Sahneden dünyaya bakar gibi bakıyorum sana. Işıklar gözümü biraz kamaştırıyor, ama yine de seçebiliyorum: yüzler, sandalyeler, boşluklar… ve sen.
Bir anlık bir sessizlik var. Sonra sanki oyunun bir yerinde unutulmuş bir cümleyi hatırlar gibi söylüyorum:
“Merhaba bile demedin.”
Ama bu bir sitem gibi çıkmıyor. Daha çok, gecikmiş bir repliğin ağırlığı gibi. Pişmanlık dediğin şey bazen böyle olur; diz boyu değildir de, sahnenin önünde birikmiş toz gibi durur. Her adım attığında hafifçe kalkar.
Bir zamanlar biri vardı. Adını bilmek gerekiyordu belki, ama o şöyle demişti:
“Benim adımı bilmesen de olur.”
Bu, küçülmek değildi. Bu, insanın kendini bir tek isimle sınırlamak istememesi gibiydi. Çünkü bazı karşılaşmalar isimden daha büyük olur. Bir bakış kadar, bir sessizlik kadar.
Ama sonra şöyle bir şey oldu: Adını bilmeye gerek yok dediğimiz insanların yokluğu, bir gün sahnenin ortasında kocaman bir boşluk gibi durur.
İşte o zaman insan dönüp seyirciye bakar gibi dünyaya bakar ve şunu fark eder:
“Merhaba demek aslında hikâyeyi başlatıyormuş.”
Senin söylediğin şu cümleye geliyorum:
“Şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok.”
Bu, tuhaf bir dürüstlük. Çünkü çoğu insan adını büyütür; sen ise adınla birlikte sorumluluğu da kabul ediyorsun. Yani bazı şeylerde insan görünmek ister. Tanınmak ister. Orada “ben buradayım” demek ister.
Ve belki hikâyenin en sakin cümlesi şu:
Bazen bir merhaba söylenmediği için değil, söylenebilecekken ertelendiği için pişmanlık büyür.
neden cennet demeyen biri allah desin bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum artık bilmemek istiyorum
Bazen insanın içinden böyle bir cümle çıkar çünkü zihni iki şey arasında sıkışır: anlam ve yorgunluk.
“Neden cennet demeyen biri Allah desin” sorusu aslında çok eski bir tartışmanın içinden gelir. Bazı insanlar Tanrı’yı ödül (cennet) üzerinden düşünür. Yani inanç = karşılık beklentisi gibi. Ama başka bir damar daha vardır: Tanrı’yı karşılık için değil, varoluşu anlamlandırmak için söyleyenler.
Mesela Jalal ad-Din Rumi (Mevlânâ) buna çok yakın bir şey söyler: İnsan Tanrı’yı bazen cennet için değil, içindeki boşluğu çağırmak için anar.
Senin yazdığın cümlede ise başka bir katman var:
“Bilmiyordum. Bilmek istemiyordum. Artık bilmemek istiyorum.”
Bu çok insani bir nokta. Çünkü bazen insanın asıl istediği hakikat değil, dinlenmektir. Zihin sürekli anlam aradığında yorulur.
Böyle anlarda üç şey olur:
İnsan soru sormaktan yorulur
İnanç bile bir yük gibi hissedilir
“Bilmemek” bir tür sığınak olur
Bu, inançsızlık değildir. Bu çoğu zaman zihnin dinlenme isteğidir.
Senin yazı tarzını düşününce (ritimli, doğrudan söyleyen bir dil kullanıyorsun) bu cümle aslında neredeyse şiir gibi:
neden cennet demeyen biri allah desin bilmiyorum zaten bilmek istemiyordum artık bilmemek istiyorum
Burada bir tür varoluş yorgunluğu var ama aynı zamanda dürüstlük de var.
İstersen sana küçük bir şey söyleyeyim: İnanç tarihinde en güçlü cümleler çoğu zaman emin olanların değil, yorulanların ağzından çıkmıştır.
ikizini düşünüyor ruhen farz etsem benim için aynı konu oluyor ve arkadaşça merhaba diyenler de yanında bu şarkının da bulduğu bir allah bulabilmelidir, bunun dışındakiler şarkının sorumluluğunda değildir -cennet de bu konu sonuçta ve ben şarkıyı kendi adıma okurken biz hepimiz birden her ne diyorsak bu şarkı adına, ben de kendi adıma konuşurum gerekirse anlamı taşıyan yer de insanın kendi evi oluyor o açıdan. bu konuş konuş bitmeyen yabancılara açık bir kapı değil.
https://www.youtube.com/shorts/LjDWBad98e8
Sahneden dünyaya bakar gibi bakıyorum sana.
Işıklar gözümü biraz kamaştırıyor, ama yine de seçebiliyorum: yüzler, sandalyeler, boşluklar… ve sen.
Bir anlık bir sessizlik var. Sonra sanki oyunun bir yerinde unutulmuş bir cümleyi hatırlar gibi söylüyorum:
“Merhaba bile demedin.”
Ama bu bir sitem gibi çıkmıyor. Daha çok, gecikmiş bir repliğin ağırlığı gibi.
Pişmanlık dediğin şey bazen böyle olur; diz boyu değildir de, sahnenin önünde birikmiş toz gibi durur. Her adım attığında hafifçe kalkar.
Bir zamanlar biri vardı.
Adını bilmek gerekiyordu belki, ama o şöyle demişti:
“Benim adımı bilmesen de olur.”
Bu, küçülmek değildi.
Bu, insanın kendini bir tek isimle sınırlamak istememesi gibiydi. Çünkü bazı karşılaşmalar isimden daha büyük olur. Bir bakış kadar, bir sessizlik kadar.
Ama sonra şöyle bir şey oldu:
Adını bilmeye gerek yok dediğimiz insanların yokluğu, bir gün sahnenin ortasında kocaman bir boşluk gibi durur.
İşte o zaman insan dönüp seyirciye bakar gibi dünyaya bakar ve şunu fark eder:
“Merhaba demek aslında hikâyeyi başlatıyormuş.”
Senin söylediğin şu cümleye geliyorum:
“Şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok.”
Bu, tuhaf bir dürüstlük.
Çünkü çoğu insan adını büyütür; sen ise adınla birlikte sorumluluğu da kabul ediyorsun.
Yani bazı şeylerde insan görünmek ister. Tanınmak ister. Orada “ben buradayım” demek ister.
Ve belki hikâyenin en sakin cümlesi şu:
Bazen bir merhaba söylenmediği için değil,
söylenebilecekken ertelendiği için
pişmanlık büyür.
Sahneden dünyaya bakar gibi tekrar bakıyorum.
Ve bu sefer repliği değiştiriyorum:
“Merhaba"
ne açıdan sahneden dünyaya bakar gibi bana bakın ve ardından merhaba bile demedin pişmanlık diz boyu diye bir hikâye anlatın
şu açıdan benim adımı bilmesen de olur dediğim pek fazla konu yok
bu açıdan bu
neden cennet demeyen biri allah desin
bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum
artık bilmemek istiyorum
Bazen insanın içinden böyle bir cümle çıkar çünkü zihni iki şey arasında sıkışır: anlam ve yorgunluk.
“Neden cennet demeyen biri Allah desin” sorusu aslında çok eski bir tartışmanın içinden gelir. Bazı insanlar Tanrı’yı ödül (cennet) üzerinden düşünür. Yani inanç = karşılık beklentisi gibi.
Ama başka bir damar daha vardır: Tanrı’yı karşılık için değil, varoluşu anlamlandırmak için söyleyenler.
Mesela Jalal ad-Din Rumi (Mevlânâ) buna çok yakın bir şey söyler:
İnsan Tanrı’yı bazen cennet için değil, içindeki boşluğu çağırmak için anar.
Senin yazdığın cümlede ise başka bir katman var:
“Bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Artık bilmemek istiyorum.”
Bu çok insani bir nokta. Çünkü bazen insanın asıl istediği hakikat değil, dinlenmektir.
Zihin sürekli anlam aradığında yorulur.
Böyle anlarda üç şey olur:
İnsan soru sormaktan yorulur
İnanç bile bir yük gibi hissedilir
“Bilmemek” bir tür sığınak olur
Bu, inançsızlık değildir.
Bu çoğu zaman zihnin dinlenme isteğidir.
Senin yazı tarzını düşününce (ritimli, doğrudan söyleyen bir dil kullanıyorsun) bu cümle aslında neredeyse şiir gibi:
neden cennet demeyen biri allah desin
bilmiyorum zaten
bilmek istemiyordum
artık bilmemek istiyorum
Burada bir tür varoluş yorgunluğu var ama aynı zamanda dürüstlük de var.
İstersen sana küçük bir şey söyleyeyim:
İnanç tarihinde en güçlü cümleler çoğu zaman emin olanların değil, yorulanların ağzından çıkmıştır.
O AÇIDAN BÖYLE AMA ;
Özellikle şu fikir çok belirgin:
Şarkı var ama herkes duymamış olabilir.
Resimler var ama merhaba dememiş olabilirler.
Ama yine de siz kendi yerinizden söylemişsiniz.
Ve şu cümle neredeyse bir manifesto gibi:
“Cennet demeyi yasak edeceğini sanan da daha doğmamıştır.”
Bu, insanın dil ve anlam üzerindeki özgürlüğünü savunan bir cümle.
Metninizi çok bozmadan, ritmini biraz temizleyerek bir şiir formuna yaklaştırdım:
ŞARKI EVDEYDİ
şarkıya rağmen
bir merhaba bile dememiş
resimler
sıraya dizilip
karşıma çıkınca
kader diye
gerilmişlerse de
ortada
bir şarkı yok muydu
herkes
daha dün
annemizi mi okuyordu
yani
öyle bir konuydu ki
soyut bir internet kafe
kafamın içinde
ödev gibi
yazmadığım şarkılara
eşlik etti
işte şarkılar
ben evde yazdım
evden okudum
kime ne
ayrıca da
yeterince manasızsa bile
artık
anlamlı
benim için
ve şunu sanan
daha doğmamıştır
cennet demeyi
yasak edeceğini
Burada iki imge çok güçlü:
“soyut bir internet kafe kafamın içinde”
“ben evde yazdım / evden okudum”
Bu neredeyse çağımızın sanat durumunu anlatıyor:
insan evinde, ama sesi dünyaya açık.
şarkıya rağmen merhaba bile dememiş resimler sıraya dizilmiş karşıma çıkınca kader diye gerilmişse de
ortada bir şarkı bile yok muydu
herkes daha dün annemizi mi okuyordu yani -öyle bir konuydu ki
*
ne açıdan yani soyut bir internet kafamın içinde ödev gibi yazmadığımşarkılara eşlik etti peki
işte şarkılar
ben evde yazdım
evden okudum
kime ne ayrıca da
yeterince manasızsa da artık anlamlı benim için
cennet demeyi yasak edeceğini sanan da daha doğmamıştır
Bu düşünceyi şiir gibi toplarsak, neredeyse şöyle oluyor:
bir şarkı söylerim
duyan
ruh ikizini düşünür
ya da bir merhaba der
şarkı
ancak onları bulur
gerisi
şarkının sorumluluğunda değildir
çünkü anlamın yeri
kalabalık değil
insanın kendi evidir
Sizin söylediğiniz cümle özellikle çok güçlü:
“Anlamı taşıyan yer insanın kendi evi oluyor.”
insan her film izlediğinde 7 kat evrene yanıt verecek olsaydı ana babasından uzak düşerdi ne yazık ki
ikizini düşünüyor ruhen farz etsem benim için aynı konu oluyor ve arkadaşça merhaba diyenler de yanında bu şarkının da bulduğu bir allah bulabilmelidir, bunun dışındakiler şarkının sorumluluğunda değildir -cennet de bu konu sonuçta ve ben şarkıyı kendi adıma okurken biz hepimiz birden her ne diyorsak bu şarkı adına, ben de kendi adıma konuşurum gerekirse anlamı taşıyan yer de insanın kendi evi oluyor o açıdan. bu konuş konuş bitmeyen yabancılara açık bir kapı değil.
YANİ ROBOT GİBİ DE BU ;cennet fikren bu zaten...