... koltuğumun muhtelif yerlerinde dikişler sökülmüş, söküklerden süngerler göz kırpıyor. bir başkasının yıpranmışlık, özensizlik, yoksulluk göreceği o yerlerde ben o koltuklarda geçirilen zamanları görüyorum; oturup okunan kitaplar, uzanıp izlenen filmler, izlerken uykunun sıcak davetine karşı koyulamayan ânlar. ağırlanan misafirlerin seslerini, koltuklar arasında yankılanan kahkahaları duyuyorum. neşesiyle gelen çocukların ise koltukların eskimesine olan katkılarına göz yumuyorum.
çünkü.. her sökük bir iz, bir tarih, bir anlam demek. odamı bir showroomdan ayıran şey tam da bu yaşanmışlık.
evet.
meseleye böyle bakmayı tercih etmemin koltuk fiyatlarının fahişliğiyle hiç ilgisi yok.
... yürüyüş yaparken sahile indim. üzerini mor sümbüllerin sardığı çardağın altındaki banka oturdum. deniz dingin, gök bulutsuz bir mavilikte, karşıki dağlar heybetli, vapurlar ve martılar denizin süsü yine. tek tük yürüyüş yapan insanlar hariç sahil bana ait.
oturdum ve bekledim. bekledim. bekledim.
bu atmosferin bende bir ilhâma, bir hisse, şiirsel dünyaya yeni bir kapı açması gerekirdi. ama hayır, ânın huzuru dışında hiçbir duygu teşrif etmedi. “o hâlde bir şeyler düşünmek gerek" dedim. bir fark ediş, bir uyanış, düşünsel dünyaya yeni bir kapı açılsın bari. ama o da olmadı.
ben edebî bir vahiy beklerken bir de aklım absürt şeylerin istilasına uğramaz mı? tamam, efkâr insanı değilim ama en azından dışarıdan görünen ağırbaşlılığımdan taviz vermemeliydim, bu ortamda kendi kendine gülen bir deliye dönüşmemeliydim. zor da olsa yanak kaslarıma hükmetmeyi başardım.
"kalk" dedim, "kalk, meşgul etme bankı boşuna"
edebiyat yapmak için neredeyse kusursuz hazırlanmış bütün bu dekoru ziyan etmişim hissiyle kalktım, gittim.
teselli olsun diye üç top dondurma ısmarladım kendime.
... ama ben, benden önce uyuyanlar sabah da benden önce uyanıp kahvaltı hazırlayabilsinler diye, ;) ben de hazır sofraya teşrif edebileyim diye mutlak sessizlik sağlıyorum
... içimin almadığı haksızlıklar var.
... her hikâyenin iyisi olamayız.
... kafam cam kırıklarıyla dolu doktor.
anlıyor musun?
... "ez nizanim çawa bijîm, çawa bimrim rebenê.
ronî ne dûre,
ne nêze dayê.."
... benim ayaklarım
beni a noktasından b noktasına taşıması dışında
hiçbir işe yaramıyor.
oysa
milletin ayakları neler yapıyormuş, neler.
... koltuğumun muhtelif yerlerinde dikişler sökülmüş, söküklerden süngerler göz kırpıyor.
bir başkasının yıpranmışlık, özensizlik, yoksulluk göreceği o yerlerde
ben o koltuklarda geçirilen zamanları görüyorum;
oturup okunan kitaplar, uzanıp izlenen filmler,
izlerken uykunun sıcak davetine karşı koyulamayan ânlar.
ağırlanan misafirlerin seslerini,
koltuklar arasında yankılanan kahkahaları duyuyorum.
neşesiyle gelen çocukların ise
koltukların eskimesine olan katkılarına göz yumuyorum.
çünkü.. her sökük bir iz, bir tarih, bir anlam demek.
odamı bir showroomdan ayıran şey tam da
bu yaşanmışlık.
evet.
meseleye böyle bakmayı tercih etmemin
koltuk fiyatlarının fahişliğiyle
hiç ilgisi yok.
hiç.
... yürüyüş yaparken sahile indim.
üzerini mor sümbüllerin sardığı çardağın altındaki banka oturdum.
deniz dingin, gök bulutsuz bir mavilikte,
karşıki dağlar heybetli,
vapurlar ve martılar denizin süsü yine.
tek tük yürüyüş yapan insanlar hariç sahil bana ait.
oturdum ve bekledim. bekledim. bekledim.
bu atmosferin bende bir ilhâma, bir hisse, şiirsel dünyaya yeni bir kapı açması gerekirdi.
ama hayır, ânın huzuru dışında hiçbir duygu teşrif etmedi.
“o hâlde bir şeyler düşünmek gerek" dedim.
bir fark ediş, bir uyanış, düşünsel dünyaya yeni bir kapı açılsın bari.
ama o da olmadı.
ben edebî bir vahiy beklerken
bir de aklım absürt şeylerin istilasına uğramaz mı?
tamam, efkâr insanı değilim ama
en azından dışarıdan görünen ağırbaşlılığımdan
taviz vermemeliydim,
bu ortamda
kendi kendine gülen bir deliye dönüşmemeliydim.
zor da olsa yanak kaslarıma hükmetmeyi başardım.
"kalk" dedim, "kalk, meşgul etme bankı boşuna"
edebiyat yapmak için neredeyse kusursuz hazırlanmış bütün bu dekoru ziyan etmişim hissiyle
kalktım, gittim.
teselli olsun diye üç top dondurma ısmarladım kendime.
canım kendim.. üzülme.
olmayınca olmuyormuş gerçekten.
“olmayınca olmuyor,” demiş miydim.
... buraya
bu kadar adanmışlık yeter.
ben bir süre uğramayı düşünmüyorum.
bakınız; inceliğimi de alıp gidiyorum.
gerisini antoloji düşünsün. :)
sanki babamın sitesi.
... adım zâyi
ama soyadım incelik..
tanıştığınıza çok memnun olacağınızın
garantisini veriyorum, hanfendi..
... ama ben,
benden önce uyuyanlar
sabah da benden önce uyanıp
kahvaltı hazırlayabilsinler diye, ;)
ben de hazır sofraya teşrif edebileyim diye
mutlak sessizlik sağlıyorum
şu an..