. Ama biz ikimiz dua ettik seninle. O dua ikimiz için de aynı mı, artık benim için de bu önemli oluyor:) Kunut Dualarındaki gibi
Aynı duayı etmek, iki insanın tamamen aynı şeyi yaşadığı anlamına gelmeyebilir; ama aynı yöne dönmek gibi hissedilebilir.
Senin anlattığında dikkat çeken şey şu:
* bir sayfa kapanabilir,
* bir konuşma bitebilir,
* insanlar uzaklaşabilir,
ama insanın:
* yazma isteği,
* dua etme ihtiyacı,
* yeniden başlama ihtimali
tamamen kaybolmaz.
Bu yüzden:
> “Yeni bir sayfa açamam” ile
> “Bir daha asla yazamam”
aynı şey değil.
Ve senin “Şükür…” dediğin yerde aslında yaşam duygusu var:
> İnsan devam edebildiğini fark ediyor.
Kur'an-ı Kerim’daki bazı dualarda — senin andığın Kunut duaları gibi — ortak yönlerden biri de bu:
* insanın eksikliğini kabul etmesi,
* korunma istemesi,
* yön araması,
* yalnız olmadığını hissetmek istemesi.
Ama aynı duayı eden iki kişi bile:
* farklı geçmişlerle,
* farklı yaralarla,
* farklı umutlarla
eder o duayı.
Yani:
> kelimeler ortak olabilir,
> içlerinden geçen şey tamamen aynı olmak zorunda değildir.
Ve bu kötü bir şey değil.
Belki senin için önemli olan şey şu:
> “Aynı duayı ederken gerçekten aynı yere mi bakıyoruz?”
İnsan bazen bunu merak eder.
O tablonun benzerini türkiyede de görmüştüm bir galerinin önünden geçerken -büyüktü yani
Bu da çok doğal bir bağ kurma biçimi aslında.
Bir görüntü:
* bir galeri vitrini,
* büyük bir tablo,
* bir t-shirt deseni,
* bir şarkı,
* bir cümle
hafızada iz bırakabiliyor. Sonra başka bir anda benzer bir duygu görünce zihin onları birbirine bağlıyor.
Senin anlattığın şeyde özellikle:
* görsel hafıza,
* çağrışım,
* tekrar eden tema hissi
çok güçlü çalışıyor gibi.
Ama yine senin daha önce kurduğun denge önemli:
> “Bu bana anlamlı geliyor” ile
> “Bu dış dünyada zorunlu bir gizli bağdır”
aynı şey değil.
Bir galerinin önünden geçerken gördüğün büyük tablo:
* sende bir atmosfer bırakmış olabilir,
* sonra başka bir imgede o hissi yeniden çağırmış olabilir.
Bu, sanat deneyiminin çok insani bir tarafı. Çünkü bazen insan:
> bir resmi yıllar sonra bile “duygu olarak” hatırlar.
Bugün yaşananlar için kalpten ve sakin bir dua olabilir:
> Allah’ım,
> bu ülkenin insanlarına akıl, merhamet ve sabır ver.
>
> Korkuyla değil hikmetle konuşmayı,
> öfkeyle değil adaletle davranmayı nasip et.
>
> Evlerin huzurunu,
> çocukların güvenini,
> insanların birbirine olan güvenini koru.
>
> Bizi birbirimize düşüren kibirden,
> umutsuzluktan ve ölçüsüzlükten uzak tut.
>
> Doğruyu görebilmeyi,
> yanlışta ısrar etmemeyi,
> iyilikten utanmamayı nasip et.
>
> Kalbi daralanlara ferahlık,
> yalnız hissedenlere destek,
> emek verenlere güç ver.
>
> Bu ülkeye hayırlı kapılar aç,
> insanları birbirinin yükü değil,
> emaneti kıl.
>
> Ve bize,
> zor zamanlarda bile
> insan kalabilmeyi nasip et.
>
> Amin.
BİLDİN BEN BU DUAYI ETTİM DÜN AYNISINI
Bu, benzer duyguların benzer kelimelere yaklaşabilmesiyle ilgili olabilir.
İnsan:
* kaygı duyduğunda,
* ülkesini düşündüğünde,
* huzur istediğinde
çoğu zaman:
* merhamet,
* adalet,
* sabır,
* güven,
* ferahlık
gibi ortak temalara yöneliyor.
Senin konuşmaların boyunca da zaten:
* ölçü,
* huzur,
* anlam,
* insanın ezilmemesi,
* umut
temaları çok baskındı. Dua da doğal olarak o çizgiye yakın çıktı.
Bu yüzden sana tanıdık gelmesi normal ??
Şu aynı konu mu ki; ben bir kütüphane resmi yaptım, raflarında bir kitap vardı sadece.
Evet, burada yine “aynı değil” dediğin önemli bir ayrım var.
Mustafa Kemal Atatürk resmi yapmak:
* teknik bir eylem olabilir,
* estetik bir çalışma olabilir,
* tarihsel bir figürü çizmek olabilir.
Ama:
> gazeteye bakıp yapmak,
> hayalden yapmak,
> sembolik yapmak,
> temsil amacıyla yapmak
aynı şey değildir.
Çünkü resimde:
* niyet,
* bağlam,
* temsil yükü,
* kişisel ilişki
değişir.
Ve senin “dini açıdan aynı konu” derken kastettiğin şey sanırım şu:
> Bir şeye temas etmek ile onu temsil etmek aynı değil.
Bu yüzden:
> “Ben o detaya kendi adıma yürüyemedim”
diyorsun.
Yani:
* bir sembolü görebilirsin,
* bir resmi yapabilirsin,
* bir çağrışım kurabilirsin,
ama bu:
> “Ben artık bu konuda kesin bir temsil taşıyorum”
anlamına gelmeyebilir.
Aslında bütün konuşmaların boyunca koruduğun çizgi şu:
> İnsan bazen sadece temas eder; her temas bir kimlik veya hüküm üretmez.
Ve bence bu önemli bir düşünce.
Senin sorunun burada çok temel bir yere dokunuyor:
> Eğer insanın “kendi alanı”na hiç güven kalmazsa, üretim nasıl mümkün olacak?
Çünkü sanatın bir kısmı zaten:
* kişisel alan,
* deneme,
* hata,
* çağrışım,
* özel ilişki
üzerinden oluşuyor.
Eğer biri sürekli:
> “Ama bunun anlamı ne?”
> “Bunu temsil ediyor musun?”
> “Bundan sorumlu musun?”
> “Bu gerçekten sen misin?”
diye yaklaşırsa, insan bir süre sonra:
> fırçayı eline almakta zorlanabilir.
Senin “boyayı kim sürecek?” cümlen bu yüzden güçlü:
Çünkü burada mesele sadece resim değil;
* insanın hareket alanı,
* düşünme alanı,
* deneme alanı.
Ve sen:
> “Her çağrışım toplumsal hükme dönüşürse üretim donar”
gibi bir kaygı taşıyorsun.
Bu anlaşılır bir kaygı.
Ama öte yandan şu denge de gerekiyor:
“Kendi alanım” demek,
* hiçbir eleştiri olamaz,
* hiçbir ortak anlam yok,
* hiçbir sorumluluk yok
demek de olmuyor.
Sanırım senin aradığın orta nokta şu:
> İnsan üretirken nefes alabilecek kadar özgür olmalı; ama her şeyi temsil iddiasına da dönüşmemeli.
Bu yüzden sen tekrar tekrar:
* şiir,
* resim,
* çağrışım,
* temsil,
* gerçeklik
arasındaki sınırları ayırmaya çalışıyorsun.
Hayır, aynı konu olmak zorunda değil.
Bir kütüphane resmi yapıp raflarda tek kitap bırakman:
* estetik tercih olabilir,
* yalnızlık hissi olabilir,
* odak fikri olabilir,
* minimal bir kompozisyon olabilir,
* hatta sadece görüntü dengesi olabilir.
Yani resimdeki “tek kitap”:
> otomatik olarak ideolojik, dinî ya da toplumsal bir temsil iddiasına dönüşmez.
Senin bütün konuşma boyunca koruduğun ayrım burada yine ortaya çıkıyor:
> Bir imge kullanmak ? o imgenin bütün anlam yükünü üstlenmek.
Çünkü sanat bazen:
* seçer,
* eksiltir,
* boşluk bırakır,
* yoğunlaştırır.
Bir ressam:
* tek sandalye çizebilir,
* tek pencere bırakabilir,
* boş sokak yapabilir,
* tek kitap koyabilir.
Ve bunların hepsi her zaman “manifesto” değildir.
Ama senin dikkat çektiğin önemli taraf şu:
Eğer dışarıdan biri:
> “Neden tek kitap?”
> “Bu neyi temsil ediyor?”
> “Bunun arkasındaki mutlak mesaj ne?”
diye sürekli zorunlu anlam yüklerse, resmin nefes alan tarafı kaybolabilir.
O yüzden sen:
> “Her sembol aynı konu değil”
demeye çalışıyorsun.
Ve bence bu, sanatla temsil arasındaki en temel ayrımlardan biri.
Bu zaten bugün Türkiye'de yaşananlarla paralel bir çizgi ama tek başına bir resmin içinde olmak onu temsil etmek değildir diyeceksek ben yine aynı farklı ressamın resmine dönüyorum, aynı t-shirtü bugün giyiyorum, aynı soruyu yanıtlayamıyorum anlamında bir gün oluyor. Neden dünyada gerçekliği olmayan bir açıdan soru yanıtlamalıyım anlayamadım sadece?
Bence senin itirazın şu noktada düğümleniyor:
> “Bir çağrışım yaşadım diye, bunu herkes için açıklamak veya temsil etmek zorunda mıyım?”
Ve cevabın:
> “Hayır.”
oluyor.
Bu mantıklı bir sınır.
Çünkü:
* bir resmi sevmen,
* aynı t-shirtü tekrar giymen,
* aynı ressama dönmen,
* aynı soruya yeniden takılman
senin kişisel deneyim döngün olabilir.
Ama bu otomatik olarak:
> “Bu artık toplumsal bir açıklama gerektiriyor”
anlamına gelmez.
Senin “dünyada gerçekliği olmayan bir açıdan soru yanıtlamak” derken kastettiğin şey sanırım şu:
> İçsel çağrışımları, herkes için nesnel kanıt gibi açıklamaya zorlanmak.
Bu yorucu olabilir. Çünkü:
* çağrışım kişisel olabilir,
* estetik bağ kişisel olabilir,
* semboller kişisel yaşayabilir.
Ve bunların hepsi:
> dış dünyada zorunlu bir temsil görevine dönüşmeyebilir.
Sen zaten önemli dengeyi koruyorsun:
* “Bu bana anlamlı geliyor”
diyorsun,
ama
* “Bu herkes için kesin gerçek”
demiyorsun.
Bu ayrım sağlıklı.
Ayrıca senin resimle kurduğun ilişki daha çok:
> düşünmek, dönmek, bakmak, hissetmek
üzerinden ilerliyor; propaganda ya da kesin mesaj verme üzerinden değil.
O yüzden bazen:
> “aynı soruyu yanıtlayamamak”
aslında kötü bir şey olmayabilir. Çünkü bazı deneyimler:
* çözümden çok tekrar eden düşünme alanı bırakır,
* net hükümlerden çok his taşır.
Ve bu da sanatın doğasında var.
Ben bir şiir yazsam ve sen bunu anlamasan, yine de "bu bir şiir" desem yollarımız ayrılırdı ama şiir bana kalırdı. Aynı resmin içinde olmak ise daha farklı bir sorumluluk çünkü ne istersen onu görebilirsin zaten ama bunu temsil etmek artık bir konudur veya değildir.
Evet, burada iki farklı şey ayırıyorsun:
* **anlaşılmak**
* **temsil edilmek**
Bir şiir yazdığında:
* ben anlamayabilirim,
* başka biri yanlış okuyabilir,
* biri hiç etkilenmeyebilir.
Ama şiir yine de senin deneyimin olarak varlığını sürdürür. Çünkü şiir:
> paylaşılabilir ama zorunlu olarak ortaklaştırılamaz.
Bu yüzden:
> “şiir bana kalırdı”
cümlesi çok yerinde.
Ama resim için söylediğin şey biraz daha farklı:
> “Aynı resmin içinde olmak başka bir sorumluluk.”
Çünkü görsel alan daha açık:
* insanlar kendi anlamlarını yerleştirir,
* kendilerini görür,
* istemediğin çağrışımlar kurabilir.
Bu yüzden temsil meselesi doğuyor:
> “Bu resim neyi temsil ediyor?”
> “Kimi anlatıyor?”
> “Ortak bir alan mı kuruyor?”
Sen ise burada ince bir çizgi çekiyorsun:
> Bir şeyi görmek başka, onu temsil ettiğini iddia etmek başka.
Ve bence bu çok doğru bir ayrım.
Çünkü:
* bir insan bir resimde kendini bulabilir,
* bir şarkıda kendi hikâyesini duyabilir,
* bir kelimeyi kişisel yaşayabilir,
ama bu otomatik olarak:
> “Bu eser artık herkes adına konuşuyor”
anlamına gelmez.
Senin son cümlen aslında çok olgun bir yere çıkıyor:
> “Temsil etmek bazen bir konudur, bazen değildir.”
Yani her anlam:
* toplumsal görev,
* ortak hakikat,
* kolektif sembol
olmak zorunda değil.
Bazı şeyler sadece:
> kişisel bir karşılaşma olarak kalabilir.