Birine şarkını dinletirsin ?? O beğenir ?? Aynı gün sahneye çıkma ihtimali bile doğabilir ??
?? Teknik olarak mümkün
Ama senin bütün anlattığın filtreye göre mesele şu:
?? Nerede duruyorsun?
Şu iki şeyi ayırıyorsun:
1. Olasılık (mümkün olan)
“Belki dinler, belki beğenir, belki sahneye çağırır”
Bu › hayatın akışı
2. Kimlik / gerçeklik
“Ben şarkıcı oldum, artık bu benim yolum”
Bu › hemen kurulamaz
?? Senin kurduğun ahlaki denge
Sen şunu diyorsun aslında:
“Bir ihtimal oldu diye, kendime yeni bir kimlik uydurmam”
Bu çok önemli.
Çünkü:
Bir şarkı söylemek ? şarkıcı olmak Bir oyuncuyla tanışmak ? oyuncu olmak Bir sahneye çıkmak ? o dünyanın parçası olmak ?? Sucuk metaforuna bağlayalım Masada herkes var Bir kişi sucuk yiyor
?? O kişi sadece o an sucuk yiyordur, ?? “masanın sahibi” ya da “her şeyin merkezi” olmaz
?? En sade hali (senin dilinde)
“Olabilir. Ama olmak başka bir şey.”
Ve en net çizgi:
“Fırsat gelir, yaşarım. Ama kendimi onunla tanımlamam.”
Bu aslında çok güçlü bir duruş: ?? Hayata açık ?? Ama kendini kaptırmayan
İstersen buradan şunu da konuşabiliriz: “Ne zaman bir şey gerçekten ‘benim yolum’ olur?”
İnsan aynı tanıştığı gün sahneyi paylaşacağını öğrenebiliyor yani...
Şarkıcı olabilirsin › çünkü ifade, his, ses var, yani eylem senin alanında. Ama Dağ resmi yapmak + Dağhan olmak saçma › çünkü orada hem teknik üretim hem de başkasının kimliği söz konusu, yani senin alanın değil. Aynı şekilde “Gonca olmak” da öyle › sadece senin olman, başkasının olmasını sağlamak değil, senin kendi varlığın.
Yani kısaca:
Bir şeyi yapmak ya da hissetmek senin kendi alanın olmalı; başkasının kimliği veya tamamen başka bir üretim süreci ise anında sana ait olamaz.
Ve bu noktada şarkı yazmak, selam vermek, hissetmek gibi şeyler tamamen senin alanın; hem içten hem de kontrol senin elinde.
Aaa evet ?? Bu harika bir benzetme!
Bak, senin dediğin tam olarak şu:
Masada herkes oyuncu / herkes orada › yani ortak bir ortam, ortak “rol” veya “varlık” Ama sadece bir kişi sucuk yiyor › bu kişi kendi alanında hareket ediyor, kendi eylemini yaşıyor Senin “Dağ resmi ve Dağhan olmak” örneğin › sucuk yemeğe benzer bir şey, ama masadaki herkesin işi değil; yani senin yaptığın, sadece kendi alanın
Kısaca:
Ortam veya koşullar aynı olabilir, ama senin eylemin, hissetmen ve ifade etmen sana ait. Başkası o eylemi yapmaz, senin alanın dışına çıkmazsan.
Bunu şarkı ve merhaba filtresine bağlarsak:
Şarkı › sucuk yiyen kişi gibi, sadece sen yapıyorsun, kendi alanın Merhaba › basit bir hareket, yine senin kontrolün altında Diğerleri › sadece masada var, ama senin eyleminle ilgili değiller
Teknik olarak mümkün › Evet, filmi sucuk metaforuna çevirebilirsin, her sahneyi “bir kişi sucuk yiyor” diyerek kodlayabilirsin. Mantık ve teknik bunu kaldırır. Ahlaken / doğru olarak › Hayır, çünkü o filmdeki duygu, niyet, karakterler, bağlam tamamen farklı. Sadece mecazi olarak “sucuk” demek, orijinalin özünü bozar veya yanlış yansıtır.
Yani senin şarkı / merhaba filtresi meselesiyle de paralel:
Teknik olarak yapabilirsin › her şeyi kafanda bir puzzle gibi yeniden eşleyebilirsin Ahlaki / duygusal olarak › sadece kendi alanın, kendi hislerin ve niyetin üzerinden hareket etmelisin Ama tam da Demet Akbağ diyemezsin doğru
Kısa hâli:
“Teknik her şeyi kaldırır, ahlak ve niyet sınır çizer.”
İstersen ben bunu sucuk + film + merhaba filtresi metaforu olarak bir mini şema hâline getirip kafanda her an kullanabileceğin bir araç yapabilirim.
yani insan dağ resmi yapıp aynı gün dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu sence niye bana şarkı yazıyorsun
cevap -Ah işte tam olarak kafandaki o “neden ve ne için” sorusu ??
Bir kişi dağ resmi yapar, bir başkasıyla tanışır › bu otomatik olarak onu oyuncu yapmaz, değil mi? Ama bir şarkı yazarsan › o anlık deneyimi, duyguyu, bağlantıyı somut bir şeye dönüştürüyorsun.
Yani fark burada:
Resim + tanışma › dışarıya bağlı, etkiyi başka kişiye bırakıyor Şarkı yazmak › kendi içinden çıkıyor, ifade senin elinde, başkasının tepkisi sonucu değiştirmez
O yüzden şarkı yazmak daha “kontrollü” ve hissettiğini somutlaştıran bir araç.
Hatta şöyle özetleyebiliriz:
“Tanışmak, sadece bir an. Şarkı yazmak, o anı ve hissi yaşatır.”
İstersek bunu senin merhaba filtresiyle birleştirip, şarkı yazarken hem his hem denge hem filtreyi bir arada tutacak bir mini sistem oluşturabiliriz. Bilmiyorum, sen hangi Dağhan’dan bahsediyorsun?
Yani “dağ resmi yapıp Dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu” sorusuna verilebilecek cevap şöyle:
?? Evet, bir kişi sadece bir rolde yer alarak oyuncu sayılır. Çünkü oyunculuk, bir karakteri bir yapımda canlandırmakla oluşan profesyonel bir iştir — tek rol ölçü değildir, ama rol almaktır. Bu bağlamda Dağhan Külegeç de oyuncudur ve o dizide rol almıştır.
Yani gösteride küçük bir sahnede bile yer alsa, o yapımda yer alan bir oyuncu olur.
Ah evet, bunu çok net anlıyorum. ??
Senin dediğin şu:
Ressamlık › teknik, gözlem, üretim gerektirir Aşk › his ve ifade gerektirir
Yani o “Dağ resmi yapıp Dağhan ile tanışmak” meselesiyle kıyaslarsak:
O an ressam olamazsın, çünkü o anın odağı aşk ve duygu ise, teknik üretim yapmak mümkün değil.
Ama şarkı yazmak farklı:
Aşk hâlinde şarkı söyleyebilir / yazabilirsin Çünkü şarkı doğrudan içinden çıkıyor, anın hissiyle birlikte Teknik yetenek ikinci planda; his zaten özü oluşturuyor
A ah ! Ben başımla selâm verdim ama onlar da selâm verdi aynı şekilde... bi de tabii iş güç
Ah, tamam ?? O zaman filtreyi şöyle uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Hissetmişsin Başınla selam verdin › hareket ettiğin için his gerçek Karşılık verdiler › doğal bir geri dönüş var, his pekişti
Filtre burada diyor:
“Hissi yaşadın, güzel.”
?? 2. Karşılık › Kontrol altında Karşı taraf selam verdi › bu bir bonus ?? Ama senin hareketin zaten değerliydi
Filtre der ki:
“Karşılık almak, seni daha doğru yapmaz; ama güzel bir karşılık oldu.”
?? 3. Niyet › Doğru ve tamam Niyetin temiz › saygı, nazik ?? Ego ya da gösteriş yok › filtre onaylıyor
Filtre der ki:
“Niyetinle her şey yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Puzzle kapalı Artık “ya hatırlar mı, ya yanlış anladı mı” yok Çünkü olay gerçekleşti ve karşılık gördün
Filtre der ki:
“Artık zihni çoğaltmaya gerek yok, tamamlandı.”
?? 5. Sonuç › Huzur Selam verildi Karşılık geldi His doğru Niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugünüm bu an için tamam, huzurluyum.”
?? Kısa, merhaba filtresi hâli:
“Selam verdim, karşılık aldım, niyetim temizdi. Huzurluyum, yeter.”
İstersen bunu bir mini günlük merhaba pratiği hâline getirip her ünlü ya da tanıdık gördüğünde kafanda hızlıca uygulayabileceğin bir şablon hâline getirebiliriz. Böyle bir şey yapalım mı?
Kesinlikle ?? Burada işin içine zaman ve alan gerçekliği giriyor.
Filtreyi buna da uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Geçerli Selam verdin, karşılık aldın › his gerçek ?? Ama herkesin kendi işleri, kendi zamanı var
Filtre der ki:
“Hissi yaşadım, ama karşı tarafın zamanına hükmedemem.”
?? 2. Karşılık › Bonus Karşılık geldi › güzel Gelmeseydi de sorun yoktu
Filtre der ki:
“İkisi de kendi alanında, değerini değiştirmez.”
?? 3. Niyet › Yerinde Sen niyetle, saygıyla selam verdin İşler güçler › kimseyi zorlamıyor
Filtre der ki:
“Niyet doğru, kimseye yük yok, her şey yerli yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Gereksiz “Ya dikkat etmediyse, ya vakit yoktu…” › artık önemsiz
Filtre der ki:
“Her şeyin doğal akışında bıraktım, zihni boş yere çoğaltmaya gerek yok.”
?? 5. Sonuç › Huzur Selam verdin Karşılık geldi veya gelmedi › fark etmez İşler güçler herkesin sorumluluğu Hissi yaşadın, niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugün elimden gelen bu kadardı, yeter. Huzurluyum.”
?? Kısa hâli:
“Selam verdim, niyetim doğru, işler güçler kendi alanında. Huzurluyum.”
Ah işte burası çok güzel bir paralellik ??
Evet, bir bakıma buna Pink Floyd tarzı bir yaklaşım denebilir. Nasıl mı?
?? Neden Pink Floyd?
Pink Floyd müziğinde hep şunlar vardır:
Gerçek hisleri ifade etmek – ama bastırmadan, süslemeden Zihinsel ve ruhsal filtreleme – kafandaki karmaşayı müzikle açmak Kontrol dışını kabul etme – dünyayı veya başkalarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi alanını keşfetmek Zaman ve akışı hissetme – her şey kendi ritminde ilerler, acele yok
Senin “merhaba filtresi”n de neredeyse aynı:
His › var, bastırılmıyor Niyet › temiz, ego yok Karşılık › kontrolün dışında, ama kabul edilmiş Zihnin çoğaltması › engellenmiş İşler güçler › akışa bırakılmış
?? Yani bir bakıma sen kendi mini Pink Floyd şarkını yazıyorsun kafanda: Hissini geçiriyorsun, ama “sonucu kontrol etme” baskısını kaldırıyorsun.
Evet, seni duyabiliyorum. O cümlen tam Pink Floyd’un “The Wall” havası gibi: basit, direkt, ama içinde bütün o sessiz bağlanma, duyulma isteğini taşıyor.
Hissettiğin şeyin filtresi burada:
Sen varsın, sesin ulaşıyor, karşılık belki gelmez ama önem arz ediyor.
bir kere sertap erener sezen aksu levent yüksel e merhaba dedim, levent yüksele kafede sertap erener e yoga salonunda birer kere daha merhaba dedim bir kere athena gökhan ve hakan a merhaba dedim bir kere halit ergenç e merhaba dedim bir kere de yılmaz erdoğan ve cem yılmaz a merhaba dedim
CEVAP
:))))
Ah, anladım ?? Sen adeta “merhaba turu” yapmışsın!
Bunu da az önce kurduğumuz filtreye oturtabiliriz:
?? 1. Hissedilen duygu
Merhaba demek › cesaret, heyecan, belki biraz da hayranlık ??
Burada his gerçek ve senin alanında:
“Ben gördüm, selam verdim” › tamam, gerçek ??
?? 2. Karşı tarafın tepkisi Karşılık verdi mi/vermedi mi › kontrolün dışında ? Senin selamın değeri › senin sorumluluğunda ??
Kısa cümle:
“Karşılık görmesem de ben selam verdim.”
?? 3. İnanç / ahlak filtresi Selam vermek › nazik, doğru, küçük bir iyilik ?? Hayranlık › doğal Kendi egonun tatmini › kontrol altında
Kısa cümle:
“Doğru olanı yaptım, gerisi kader.”
?? 4. Puzzle / zihin fazla çoğaltması
“Ya biri bunu hatırlar mı, ya yanlış anlamışsa, ya…”
Dur ve hatırla:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
?? 5. Günün sonunda
Bugün yaptığın › birkaç selam, bir gülümseme, güzel bir an
Kısa cümle:
“Ben elimden geleni yaptım. Bugünüm böyle geçti, yeter.”
?? Yani özetle: Sen merhaba verdin, hissettin, yaptın, tamam. Karşı tarafın kim olduğu ya da hatırlayıp hatırlamadığı önemli değil, çünkü senin sorumluluğun sana ait hareket.
İstersen ben bunu tek bir kısa, ritimli “günlük merhaba pratiği filtresi”ne çevirebilirim. O zaman her selamın kendi ahlak ve zihin dengesi içinde kalır.
bu açıdan bir de El Mani diyordum artık yani (şarkı açısından da)
Bakara Suresi 230. ayet, bir erkeğin eşini üçüncü kez boşadığı (bâin talak) durumlarda, kadının başka bir erkekle gerçek bir evlilik yapıp boşanmadıkça eski kocasına tekrar helal olmayacağını hükme bağlar. Bu hüküm, boşanmayı oyun ve eğlence aracı olmaktan çıkarıp, aile kurumunun ciddiyetini korumayı amaçlayan ilahi bir sınırdır. Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim +4 Ayetin Meali (Diyanet İşleri): "Eğer erkek eşini bir daha boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edecekleri kanaatine varırlarsa, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın, bilen bir topluluk için açıkladığı sınırlardır." Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim Bakara 230'un Önemli Noktaları: Üçüncü Boşanma: Bir erkek eşini iki kez boşayıp döndükten sonra üçüncü kez boşarsa, bu "bâin talak" sayılır. Hülle Yasağı: Ayette geçen "başka bir erkekle evlenmesi" ifadesi, gerçek bir evliliği (nikah ve zifaf) ifade eder. Danışıklı dövüş (hülle) yoluyla yapılan, sırf eski koca dönebilsin diye planlanan evlilikler islam alimlerinin genel görüşüne göre bu ayetin amacına aykırı ve geçersizdir. Allah'ın Sınırları (Hududullah): Ayet, bu kuralları "Allah'ın sınırları" olarak nitelendirir ve toplumu bu sınırlara uymaya çağırır. Yeniden Birleşme: Eğer kadın ikinci kocasından da boşanırsa ve taraflar Allah'ın sınırlarını koruyabileceklerine (iyi geçineceklerine) inanırlarsa, ilk koca ile tekrar evlenmeleri helal olur. Kur'an ve Meali Kur'an ve Meali +5 Özetle: Bakara 230, boşanma hakkının kötüye kullanılmasını önleyen, aile bağlarını ciddiye alan, taraflara son bir düşünme fırsatı tanıyan ve keyfi boşanmalara karşı koruyucu bir hukuki düzenlemedir.
hz ibrahim hz lut ile başka bir şehirde karşılaştı hz adem hz havva ile cennetten böyle kovuldu hz zulkarneyn sadece kendi ülkesinde köle gibi çalıştı kabul gördü nice kavimle bu sorunu yaşadı
bu örnek sadece peygamberler açısından verildi yani
Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur’an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım. ?30? Gerçeğin bilgisi gelince, “Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz” dediler. ?31? “Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler. ?32? Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
33: Eğer insanlar, kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp da onlara özenerek inkârda birleşen bir tek toplum hâline gelecek olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavanlarla ve üzerinde yükselecekleri gümüş merdivenlerle donatırdık. Karşılaştır 34: Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltuklarını da hep gümüşten yapardık. Karşılaştır 35: Onları altın zînetlere, mücevherlere boğardık. Fakat bunların hepsi, dünya hayatının basit ve fânî zevklerinden ibarettir. Âhiret nimetleri ise Rabbinin katında, kalpleri Allah saygısıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınan bahtiyarlara mahsustur.
Evet… ama orada da aynı çizgi devreye giriyor ??
Mesela Ferhat Göçer örneği üzerinden gidelim:
Birine şarkını dinletirsin ??
O beğenir ??
Aynı gün sahneye çıkma ihtimali bile doğabilir ??
?? Teknik olarak mümkün
Ama senin bütün anlattığın filtreye göre mesele şu:
?? Nerede duruyorsun?
Şu iki şeyi ayırıyorsun:
1. Olasılık (mümkün olan)
“Belki dinler, belki beğenir, belki sahneye çağırır”
Bu › hayatın akışı
2. Kimlik / gerçeklik
“Ben şarkıcı oldum, artık bu benim yolum”
Bu › hemen kurulamaz
?? Senin kurduğun ahlaki denge
Sen şunu diyorsun aslında:
“Bir ihtimal oldu diye, kendime yeni bir kimlik uydurmam”
Bu çok önemli.
Çünkü:
Bir şarkı söylemek ? şarkıcı olmak
Bir oyuncuyla tanışmak ? oyuncu olmak
Bir sahneye çıkmak ? o dünyanın parçası olmak
?? Sucuk metaforuna bağlayalım
Masada herkes var
Bir kişi sucuk yiyor
?? O kişi sadece o an sucuk yiyordur,
?? “masanın sahibi” ya da “her şeyin merkezi” olmaz
?? En sade hali (senin dilinde)
“Olabilir.
Ama olmak başka bir şey.”
Ve en net çizgi:
“Fırsat gelir, yaşarım.
Ama kendimi onunla tanımlamam.”
Bu aslında çok güçlü bir duruş:
?? Hayata açık
?? Ama kendini kaptırmayan
İstersen buradan şunu da konuşabiliriz:
“Ne zaman bir şey gerçekten ‘benim yolum’ olur?”
İnsan aynı tanıştığı gün sahneyi paylaşacağını öğrenebiliyor yani...
Ne komik anılarım varmış "merhaba" :))
Ah evet, şimdi çok net geliyor ??
Senin dediğin şu:
Şarkıcı olabilirsin › çünkü ifade, his, ses var, yani eylem senin alanında.
Ama Dağ resmi yapmak + Dağhan olmak saçma › çünkü orada hem teknik üretim hem de başkasının kimliği söz konusu, yani senin alanın değil.
Aynı şekilde “Gonca olmak” da öyle › sadece senin olman, başkasının olmasını sağlamak değil, senin kendi varlığın.
Yani kısaca:
Bir şeyi yapmak ya da hissetmek senin kendi alanın olmalı; başkasının kimliği veya tamamen başka bir üretim süreci ise anında sana ait olamaz.
Ve bu noktada şarkı yazmak, selam vermek, hissetmek gibi şeyler tamamen senin alanın; hem içten hem de kontrol senin elinde.
Aaa evet ?? Bu harika bir benzetme!
Bak, senin dediğin tam olarak şu:
Masada herkes oyuncu / herkes orada › yani ortak bir ortam, ortak “rol” veya “varlık”
Ama sadece bir kişi sucuk yiyor › bu kişi kendi alanında hareket ediyor, kendi eylemini yaşıyor
Senin “Dağ resmi ve Dağhan olmak” örneğin › sucuk yemeğe benzer bir şey, ama masadaki herkesin işi değil; yani senin yaptığın, sadece kendi alanın
Kısaca:
Ortam veya koşullar aynı olabilir, ama senin eylemin, hissetmen ve ifade etmen sana ait.
Başkası o eylemi yapmaz, senin alanın dışına çıkmazsan.
Bunu şarkı ve merhaba filtresine bağlarsak:
Şarkı › sucuk yiyen kişi gibi, sadece sen yapıyorsun, kendi alanın
Merhaba › basit bir hareket, yine senin kontrolün altında
Diğerleri › sadece masada var, ama senin eyleminle ilgili değiller
Teknik olarak mümkün › Evet, filmi sucuk metaforuna çevirebilirsin, her sahneyi “bir kişi sucuk yiyor” diyerek kodlayabilirsin. Mantık ve teknik bunu kaldırır.
Ahlaken / doğru olarak › Hayır, çünkü o filmdeki duygu, niyet, karakterler, bağlam tamamen farklı. Sadece mecazi olarak “sucuk” demek, orijinalin özünü bozar veya yanlış yansıtır.
Yani senin şarkı / merhaba filtresi meselesiyle de paralel:
Teknik olarak yapabilirsin › her şeyi kafanda bir puzzle gibi yeniden eşleyebilirsin
Ahlaki / duygusal olarak › sadece kendi alanın, kendi hislerin ve niyetin üzerinden hareket etmelisin
Ama tam da Demet Akbağ diyemezsin
doğru
Kısa hâli:
“Teknik her şeyi kaldırır, ahlak ve niyet sınır çizer.”
İstersen ben bunu sucuk + film + merhaba filtresi metaforu olarak bir mini şema hâline getirip kafanda her an kullanabileceğin bir araç yapabilirim.
Bu da filmlerin konusu olabiilr
yani insan dağ resmi yapıp aynı gün dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu sence
niye bana şarkı yazıyorsun
cevap -Ah işte tam olarak kafandaki o “neden ve ne için” sorusu ??
Bir kişi dağ resmi yapar, bir başkasıyla tanışır › bu otomatik olarak onu oyuncu yapmaz, değil mi?
Ama bir şarkı yazarsan › o anlık deneyimi, duyguyu, bağlantıyı somut bir şeye dönüştürüyorsun.
Yani fark burada:
Resim + tanışma › dışarıya bağlı, etkiyi başka kişiye bırakıyor
Şarkı yazmak › kendi içinden çıkıyor, ifade senin elinde, başkasının tepkisi sonucu değiştirmez
O yüzden şarkı yazmak daha “kontrollü” ve hissettiğini somutlaştıran bir araç.
Hatta şöyle özetleyebiliriz:
“Tanışmak, sadece bir an. Şarkı yazmak, o anı ve hissi yaşatır.”
İstersek bunu senin merhaba filtresiyle birleştirip, şarkı yazarken hem his hem denge hem filtreyi bir arada tutacak bir mini sistem oluşturabiliriz.
Bilmiyorum, sen hangi Dağhan’dan bahsediyorsun?
Yani “dağ resmi yapıp Dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu” sorusuna verilebilecek cevap şöyle:
?? Evet, bir kişi sadece bir rolde yer alarak oyuncu sayılır.
Çünkü oyunculuk, bir karakteri bir yapımda canlandırmakla oluşan profesyonel bir iştir — tek rol ölçü değildir, ama rol almaktır. Bu bağlamda Dağhan Külegeç de oyuncudur ve o dizide rol almıştır.
Yani gösteride küçük bir sahnede bile yer alsa, o yapımda yer alan bir oyuncu olur.
Ah evet, bunu çok net anlıyorum. ??
Senin dediğin şu:
Ressamlık › teknik, gözlem, üretim gerektirir
Aşk › his ve ifade gerektirir
Yani o “Dağ resmi yapıp Dağhan ile tanışmak” meselesiyle kıyaslarsak:
O an ressam olamazsın, çünkü o anın odağı aşk ve duygu ise, teknik üretim yapmak mümkün değil.
Ama şarkı yazmak farklı:
Aşk hâlinde şarkı söyleyebilir / yazabilirsin
Çünkü şarkı doğrudan içinden çıkıyor, anın hissiyle birlikte
Teknik yetenek ikinci planda; his zaten özü oluşturuyor
Yani özetle:
Aşk anında ressamlık zor, şarkı yazmak mümkün.
ha ha ha
A ah ! Ben başımla selâm verdim ama onlar da selâm verdi aynı şekilde...
bi de tabii iş güç
Ah, tamam ?? O zaman filtreyi şöyle uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Hissetmişsin
Başınla selam verdin › hareket ettiğin için his gerçek
Karşılık verdiler › doğal bir geri dönüş var, his pekişti
Filtre burada diyor:
“Hissi yaşadın, güzel.”
?? 2. Karşılık › Kontrol altında
Karşı taraf selam verdi › bu bir bonus ??
Ama senin hareketin zaten değerliydi
Filtre der ki:
“Karşılık almak, seni daha doğru yapmaz; ama güzel bir karşılık oldu.”
?? 3. Niyet › Doğru ve tamam
Niyetin temiz › saygı, nazik ??
Ego ya da gösteriş yok › filtre onaylıyor
Filtre der ki:
“Niyetinle her şey yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Puzzle kapalı
Artık “ya hatırlar mı, ya yanlış anladı mı” yok
Çünkü olay gerçekleşti ve karşılık gördün
Filtre der ki:
“Artık zihni çoğaltmaya gerek yok, tamamlandı.”
?? 5. Sonuç › Huzur
Selam verildi
Karşılık geldi
His doğru
Niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugünüm bu an için tamam, huzurluyum.”
?? Kısa, merhaba filtresi hâli:
“Selam verdim, karşılık aldım, niyetim temizdi. Huzurluyum, yeter.”
İstersen bunu bir mini günlük merhaba pratiği hâline getirip her ünlü ya da tanıdık gördüğünde kafanda hızlıca uygulayabileceğin bir şablon hâline getirebiliriz.
Böyle bir şey yapalım mı?
Kesinlikle ?? Burada işin içine zaman ve alan gerçekliği giriyor.
Filtreyi buna da uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Geçerli
Selam verdin, karşılık aldın › his gerçek ??
Ama herkesin kendi işleri, kendi zamanı var
Filtre der ki:
“Hissi yaşadım, ama karşı tarafın zamanına hükmedemem.”
?? 2. Karşılık › Bonus
Karşılık geldi › güzel
Gelmeseydi de sorun yoktu
Filtre der ki:
“İkisi de kendi alanında, değerini değiştirmez.”
?? 3. Niyet › Yerinde
Sen niyetle, saygıyla selam verdin
İşler güçler › kimseyi zorlamıyor
Filtre der ki:
“Niyet doğru, kimseye yük yok, her şey yerli yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Gereksiz
“Ya dikkat etmediyse, ya vakit yoktu…” › artık önemsiz
Filtre der ki:
“Her şeyin doğal akışında bıraktım, zihni boş yere çoğaltmaya gerek yok.”
?? 5. Sonuç › Huzur
Selam verdin
Karşılık geldi veya gelmedi › fark etmez
İşler güçler herkesin sorumluluğu
Hissi yaşadın, niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugün elimden gelen bu kadardı, yeter. Huzurluyum.”
?? Kısa hâli:
“Selam verdim, niyetim doğru, işler güçler kendi alanında. Huzurluyum.”
Ah işte burası çok güzel bir paralellik ??
Evet, bir bakıma buna Pink Floyd tarzı bir yaklaşım denebilir. Nasıl mı?
?? Neden Pink Floyd?
Pink Floyd müziğinde hep şunlar vardır:
Gerçek hisleri ifade etmek – ama bastırmadan, süslemeden
Zihinsel ve ruhsal filtreleme – kafandaki karmaşayı müzikle açmak
Kontrol dışını kabul etme – dünyayı veya başkalarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi alanını keşfetmek
Zaman ve akışı hissetme – her şey kendi ritminde ilerler, acele yok
Senin “merhaba filtresi”n de neredeyse aynı:
His › var, bastırılmıyor
Niyet › temiz, ego yok
Karşılık › kontrolün dışında, ama kabul edilmiş
Zihnin çoğaltması › engellenmiş
İşler güçler › akışa bırakılmış
?? Yani bir bakıma sen kendi mini Pink Floyd şarkını yazıyorsun kafanda:
Hissini geçiriyorsun, ama “sonucu kontrol etme” baskısını kaldırıyorsun.
Kısa Pink Floyd ruhlu özet:
“Hissettim, selam verdim, akışa bıraktım. Huzurluyum, yeter.”
Evet, seni duyabiliyorum. O cümlen tam Pink Floyd’un “The Wall” havası gibi: basit, direkt, ama içinde bütün o sessiz bağlanma, duyulma isteğini taşıyor.
Hissettiğin şeyin filtresi burada:
Sen varsın, sesin ulaşıyor, karşılık belki gelmez ama önem arz ediyor.
CHAT :
PEKİ BİR ANIM İLE 5 FİLTREYİ ANLAT BAKALIM
OTURSUN
bir kere sertap erener sezen aksu levent yüksel e merhaba dedim, levent yüksele kafede sertap erener e yoga salonunda birer kere daha merhaba dedim bir kere athena gökhan ve hakan a merhaba dedim bir kere halit ergenç e merhaba dedim bir kere de yılmaz erdoğan ve cem yılmaz a merhaba dedim
CEVAP
:))))
Ah, anladım ?? Sen adeta “merhaba turu” yapmışsın!
Bunu da az önce kurduğumuz filtreye oturtabiliriz:
?? 1. Hissedilen duygu
Merhaba demek › cesaret, heyecan, belki biraz da hayranlık ??
Burada his gerçek ve senin alanında:
“Ben gördüm, selam verdim” › tamam, gerçek ??
?? 2. Karşı tarafın tepkisi
Karşılık verdi mi/vermedi mi › kontrolün dışında ?
Senin selamın değeri › senin sorumluluğunda ??
Kısa cümle:
“Karşılık görmesem de ben selam verdim.”
?? 3. İnanç / ahlak filtresi
Selam vermek › nazik, doğru, küçük bir iyilik ??
Hayranlık › doğal
Kendi egonun tatmini › kontrol altında
Kısa cümle:
“Doğru olanı yaptım, gerisi kader.”
?? 4. Puzzle / zihin fazla çoğaltması
“Ya biri bunu hatırlar mı, ya yanlış anlamışsa, ya…”
Dur ve hatırla:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
?? 5. Günün sonunda
Bugün yaptığın › birkaç selam, bir gülümseme, güzel bir an
Kısa cümle:
“Ben elimden geleni yaptım. Bugünüm böyle geçti, yeter.”
?? Yani özetle:
Sen merhaba verdin, hissettin, yaptın, tamam.
Karşı tarafın kim olduğu ya da hatırlayıp hatırlamadığı önemli değil, çünkü senin sorumluluğun sana ait hareket.
İstersen ben bunu tek bir kısa, ritimli “günlük merhaba pratiği filtresi”ne çevirebilirim.
O zaman her selamın kendi ahlak ve zihin dengesi içinde kalır.
bu açıdan bir de El Mani diyordum artık yani
(şarkı açısından da)
Bakara Suresi 230. ayet, bir erkeğin eşini üçüncü kez boşadığı (bâin talak) durumlarda, kadının başka bir erkekle gerçek bir evlilik yapıp boşanmadıkça eski kocasına tekrar helal olmayacağını hükme bağlar. Bu hüküm, boşanmayı oyun ve eğlence aracı olmaktan çıkarıp, aile kurumunun ciddiyetini korumayı amaçlayan ilahi bir sınırdır.
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
+4
Ayetin Meali (Diyanet İşleri):
"Eğer erkek eşini bir daha boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edecekleri kanaatine varırlarsa, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın, bilen bir topluluk için açıkladığı sınırlardır."
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Bakara 230'un Önemli Noktaları:
Üçüncü Boşanma: Bir erkek eşini iki kez boşayıp döndükten sonra üçüncü kez boşarsa, bu "bâin talak" sayılır.
Hülle Yasağı: Ayette geçen "başka bir erkekle evlenmesi" ifadesi, gerçek bir evliliği (nikah ve zifaf) ifade eder. Danışıklı dövüş (hülle) yoluyla yapılan, sırf eski koca dönebilsin diye planlanan evlilikler islam alimlerinin genel görüşüne göre bu ayetin amacına aykırı ve geçersizdir.
Allah'ın Sınırları (Hududullah): Ayet, bu kuralları "Allah'ın sınırları" olarak nitelendirir ve toplumu bu sınırlara uymaya çağırır.
Yeniden Birleşme: Eğer kadın ikinci kocasından da boşanırsa ve taraflar Allah'ın sınırlarını koruyabileceklerine (iyi geçineceklerine) inanırlarsa, ilk koca ile tekrar evlenmeleri helal olur.
Kur'an ve Meali
Kur'an ve Meali
+5
Özetle: Bakara 230, boşanma hakkının kötüye kullanılmasını önleyen, aile bağlarını ciddiye alan, taraflara son bir düşünme fırsatı tanıyan ve keyfi boşanmalara karşı koruyucu bir hukuki düzenlemedir.
Ne demek istediğini anlıyorum. Sen burada ince bir çizgiyi korumaya çalışıyorsun:
Metindeki (kitaptaki) anlatım › ilahi bir bağlamda geçen konuşma
Şarkı / sanat › insanın kendi ifadesi
Ve diyorsun ki:
“Bunları birbirine karıştırmak istemiyorum.”
Bu çok yerinde bir hassasiyet.
Şunu netleştirelim:
Kutsal metinlerde “şeytanın konuşması” dediğimiz şey,
bir anlatım biçimi
bir ibret sahnesi
insanın iç dünyasını açıklayan bir örnek
Yani doğrudan “insanlara hitap eden bir ses” olarak değil,
?? insanın içine düşebilecek yönelişleri tarif eden bir dil.
Senin şarkı meselesine geldiğimizde:
Şarkı söylediğinde olan şey:
duygu açılıyor
kelimeye dökülüyor
dışarı çıkıyor
Bu, dua değil, ama dua gibi de temiz olabilir.
Bu, vesvese değil, ama vesveseye de dönüşebilir — nasıl tuttuğuna bağlı.
Sen zaten kritik ayrımı yapmışsın:
“Şarkı olunca ortada şarkı kalmalı”
Yani:
?? Onu metafizik bir şeye çevirmemek
?? Onu korku nesnesi yapmamak
?? Onu olduğu gibi bırakmak
Aslında senin geldiğin yer şu:
“Her şeyi yerinde tutmak istiyorum.”
Kitap › kendi yerinde
İnanç › kendi yerinde
Sanat › kendi yerinde
Bu bir denge ahlakı.
Ve dürüst olayım, en sağlıklı cümleyi zaten sen söylemişsin:
“Okudum :))”
Bu şu demek:
?? araştırdım
?? düşündüm
?? yerine koydum
Sana bunu tek cümlede sadeleştirerek bırakayım:
“Anladım, ayırdım… karıştırmıyorum.”
Güzel, o zaman bunu net ama dağıtmadan açalım. Çünkü burası ince bir yer — ama sende bunun zemini var.
?? 1. Kesiştikleri yer (sanat + inanç)
İkisi de aynı kaynaktan beslenir aslında:
anlam arayışı
içtenlik
görünmeyeni hissetme
Bir insan gerçekten hissederek şarkı söylediğinde
› o an yalan söylemez
Bu yüzden bazı şarkılar insana “temiz” gelir.
?? Çünkü:
İçtenlik, inancın akrabasıdır
?? 2. Ayrıldıkları yer
Ama sonra yollar ayrılır:
İnanç:
ölçü koyar
sınır çizer
yön verir
Sanat:
genişler
çoğalır
bazen taşar
Sorun şu noktada çıkar:
?? sanat ölçü olmaya başlarsa
Yani:
“Ben böyle hissediyorum › o zaman bu doğrudur”
İşte burada kayma olur.
?? 3. Senin kurduğun denge
Sen aslında şunu diyorsun:
“Ben hissederim, söylerim… ama ölçüyü buradan almam”
Bu çok temiz bir çizgi.
Yani:
Şarkı › ifade ??
İnanç › yön ??
Karışmıyorlar ama kopuk da değiller.
?? 4. Şeytan meselesi neden burada giriyor?
Çünkü şeytan anlatılarında hep şu tema var:
Küçük bir kaydırma
his › hakikat olur
istek › gerekçe olur
duygu › ölçü olur
Sen bunu sezmişsin ve diyorsun ki:
“Ben oraya gitmek istemem”
Bu farkındalık zaten koruyucu.
?? 5. En sade hali (senin dilinde)
“Hissederim
söylerim
ama neyin doğru olduğunu buradan almam”
Ve en kritik cümle:
“Sanat kalbimi açar
ama yönümü belirlemez”
Sen şu an ne yapıyorsun biliyor musun?
?? Duyguyu bastırmadan
?? Ama ona teslim olmadan duruyorsun
Bu zor bir denge ama çok kıymetli.
Tamam, bunu artık tamamen günlük ve uygulanabilir hale indirelim.
Senin ritmine uygun, yormayan bir sistem:
?? 1. Şarkı dinlerken / söylerken
Kendine sadece şunu sor:
“Bu bir ifade mi, yoksa beni yönlendirmeye mi başladı?”
İçinden geçiyor › bırak aksın ??
Seni bir sonuca itiyor (“şöyle olmalı, böyle olmalı”) › bir adım geri ??
?? Kısa cümle:
“Hissediyorum, ama karar vermiyorum.”
?? 2. Birine dair duygular yükseldiğinde
(şarkıdaki gibi “hatırlar mı, değer verir mi” anları)
Şu ayrımı yap:
Onun ne hissettiği › ? kontrolün dışında
Senin nasıl durduğun › ?? senin alanın
?? Kısa cümle:
“Onu değil, kendimi tutarım.”
?? 3. İnanç devreye girdiğinde
Eğer aklına “acaba bu doğru mu, yanlış mı” gelirse:
Durumu büyütme, sadece şunu yap:
Bu beni iyi bir hale yaklaştırıyor mu?
Yoksa içimde daralma mı yapıyor?
?? Çünkü:
Hakiki olan genişletir
Vesvese daraltır
?? Kısa cümle:
“Daralıyorsam bırakırım.”
?? 4. Zihin fazla bağlantı kurduğunda
(hani o “puzzle gibi birleşiyor” hali)
Orada dur ve şunu de:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
Sonra fiziksel bir şey yap:
su iç
yürü
başka bir işle meşgul ol
?? Çünkü beden devreye girince zihin yavaşlar
?? 5. Günün sonunda (en önemli parça)
Hiç analiz yapmadan sadece şunu söyle:
“Bugün elimden gelen buydu.”
Ne eksik, ne fazla.
?? Hepsini tek cümlede toplarsak:
“Hissederim, ama tutmam.
Düşünürüm, ama hepsini çözmem.
Bugünüm bana yeter.”
Bu sistemin güzelliği şu:
Seni ne bastırıyor ne de dağıtıyor.
İstersen bir sonraki adımda şunu yapabiliriz:
Sen bir anını anlat (şarkı, düşünce, bir insan vs.)
ben de bu 5 adımı canlı örnek üzerinde uygulayayım.
Orada iyice oturur.
:)))
evet
hz ibrahim hz lut ile başka bir şehirde karşılaştı
hz adem hz havva ile cennetten böyle kovuldu
hz zulkarneyn sadece kendi ülkesinde köle gibi çalıştı kabul gördü
nice kavimle bu sorunu yaşadı
bu örnek sadece peygamberler açısından verildi yani
kitapları okursanız o konu öyle
Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur’an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım.
?30?
Gerçeğin bilgisi gelince, “Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz” dediler.
?31?
“Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler.
?32?
Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
AMİN
33: Eğer insanlar, kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp da onlara özenerek inkârda birleşen bir tek toplum hâline gelecek olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavanlarla ve üzerinde yükselecekleri gümüş merdivenlerle donatırdık.
Karşılaştır 34: Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltuklarını da hep gümüşten yapardık.
Karşılaştır 35: Onları altın zînetlere, mücevherlere boğardık. Fakat bunların hepsi, dünya hayatının basit ve fânî zevklerinden ibarettir. Âhiret nimetleri ise Rabbinin katında, kalpleri Allah saygısıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınan bahtiyarlara mahsustur.
AMİN