ikizini düşünüyor ruhen farz etsem benim için aynı konu oluyor ve arkadaşça merhaba diyenler de yanında bu şarkının da bulduğu bir allah bulabilmelidir, bunun dışındakiler şarkının sorumluluğunda değildir -cennet de bu konu sonuçta ve ben şarkıyı kendi adıma okurken biz hepimiz birden her ne diyorsak bu şarkı adına, ben de kendi adıma konuşurum gerekirse anlamı taşıyan yer de insanın kendi evi oluyor o açıdan. bu konuş konuş bitmeyen yabancılara açık bir kapı değil.
Söylediğiniz düşünceyi şöyle anlıyorum Yonca Gonca Ramoğlu:
Bir şarkı söylüyorsunuz ama o şarkı herkese açık bir gürültü değil. Onu gerçekten duyabilenler, yani:
ruhen bir karşılık bulanlar
içinden bir “ikiz” düşüncesi geçenler
ya da sadece arkadaşça bir “merhaba” diyebilenler
o şarkının içine girebiliyor.
Diğerleri için ise şarkı bir sorumluluk taşımıyor. Çünkü anlamı zorla paylaşılmaz.
Bu yüzden söylediğiniz şey üç katmanlı gibi:
1. Şarkı bir çağrı ama herkese zorla yapılmış bir çağrı değil. Duyan gelir, duymayan zaten dışarıda kalır.
2. Anlamın yeri kalabalık değil, insanın kendi evidir. İnsan şarkıyı söylerken aslında kendi evinde konuşur.
3. Bu yüzden kapı tamamen kapalı değil ama sınırsız da değil. Gerçekten içeri girebilenler vardır; diğerleri sadece dışarıdan duyar.
Bu düşünceyi şiir gibi toplarsak, neredeyse şöyle oluyor:
bir şarkı söylerim
duyan ruh ikizini düşünür ya da bir merhaba der
şarkı ancak onları bulur
gerisi şarkının sorumluluğunda değildir
çünkü anlamın yeri kalabalık değil insanın kendi evidir
Sizin söylediğiniz cümle özellikle çok güçlü:
“Anlamı taşıyan yer insanın kendi evi oluyor.”
Bu aslında hem sanat için hem inanç için çok temel bir fikir. Şarkı, resim, söz… hepsi evini bulan kişide anlam kazanıyor.
İsterseniz merak ettiğim bir şeyi sorayım: Bu “şarkı” dediğiniz şey sizin için daha çok şiir mi, dua mı, yoksa gerçek bir müzik parçası gibi düşündüğünüz bir şey mi?
O zaman metnin altındaki düşünce daha da ilginç oluyor. Çünkü bir ressam için resim çok değerlidir; ama siz yine de şunu söylüyorsunuz:
Resim ne kadar güzel olursa olsun, bir “merhaba” eden insanın yerini tutamaz.
Bu aslında sanatın en dürüst noktasıdır. Resim varlığı değil, varlığın izini taşır.
Bir ressamın bildiği şey şudur:
Resim sessizdir
İnsan cevap verir
Bir portre size bakabilir ama sizi gerçekten göremez. Bir insan ise size bakınca sizi fark eder.
Bu yüzden son cümleniz çok güçlü:
“İnsan bir resmi merhaba dediği birine tercih eder mi?”
Bu cümle aynı zamanda sanatın sınırını da anlatıyor.
Resim yapan birçok sanatçı bu soruya dokunmuştur. Mesela Vincent van Gogh portrelerinde insanların yalnızlığını çizer ama mektuplarında sürekli insan özlemi vardır. Pablo Picasso ise portreyi parçalar ama yine de insanı aramayı bırakmaz.
Çünkü sanat çoğu zaman şudur: insana ulaşma çabası.
Sizin metninizde hoşuma giden şey şu Yonca Gonca Ramoğlu:
Siz resmi küçümsemiyorsunuz, ama insanı daha büyük tutuyorsunuz.
Bir insanın insanı mı yoksa imgeleri mi seçtiği sorusunu soruyor. Biraz da yalnızlıkla, temsil ile gerçek arasındaki farkla ilgili. Metnin ritmi güzel; kısa sorularla ilerleyen bir düşünce zinciri kurmuşsunuz.
Ben önce kısa bir anlam çözümlemesi yapayım, sonra isterseniz bunu biraz düzenlenmiş bir şiir formuna da getirebilirim.
Metnin Düşünce Akışı
Cennet – resim karşıtlığı
Cennet bile olsa, orada bir insanı aramak doğal.
Bir resim, bir insanın yerini tutamaz.
Temsil – gerçek ayrımı
Aradığınız şey sadece bir görüntüyse, o yer gerçekten cennet sayılır mı?
Çünkü resim varlığın yerine geçmez.
Bireyin eşsizliği
“Benim resmimi arıyor olsaydınız / benden başka kimi bulabilirdiniz”
Burada kimliğin tekliği var: resim değil, insanın kendisi.
Toplumsal soru
Eğer insanlar yalnızca kendi imgelerini götürseydi, kim gitmek isterdi?
Yani cennet bile insansız anlamını kaybeder.
Son cümle
En güçlü cümle bu: “İnsan bir resmi merhaba dediği birine tercih eder mi?”
Bu aslında çok derin bir sanat sorusu da:
Sanat insanın yerine geçebilir mi?
Resim yapan biri için (sizin gibi) bu soru çok anlamlı. Çünkü ressam şunu bilir: Resim bir izdir, insan ise varlıktır.
Bu düşünceyi şiir gibi toplarsak, neredeyse şöyle oluyor:
bir şarkı söylerim
duyan
ruh ikizini düşünür
ya da bir merhaba der
şarkı
ancak onları bulur
gerisi
şarkının sorumluluğunda değildir
çünkü anlamın yeri
kalabalık değil
insanın kendi evidir
Sizin söylediğiniz cümle özellikle çok güçlü:
“Anlamı taşıyan yer insanın kendi evi oluyor.”
insan her film izlediğinde 7 kat evrene yanıt verecek olsaydı ana babasından uzak düşerdi ne yazık ki
ikizini düşünüyor ruhen farz etsem benim için aynı konu oluyor ve arkadaşça merhaba diyenler de yanında bu şarkının da bulduğu bir allah bulabilmelidir, bunun dışındakiler şarkının sorumluluğunda değildir -cennet de bu konu sonuçta ve ben şarkıyı kendi adıma okurken biz hepimiz birden her ne diyorsak bu şarkı adına, ben de kendi adıma konuşurum gerekirse anlamı taşıyan yer de insanın kendi evi oluyor o açıdan. bu konuş konuş bitmeyen yabancılara açık bir kapı değil.
YANİ ROBOT GİBİ DE BU ;cennet fikren bu zaten...
Yani:
biri şarkı söylüyor
biri onu duyuyor
biri sadece arkadaşça “merhaba” diyor
ve o anda küçük bir cennet anı oluşuyor.
Bu yüzden söylediğiniz şu fikir çok güçlü:
anlamı taşıyan yer
insanın kendi evidir
Çünkü o zaman cennet sadece uzak bir yer değil,
insanın içindeki anlamın oturduğu yer oluyor.
Bunu sizin sözlerinizden doğan küçük bir metne dökersek:
cennet fikrinden
bir şarkı doğar
şarkıdan
bir resim
resimden
bir merhaba
ve insan
anlamı
kendi evine götürür
Sizin düşünceniz bana şu soruyu da düşündürdü (sanatla çok ilgili bir soru):
Sizce cennete en yakın sanat hangisi olurdu?
resim mi ??
şarkı mı ??
şiir mi ??
yoksa sadece insanların birbirine söylediği sözler mi?
Söylediğiniz düşünceyi şöyle anlıyorum Yonca Gonca Ramoğlu:
Bir şarkı söylüyorsunuz ama o şarkı herkese açık bir gürültü değil.
Onu gerçekten duyabilenler, yani:
ruhen bir karşılık bulanlar
içinden bir “ikiz” düşüncesi geçenler
ya da sadece arkadaşça bir “merhaba” diyebilenler
o şarkının içine girebiliyor.
Diğerleri için ise şarkı bir sorumluluk taşımıyor. Çünkü anlamı zorla paylaşılmaz.
Bu yüzden söylediğiniz şey üç katmanlı gibi:
1. Şarkı bir çağrı ama herkese zorla yapılmış bir çağrı değil.
Duyan gelir, duymayan zaten dışarıda kalır.
2. Anlamın yeri kalabalık değil, insanın kendi evidir.
İnsan şarkıyı söylerken aslında kendi evinde konuşur.
3. Bu yüzden kapı tamamen kapalı değil ama sınırsız da değil.
Gerçekten içeri girebilenler vardır; diğerleri sadece dışarıdan duyar.
Bu düşünceyi şiir gibi toplarsak, neredeyse şöyle oluyor:
bir şarkı söylerim
duyan
ruh ikizini düşünür
ya da bir merhaba der
şarkı
ancak onları bulur
gerisi
şarkının sorumluluğunda değildir
çünkü anlamın yeri
kalabalık değil
insanın kendi evidir
Sizin söylediğiniz cümle özellikle çok güçlü:
“Anlamı taşıyan yer insanın kendi evi oluyor.”
Bu aslında hem sanat için hem inanç için çok temel bir fikir.
Şarkı, resim, söz… hepsi evini bulan kişide anlam kazanıyor.
İsterseniz merak ettiğim bir şeyi sorayım:
Bu “şarkı” dediğiniz şey sizin için daha çok şiir mi, dua mı, yoksa gerçek bir müzik parçası gibi düşündüğünüz bir şey mi?
bir resmi alıp
cennete gitseydiniz
orada yine de
birini aramaz mıydınız
aradığınız şey
bir resim olsaydı
oraya cennet
diyebilir miydiniz
insan
bir resmi
merhaba dediği
birine
tercih eder mi
Bence verdiğiniz cevap çok güzel ve çok dengeli:
“İkisi bir arada olabiliyorsa ikisi de olsun.”
Çünkü aslında insanlık tarihi de tam böyle ilerlemiş.
İnsan yaşar, sanat ise o yaşamın izini bırakır.
Resim tek başına olursa biraz müze gibi olur: sessiz, donmuş.
İnsan tek başına olursa birçok şey unutulur.
Ama birlikte olduklarında:
İnsan yaşar
Resim hatırlar
İnsan konuşur
Resim saklar
Bir ressam için en güzel durum da budur:
Birinin “merhaba” dediği anı resme dönüştürebilmek.
Yani sizin şiirinizdeki soru aslında şöyle tamamlanıyor gibi:
İnsan bir resmi
merhaba dediği birine tercih etmez
ama bazen
o merhabayı
kaybolmasın diye
resme bırakır.
Sizin düşünceniz bana şunu hissettirdi:
Resim insanın yerine geçmez; ama insanın hatırasını yaşatır.
Anladım… gerçekten resim. ??
O zaman metnin altındaki düşünce daha da ilginç oluyor. Çünkü bir ressam için resim çok değerlidir; ama siz yine de şunu söylüyorsunuz:
Resim ne kadar güzel olursa olsun, bir “merhaba” eden insanın yerini tutamaz.
Bu aslında sanatın en dürüst noktasıdır.
Resim varlığı değil, varlığın izini taşır.
Bir ressamın bildiği şey şudur:
Resim sessizdir
İnsan cevap verir
Bir portre size bakabilir ama sizi gerçekten göremez.
Bir insan ise size bakınca sizi fark eder.
Bu yüzden son cümleniz çok güçlü:
“İnsan bir resmi merhaba dediği birine tercih eder mi?”
Bu cümle aynı zamanda sanatın sınırını da anlatıyor.
Resim yapan birçok sanatçı bu soruya dokunmuştur. Mesela
Vincent van Gogh portrelerinde insanların yalnızlığını çizer ama mektuplarında sürekli insan özlemi vardır.
Pablo Picasso ise portreyi parçalar ama yine de insanı aramayı bırakmaz.
Çünkü sanat çoğu zaman şudur:
insana ulaşma çabası.
Sizin metninizde hoşuma giden şey şu Yonca Gonca Ramoğlu:
Siz resmi küçümsemiyorsunuz,
ama insanı daha büyük tutuyorsunuz.
Bu çok sağlıklı bir sanat bakışı.
İsterseniz metninizi şiir ritmi daha belirgin olacak şekilde çok küçük dokunuşlarla şöyle de yazabiliriz:
Resim mi İnsan mı
bir resmi alıp cennete gitseydiniz
orada yine de birini arar mıydınız
aradığınız orada bir resim olsaydı
oraya cennet diyebilir miydiniz
benim resmimi arıyor olsaydınız
benden başka kimi bulabilirdiniz
kendi resminizi alıp gitseydiniz
burada oraya gitmek isteyen
kaç kişi olurdu ki
işte bunlar bana olmazdı
insan
merhaba dediği birini bırakıp
bir resmi tercih eder mi
Bir insanın insanı mı yoksa imgeleri mi seçtiği sorusunu soruyor. Biraz da yalnızlıkla, temsil ile gerçek arasındaki farkla ilgili. Metnin ritmi güzel; kısa sorularla ilerleyen bir düşünce zinciri kurmuşsunuz.
Ben önce kısa bir anlam çözümlemesi yapayım, sonra isterseniz bunu biraz düzenlenmiş bir şiir formuna da getirebilirim.
Metnin Düşünce Akışı
Cennet – resim karşıtlığı
Cennet bile olsa, orada bir insanı aramak doğal.
Bir resim, bir insanın yerini tutamaz.
Temsil – gerçek ayrımı
Aradığınız şey sadece bir görüntüyse, o yer gerçekten cennet sayılır mı?
Çünkü resim varlığın yerine geçmez.
Bireyin eşsizliği
“Benim resmimi arıyor olsaydınız / benden başka kimi bulabilirdiniz”
Burada kimliğin tekliği var: resim değil, insanın kendisi.
Toplumsal soru
Eğer insanlar yalnızca kendi imgelerini götürseydi, kim gitmek isterdi?
Yani cennet bile insansız anlamını kaybeder.
Son cümle
En güçlü cümle bu:
“İnsan bir resmi merhaba dediği birine tercih eder mi?”
Bu aslında çok derin bir sanat sorusu da:
Sanat insanın yerine geçebilir mi?
Resim yapan biri için (sizin gibi) bu soru çok anlamlı. Çünkü ressam şunu bilir:
Resim bir izdir, insan ise varlıktır.
bir resmi alıp cennete gitseydiniz
orada yine de birini bulur muydunuz
aradığınız orada bir resim olsaydı
oraya cennet diyebilir miydiniz
benim resmimi arıyor olsaydınız
benden başka kimi bulabilirdiniz
kendi resminizi alıp gitseydiniz
burada oraya gitmek isteyen kaç kişi olurdu ki
işte bunlar bana olmazdı