... benim yeğenler küçükken bir pijama partisi organize etmiştim onlar için. salonun ortasına kurduğum büyük bir çadır. çevresinde yanıp sönen peri led ışıklar. ilerleyen saatlerde altı çocuğun kahkahalarla patlatacağı onlarca balon. sevecekleri türden kurabiyeler, kekler. film seansı sırasında aksamadan servis edilen patlamış mısırlar. evi gürültülü bir neşeyle dolduran yastık savaşları. ve en nihâyetinde yorgun bedenlerini çadırın içindeki kocaman yatağa teslim ettiklerinde çadırın önünde oturup onlara okuduğum bir masalla biten bir gece. diğer gün onları evlerine uğurladığımda içlerinden biri "hala" dedi, "bir dahakine çadırın içine salıncak kurar mısın?"
ben cümleyi yıllarca verdikçe hep daha fazlasını isteyen tatminsiz insan huyunun bir çocuktaki hâli olarak okudum. oysa hayır, öyle değilmiş. bugün dank etti.
benim yapabilme gücüme inanmış o.
şimdi ansızın gelen bu farkedişle ne yapacağımı da bilmiyorum ki..
fonda ahmet kaya:
"hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan sonradan"
... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu. taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh". tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru, ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa yüzyıl öncesiydi galiba. ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar. meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller. yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler. inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ. bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde. o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce, ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta. o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle. senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne? ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun? kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum. çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu. o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce, nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler. büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm. güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı. benimle birlikte buna sevinir misiniz? dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş, kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
... benim yeğenler küçükken
bir pijama partisi organize etmiştim onlar için.
salonun ortasına kurduğum büyük bir çadır.
çevresinde yanıp sönen peri led ışıklar.
ilerleyen saatlerde altı çocuğun kahkahalarla patlatacağı onlarca balon.
sevecekleri türden kurabiyeler, kekler.
film seansı sırasında aksamadan servis edilen patlamış mısırlar.
evi gürültülü bir neşeyle dolduran yastık savaşları.
ve en nihâyetinde yorgun bedenlerini çadırın içindeki kocaman yatağa teslim ettiklerinde
çadırın önünde oturup onlara okuduğum bir masalla
biten bir gece.
diğer gün onları evlerine uğurladığımda
içlerinden biri
"hala" dedi,
"bir dahakine çadırın içine salıncak kurar mısın?"
ben cümleyi yıllarca
verdikçe hep daha fazlasını isteyen tatminsiz insan huyunun bir çocuktaki hâli olarak okudum.
oysa hayır, öyle değilmiş.
bugün dank etti.
benim yapabilme gücüme inanmış o.
şimdi ansızın gelen bu farkedişle
ne yapacağımı da bilmiyorum ki..
fonda ahmet kaya:
"hep sonradan gelir aklım başıma
hep sonradan sonradan"
... ruhumu çokça incelten bir geceden,
çokça şükran ile Gül Den.
... peki ya biz, Süvey Da
kendimizle gerçekten barışabildik mi?
... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim
coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu.
taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh".
tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim
çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru,
ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa
yüzyıl öncesiydi galiba.
ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar.
meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller.
yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler.
inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ.
bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde.
o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce,
ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta.
o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle.
senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne?
ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun?
kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın
ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından
sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum.
çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu.
o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim
ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce,
nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler.
büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm.
güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı.
benimle birlikte buna sevinir misiniz?
dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş,
kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
ha leyli. ha leyli. ha leyli"
... kelime tüccarının
kendine ait kelimeyi gerçekten bulmak istediğinden
emin değilim.
galiba o arayışın kendisini seviyor.
belki bulacağı kelimenin gerektireceği değişime
hazır hissetmiyor kendini.
belki de
başka bir şey.
bilmiyorum.
... benim kelime tüccarım,
cam raflara kelimeleri dizerken
"anlam"a hepsinden ayrı bir yer ayırırdı.
pek talep edeni yoktu.
sadece bazı özel ruhların
sahip olmak istediği bir kelimeydi bu.
onlar için saklar,
tereddütsüz teslim ederdi.
çünkü bilirdi;
her "anlam" teslimi,
dünyaya yeni bir bakış demekti.
... burada herkesin kendine ait bir başlığının olmasını.
yazılacak şeyin içeriğine uygun başlık bulma derdine düşmeden
her şeyi yazabildiğimiz bir yere sahip olmak
çok konforlu olsa gerek.
benim neden mi yok?
marksist yanımın bir başlığı parsellemeyi doğru bulmayışı gibi havalı ideolojik gerekçeler
falan filân.
gerçek şu ki..
hiç aklıma gelmedi
kendime ait bir başlık açmak.
kendime öyle bir alan açana kadar,
kıskanmaya devam.
... sınırlar. duvarlar.
beton barikatlar.