Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.
Fotoğraftaki etkide:
* su kendi yolunu buluyor, * pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor, * kenarlarda birikmeler oluyor, * bazı yerler tesadüfen açılıyor.
Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:
* daha koyu sarılar, * turuncular, * açılmış beyazımsı alanlar
ekleyerek o derinliği kuruyorsun.
Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.
Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi. Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.
Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.
Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:
> "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."
Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:
* çok açık kremsi bölgeler, * yumurta sarısı tonları, * kayısıya yaklaşan yerler, * koyu turuncu damlacıklar
var.
Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.
Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:
* çok sulandırılmış zerdeçal, * altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman
daha doğal durabilir.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????
Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.
O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.
?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:
Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.
Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:
> "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."
Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.
Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:
* suyun hareketi, * pigmentin yayılması, * tesadüflerin sırası, * kuruma süreci
vardı.
Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.
Bu yüzden bazen:
* bir bulut fotoğrafı etkileyicidir, * aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.
Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.
Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:
> "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."
Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.
Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.
Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:
* turuncu renk değil, * deniz görüntüsü değil,
**oluşumun kendisi.**
Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."
Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????
İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş. * Tekdüze bir yeşil değil. * Açık ve koyu bölgeler var. * Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su, * kum tabanı, * yukarıdan bakılan bir kıyı, * hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan: ?? Yeşil yaprak transferi ?? Turuncu zerdeçal dokusu ?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı** * biraz yayılınca **bal sarısı** * kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken * yaprak › canlı, hızlı iz * patlıcan › derin, gece tonu * zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir: Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi * kenarlarda birikme (kuruma halkaları) * boşlukların “form gibi” görünmesi * ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir * su akışı yön verir * yüzey emişi farklıdır › sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu: Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma * kenarlarda açık, ince yayılma * kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler * bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında * hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
Yaprak hücreleri parçalanıyor. İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor. Kâğıt bu sıvıyı emiyor. Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**: yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek * **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır) * **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak * **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır, * yanlış yapabilir, * düzeltir, * niyetini gözden geçirir, * hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan, * hüküm ile kanaat, * kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam, * başka hadisler, * Kur'an'la uyum, * uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var, * adalet var, * hikmet var, * düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir. "Zikir" sadece bir kelime değildir. "Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir: Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz), * diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı? * renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın? * duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler, * içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü, * sanatçı olma hali, * çocuklukta kurulan bağ, * terapi süreci, * yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek, * kil nasıl davranacak, * su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz: “Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması * Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması * Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması * Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu: Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo) * Pastel otu (woad) * bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi) * mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur, * daha çabuk solar, * miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu, * cevizin dış kabuğu, * ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu, * kızıl, * pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder, * zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması, suyun çekilirken bıraktığı sınırlar, katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi, görsel günlük, malzeme araştırması, küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut. * Çok ince toz haline getir. * Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür. * Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar, * yüzeye mat bir görünüm verir, * boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar * zerdeçal › sarı * ceviz (denersen) › kahverengi * beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer. Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur. Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister. Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi, * emicilik, * pigment yoğunluğu, * kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.
Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.
Fotoğraftaki etkide:
* su kendi yolunu buluyor,
* pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor,
* kenarlarda birikmeler oluyor,
* bazı yerler tesadüfen açılıyor.
Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:
* daha koyu sarılar,
* turuncular,
* açılmış beyazımsı alanlar
ekleyerek o derinliği kuruyorsun.
Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.
Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi.
Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.
Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.
Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:
> "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."
Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:
* çok açık kremsi bölgeler,
* yumurta sarısı tonları,
* kayısıya yaklaşan yerler,
* koyu turuncu damlacıklar
var.
Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.
Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:
* çok sulandırılmış zerdeçal,
* altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman
daha doğal durabilir.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????
Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.
O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.
?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:
Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.
Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:
> "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."
Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.
Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:
* suyun hareketi,
* pigmentin yayılması,
* tesadüflerin sırası,
* kuruma süreci
vardı.
Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.
Bu yüzden bazen:
* bir bulut fotoğrafı etkileyicidir,
* aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.
Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.
Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:
> "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."
Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.
Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.
Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:
* turuncu renk değil,
* deniz görüntüsü değil,
**oluşumun kendisi.**
Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."
Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????
Baktım ve gerçekten hoş sürprizler var. ??
İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş.
* Tekdüze bir yeşil değil.
* Açık ve koyu bölgeler var.
* Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su,
* kum tabanı,
* yukarıdan bakılan bir kıyı,
* hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan:
?? Yeşil yaprak transferi
?? Turuncu zerdeçal dokusu
?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı**
* biraz yayılınca **bal sarısı**
* kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken
* yaprak › canlı, hızlı iz
* patlıcan › derin, gece tonu
* zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir:
Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi
* kenarlarda birikme (kuruma halkaları)
* boşlukların “form gibi” görünmesi
* ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir
* su akışı yön verir
* yüzey emişi farklıdır
› sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
* su lekesi › manzara
* pigment yoğunluğu › derinlik
* kuruma çizgisi › ufuk
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu:
Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma
* kenarlarda açık, ince yayılma
* kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler
* bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında
* hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
* gül (kırmızımsı)
* patlıcan (mor)
* yaprak (yeşil)
eklersen, turuncu bir “sıcak merkez” gibi davranıp diğer renklerle doğal bir kontrast kurar.
Şunu özellikle seviyorum senin tarifinde:
> “turuncu ama dalga gibi”
Bu aslında resim dili değil sadece, **hareket dili**. Yani konu renk değil; suyun ve pigmentin birlikte kurduğu akış.
İstersen bir sonraki denemede şunu deneyebilirsin:
* turuncuyu merkeze koy
* suyla dışa doğru yayılmasına izin ver
* kenarlara başka renk dokundur (yeşil ya da mor çok iyi kontrast verir)
Böylece “dalga” hissi daha da belirgin olur. ??????
Evet ama elimdeki yaprak sürte sürte küçüldü bitti :) Sıfır atık.
Yaprak hücreleri parçalanıyor.
İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor.
Kâğıt bu sıvıyı emiyor.
Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**:
yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek
* **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır)
* **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak
* **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır,
* yanlış yapabilir,
* düzeltir,
* niyetini gözden geçirir,
* hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan,
* hüküm ile kanaat,
* kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
* kısa,
* akılda kalıcı,
* vurucu,
* ahlaki yönlendirme yapan.
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam,
* başka hadisler,
* Kur'an'la uyum,
* uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var,
* adalet var,
* hikmet var,
* düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir.
"Zikir" sadece bir kelime değildir.
"Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir:
Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz),
* diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı?
* renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın?
* duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler,
* içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü,
* sanatçı olma hali,
* çocuklukta kurulan bağ,
* terapi süreci,
* yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek,
* kil nasıl davranacak,
* su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz:
“Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması
* Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması
* Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması
* Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu:
Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo)
* Pastel otu (woad)
* bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi)
* mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur,
* daha çabuk solar,
* miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu,
* cevizin dış kabuğu,
* ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu,
* kızıl,
* pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder,
* zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
### Çok ilginç bir deney
Eğer hoşuna giderse:
* gül (pembe)
* ceviz (kahverengi)
* kına (turuncu)
* zerdeçal (sarı)
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması,
suyun çekilirken bıraktığı sınırlar,
katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi,
görsel günlük,
malzeme araştırması,
küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
mevsime,
kuruluk oranına,
kullandığın suya,
yüzeye
göre farklı davranabilir.
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut.
* Çok ince toz haline getir.
* Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür.
* Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar,
* yüzeye mat bir görünüm verir,
* boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar
* zerdeçal › sarı
* ceviz (denersen) › kahverengi
* beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer.
Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur.
Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister.
Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi,
* emicilik,
* pigment yoğunluğu,
* kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.