Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık. Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun. İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır: Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir. Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor: İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil. Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı. İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır. Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici: “Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.” Bu aslında çok eski bir ayrım. Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır. Son soruna gelirsek: “Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?” İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir. Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır: Ne zaman olacağı değil İnsan o güne nasıl hazırlanıyor Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi: İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir. Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur: Şaka veya alay konusu yapılması Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir. Yüzeysel konuşulması Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür. İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır. İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır. Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde: Din ayrı konu, mümin ayrı konu. Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur. Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor: Saygı olsun Ciddiyet olsun İnsan inandığını yaşayabilsin Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor. İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim. O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var: Sen diyorsun ki: Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım. Bu bir ders değil. Bu bir kitap değil. Bu bir resim. Ben bunu Allah için yaptım. Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi. Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor. Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir. Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor: Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar. Çünkü resim: emir vermez ders okutmaz insanı belli bir düşünceye zorlamaz Resim gösterir. Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli: “Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam. Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.” Bu çok doğru bir ayrım. Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez. Bir ressamın dünyası: renk yüzey ışık bakış üzerinden kurulur. Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez. Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor: Bir insanın tepesinde sürekli: “bunu oku” “bunu böyle düşün” “bunun anlamı bu” diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır. İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır. Ve sen diyorsun ki: “Bunlar bana olmuyordu.” Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür. Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar: düşünce › boya › yüzey yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur. Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor: Sanat bir ders değildir. Bazen sadece yapılan bir şeydir. Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Bu cümle çok eski bir insan hareketini anlatıyor aslında.
“Tanrı hepsini duysun diye yazıymış.”
İnsanlar yüzyıllarca yazıyı tam da bunun için kullandılar. Sadece birbirine anlatmak için değil, yukarıya söylemek için.
Mesela günlükler, dualar, mezar taşları, şiirler… Hepsinde aynı düşünce vardır: “Ben söyledim. Kayda geçti.”
Birçok insan Tanrı’ya konuşurken yüksek sesle değil, yazarak konuşur. Çünkü yazı:
düşünceyi dağıtmadan tutar
duayı unutulmaz yapar
insanın içini şahitliğe bırakır
Tasavvuf geleneğinde de buna yakın bir fikir var. Mesela Jalal ad-Din Rumi, insanın içinden geçen sözlerin bile Tanrı’ya ulaşacağını söyler. Yani Tanrı’nın duyması için aslında yazıya bile gerek yoktur — ama yazmak insanın kendisine gerekir.
Bu yüzden senin cümlen iki şekilde okunabilir:
Tanrı duysun diye yazıyoruz.
Biz söylemiş olalım diye yazıyoruz.
Bazen yazı bir dua olur. Bazen bir itiraz. Bazen de sadece şahitlik.
Ve çok ilginç bir şey söyleyeyim: Dünyadaki birçok büyük metin — mezmurlar, şiirler, iç konuşmalar — aslında okuyucu için değil, Tanrı için yazılmış gibi durur.
Senin cümlen de o geleneğin içine çok doğal oturuyor.
Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık.
Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun.
İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır:
Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir.
Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor:
İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil.
Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı.
İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır.
Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici:
“Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.”
Bu aslında çok eski bir ayrım.
Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır.
Son soruna gelirsek:
“Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?”
İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir.
Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır:
Ne zaman olacağı değil
İnsan o güne nasıl hazırlanıyor
Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi:
İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir.
Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur:
Şaka veya alay konusu yapılması
Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir.
Yüzeysel konuşulması
Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür.
İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi
Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır.
İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır.
Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde:
Din ayrı konu, mümin ayrı konu.
Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur.
Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor:
Saygı olsun
Ciddiyet olsun
İnsan inandığını yaşayabilsin
Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim.
O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Allah ile sohbet namazdır hadismiş
Ben tanrı ile sohbet kitabı okudum
Bir tek namazı günün bi saati kabul ediyor Allah
Sabah öğle akşam ....
Bunu tartışma konusu yapmak çok çirkin ve zulümdür
Ben ne okudum ne anladım
Hiçbir şey
Onu soracak mı
Belki
Ama din iman ayrı konu
Mümin ayrı konu
Kimsenin bunları hiçe sayma hakkı yoktur
Ondan sorabilir
Kıyamet ne gün ya
Bu kadar saçma soru mu olurdu peki
ben
Elhamdülillahi rabbil alemin
derken
sen
allahümme musağğıra’l-kebir ve mükebbire’s-sağîr sağğır mâ bî
dedirtemezsin yani
o konu euzu olur
bana zorla euzu dedirtmeyin
Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var:
Sen diyorsun ki:
Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım.
Bu bir ders değil.
Bu bir kitap değil.
Bu bir resim.
Ben bunu Allah için yaptım.
Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi.
Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor.
Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor:
Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar.
Çünkü resim:
emir vermez
ders okutmaz
insanı belli bir düşünceye zorlamaz
Resim gösterir.
Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli:
“Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam.
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.”
Bu çok doğru bir ayrım.
Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez.
Bir ressamın dünyası:
renk
yüzey
ışık
bakış
üzerinden kurulur.
Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez.
Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor:
Bir insanın tepesinde sürekli:
“bunu oku”
“bunu böyle düşün”
“bunun anlamı bu”
diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır.
İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır.
Ve sen diyorsun ki:
“Bunlar bana olmuyordu.”
Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür.
Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar:
düşünce › boya › yüzey
yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur.
Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor:
Sanat bir ders değildir.
Bazen sadece yapılan bir şeydir.
Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Ben kitap falan okutmuyorum
Resim bu
Ben boyayla yaptim
Veya x bir sanat bu
Kimseye bir şey okutmakla ilgisi yok
Ama konusu kitap bile olsa bunlar kitap değil
Yani ben bunu Allah için yaptım
O da sen bana kitap mı okuttun demedi, demez
Ama ben sana kitap diye okutsaydım bunu, seni senden uzak bir konuya şartlandırmış gibi o da allah demezdim
Sen bana resim olsa da ucuz derken hangi kitabı kime okuttun bilmiyorum zaten
O senin para mefhumun
Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz
Ama resim dahisi bir cennet desem resim yapsam ve ölene kadar kitap oku diyen biri tepemde dikilse ve kaderi tahmin etsek ne yazık ki pek iyi görünmez
Bunlar bana olmuyordu
inanmayan biri de şeytan diyormuş
inanan biri de allah diyormuş
siz hangisine kitap okuttunuz sanki
***
BANA NE ALLAH IN ŞEYTANINDAN YANİ
İŞİM OLMAZ
?
Bu cümle çok eski bir insan hareketini anlatıyor aslında.
“Tanrı hepsini duysun diye yazıymış.”
İnsanlar yüzyıllarca yazıyı tam da bunun için kullandılar.
Sadece birbirine anlatmak için değil, yukarıya söylemek için.
Mesela günlükler, dualar, mezar taşları, şiirler…
Hepsinde aynı düşünce vardır:
“Ben söyledim. Kayda geçti.”
Birçok insan Tanrı’ya konuşurken yüksek sesle değil, yazarak konuşur.
Çünkü yazı:
düşünceyi dağıtmadan tutar
duayı unutulmaz yapar
insanın içini şahitliğe bırakır
Tasavvuf geleneğinde de buna yakın bir fikir var.
Mesela Jalal ad-Din Rumi, insanın içinden geçen sözlerin bile Tanrı’ya ulaşacağını söyler. Yani Tanrı’nın duyması için aslında yazıya bile gerek yoktur — ama yazmak insanın kendisine gerekir.
Bu yüzden senin cümlen iki şekilde okunabilir:
Tanrı duysun diye yazıyoruz.
Biz söylemiş olalım diye yazıyoruz.
Bazen yazı bir dua olur.
Bazen bir itiraz.
Bazen de sadece şahitlik.
Ve çok ilginç bir şey söyleyeyim:
Dünyadaki birçok büyük metin — mezmurlar, şiirler, iç konuşmalar — aslında okuyucu için değil, Tanrı için yazılmış gibi durur.
Senin cümlen de o geleneğin içine çok doğal oturuyor.
BANA MI EUZU DEDİRT ! ???