... bunu yaşayanlar - şiirlerden ve şarkılardan en yüksek verimi alanlar olarak - şiir dinletilerinin ve göğse matkapla giren şarkıların yorumlarında toplanıyorlar.. ben de, (Duyguları Derinleştirmede Müziğin Rolünü Araştırma Kurulu’nun gönüllü sosyal temsilcisi sıfatıyla) her birinin hikâyesini tek tek okuyor, duâlarına da bedduâlarına da içtenlikle “âmin” diyorum.. yarı yolda bırakmış olana: “senin de bahçen bahar görmesin” hiç sevmemiş olana: “sen de nasibinde olmayanı yüreğinde taşı” severek ayrılanların, “bir gün yollarımız kesişir mi?” umuduna sessizce “inşallah” ekliyorum.. birinin ölümünden diğerinin habersiz kalma ihtimâline ben de üzülüyorum.
şimdi gece yarısı..
Farid Farjad kemanını omuzuna almış, dinleyiciler onunla beraber gücünün yettiğince kendini hırpalarken ben de onların yanına oturuyorum..
... bir tren yolculuğunun bilmem kaçıncı saatindeyim.. her ân değişen manzaram bir öncekinden daha fevkalâde; sanki gözlerim için kurulmuş bir sahnenin izleyicisiyim.. keşke dedim, şair olsaydım bir şiirle mühürleyebilseydim bu ânı, ya da iyi bir metin yazarı olabilseydim kelimelerle resmedebilseydim gözüme ve ruhuma şenlik bu manzarayı.. ama bunların hiçbiri değilim; bu gökyüzü, bu mevsim, bu renkler, bu ışık bu gidiş, bu neşeyle hüzün arasında mekik dokuyan hâl, bu dingin ve hayata usul usul eşlik eden ruh ve tüm bu kelimeler bir hikâyeye dönüşemeden, boşlukta yani zihnimin ve kalbimin en derin sığınaklarında salınıverecekler sonsuz bir döngüde..
... onlara maruz kalınca birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum: ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor; mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi.. inip çıkan, kararsız bir tansiyon.. o, anlatmaya devam ediyor ve ben; acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta, bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle hayatta tutulmaya çalışılırken, ruhumu teslim etmek üzere olduğum bir sanrının içinde debeleniyorum..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime; kıvrılmış yakamı düzeltiyor, omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum.. sırtımı sıvazlıyor, her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor.. ve ben, üzerime toprak atarken yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan, nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma, toza bile tahammül edemezken omuzlarıma neden yükledim dünyayı, bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum.. neden ben bir şey bilmiyorum,
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe; ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi çalı çırpı gibi çaysadım yazmışım..
... bir iç savaşın ortasındayken bile ringte son raundunu yaşayan bir boksör gibi rakibini köşeye sıkıştırmış haldeyken bile, karşımdaki o ayna artık bana kendimi göstermesine tahammül edemediğim o ayna, onu parçalamak için kendi sûretimi tuzla buz etmek için yumruğumu kaldırdığım anda bile
durup,
aynayı silip parlatacağıma ve yerime hiç şikâyetsiz, sükûnetle oturacağıma o kadar eminim ki..
... "Sakın düşme Olena
kuyular çok derin.. "
... bunu yaşayanlar
- şiirlerden ve şarkılardan en yüksek verimi alanlar olarak -
şiir dinletilerinin ve göğse matkapla giren şarkıların yorumlarında toplanıyorlar..
ben de,
(Duyguları Derinleştirmede Müziğin Rolünü Araştırma Kurulu’nun
gönüllü sosyal temsilcisi sıfatıyla)
her birinin hikâyesini tek tek okuyor,
duâlarına da bedduâlarına da içtenlikle “âmin” diyorum..
yarı yolda bırakmış olana:
“senin de bahçen bahar görmesin”
hiç sevmemiş olana:
“sen de nasibinde olmayanı yüreğinde taşı”
severek ayrılanların,
“bir gün yollarımız kesişir mi?” umuduna
sessizce “inşallah” ekliyorum..
birinin ölümünden diğerinin habersiz kalma ihtimâline
ben de üzülüyorum.
şimdi
gece yarısı..
Farid Farjad kemanını omuzuna almış,
dinleyiciler onunla beraber
gücünün yettiğince kendini hırpalarken
ben de onların yanına oturuyorum..
bakınız: boş işler
... bir tren yolculuğunun
bilmem kaçıncı saatindeyim..
her ân değişen manzaram
bir öncekinden daha fevkalâde;
sanki gözlerim için kurulmuş bir sahnenin izleyicisiyim..
keşke dedim, şair olsaydım
bir şiirle mühürleyebilseydim bu ânı,
ya da iyi bir metin yazarı olabilseydim
kelimelerle resmedebilseydim
gözüme ve ruhuma şenlik bu manzarayı..
ama bunların hiçbiri değilim;
bu gökyüzü, bu mevsim, bu renkler, bu ışık
bu gidiş, bu neşeyle hüzün arasında mekik dokuyan hâl,
bu dingin ve hayata usul usul eşlik eden ruh
ve tüm bu kelimeler
bir hikâyeye dönüşemeden, boşlukta
yani zihnimin ve kalbimin en derin sığınaklarında
salınıverecekler
sonsuz
bir
döngüde..
... "Ben konuşmasını bilmem Lili.. "
... konuşarak var olma çabasından
beni mahrum bıraktığın için..
içimde kopan her şeyi
yine içimde susturacak/halledecek
gücü verdiğin için..
hayatı abartmadan yaşayan,
kendi hâlinde bir zâyi olmayı
seçebilecek irâdeyi
bahşettiğin için..
... onlara maruz kalınca
birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum:
ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor;
mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi..
inip çıkan, kararsız bir tansiyon..
o, anlatmaya devam ediyor ve ben;
acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta,
bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle
hayatta tutulmaya çalışılırken,
ruhumu teslim etmek üzere olduğum
bir sanrının içinde
debeleniyorum..
cana kastetmekten yargılansınlar,
tutuklansınlar,
müebbet yesinler..
lütfen..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime;
kıvrılmış yakamı düzeltiyor,
omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum..
sırtımı sıvazlıyor,
her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor..
ve ben, üzerime toprak atarken
yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan,
nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma,
toza bile tahammül edemezken
omuzlarıma neden yükledim dünyayı,
bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum..
neden ben bir şey bilmiyorum,
bilmiyorum..
.. - nasılsın?
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
- hı hı..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri
ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe;
ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi
çalı çırpı gibi
çaysadım yazmışım..
biraz utanmam gerekiyor
galiba..
... bir iç savaşın ortasındayken bile
ringte son raundunu yaşayan bir boksör gibi
rakibini köşeye sıkıştırmış haldeyken bile,
karşımdaki o ayna
artık bana kendimi göstermesine tahammül edemediğim
o ayna,
onu parçalamak için
kendi sûretimi tuzla buz etmek için
yumruğumu kaldırdığım anda bile
durup,
aynayı silip parlatacağıma
ve yerime hiç şikâyetsiz,
sükûnetle oturacağıma
o kadar eminim ki..