Güç peşinde koşan insan için anlam artık amaç değil araç olmuştur. Dolayısıyla etten kemikten insan, peyderpey kendine yabancılaşmıştır. İnsan şunu bunu tanrısallaştırırken sonunda o kürsüye kendini koydu. (Yuval Noah Harari-Homo Deus)
Anlaşılan biz sadece şölenler, cümbüşler ve Almanlarınkine benzer toplantılar için yaratılmışız. Bunun yanında ferdi girişimlerimiz de yok değildir. Bakarsınız, üçümüz beşimiz bir araya gelir bir yardım kurumu kurarız. Çok iyi, çok güzel ama o kurumu başarıya ulaştıracak kafa eksiktir bizde... Başta bir sevinç, bir iyimserliktir gider. İşe oldu, bitti gözüyle bakarız. Fakat sonuç? Diyelim bir yardım kurumu kurup, yoksullara dağıtmak üzere epey para toplarız fakat ardından bu hayırlı işi ıslatmak üzere şehrin ileri gelenlerine bir ziyafet çekeriz. Toplanan paranın yarısı uçar gider. Sonra o kurum için hademesi, memuru, müdür, dayaması döşemesi... Büyük bir bina kiralanır. Elbette yoksullara dağıtmak için elde üç beş ruble kalmıştır. İşin kötüsü, üç beş rubleyi nasıl dağıtmak gerektiğini bilen biri çıkmaz. Bakarsınız kurum üyelerinden biri, bu paranın süt ninesine verilmesini ister. (Gogol- Ölü Canlar)
Bu asırda insanoğlu kendi yarattığı enkazın içinden bir yolunu bulup çıkmalıdır bir an önce. Alain Badiou bu ruh halini, çıkış hareketini tanımlamak için harika Grekçe kelime kullanır: Anabasis. Kelime Xenophon’un ünlü eserinden gelir. Düşman topraklarında kaybolmuş devasa bir ordunun, ellerde hiçbir harita olmadan hem askeri disiplini korumaya çalışması hem de eve dönüş yolunu bulmaya çalışmasıdır. Anabasis bir taraftan yön kaybı, bir yandan da kaybedilen yönün yerine irade gücüyle yeni bir yön keşfetmedir. Bu eve dönüş mücadelesidir. 21. asırda her birey kendi anabasisi üzerinde durmalıdır.
Rüya kişiselleştirilmiş mittir. Mit ise kişisellikten çıkarılmış rüyadır. Hem rüya hem de mit, ruhun dinamiğinin genel işleyişi içinde simgeseldir. Rüyada biçimler rüyayı görenin kendine özgü sorunlarıyla tuhaflaşmıştır. Mitte ise belirtilen sorunlar ve çözümler bütün insanlık için dolaysızca geçerlidir. (Joseph Campbell-Kahramanın sonsuz yolculuğu)
Bazen sadece seversin. Küçük detayları umursamadan, mukayese etmeden, o rahatsızlık verici menfi anıları hatıra getirmeden. Kirlerden zihnini arındırmaşçasına seversin. Ve biraz da arındığını hissedersin dünyaya bu şekilde bakarken!
Az sonra var olmayacak olan, yani geçmiş olacak olan asla ciddi bir çabaya değmez. Varoluşumuzu biteviye akıp giden, göz açıp kapayana dek kayboluveren şimdiden başka destekleyecek bir dayanak yoktur. Dolayısıyla esas itibarıyla her daim peşinde koşup durduğumuz dinginliği hiçbir zaman bulma ihtimaline sahip olmaksızın sürekli devinim biçimine bürünmesi gerekir hayatımızın. Tıpkı tepeden aşağı koşan biri gibi. Eğer durmaya çalışırsa kaçınılmaz olarak düşecektir. Ya da yörüngesinde hızla ilerlemezse güneşi tarafından yutulacak olan bir gezegen gibi. Devingenlik varoluşun temel ayırt edici özelliğidir. Hangi türden olursa olsun atalet, dinginlik ya da istikrarın olmadığı, kalıcılığın olmadığı, bilakis dipsiz bir değişimin ve devir daim girdabının içinde bulunulduğu açıktır. Böyle bir dünyada mutlu olmak ve dinginliği tasavvur etmek imkansızdır. Kural olarak her insanın mutluluk peşinde koşarken elinde avucunda toz, topraktan başka şey kalmayacaktır. (Arthur Schopenhauer-Hayatın anlamı)
Bir toplumda gençler öğrenmeye değil de geçinmeye odaklı ise o toplumun geleceği karanlık demektir.
Güç peşinde koşan insan için anlam artık amaç değil araç olmuştur. Dolayısıyla etten kemikten insan, peyderpey kendine yabancılaşmıştır. İnsan şunu bunu tanrısallaştırırken sonunda o kürsüye kendini koydu. (Yuval Noah Harari-Homo Deus)
İnsan, kendisi ile dünya arasındaki uçurumun ta kendisidir. (Fernando Pessoa)
Dünya mı? Soluk, mavi bir nokta...
Anlaşılan biz sadece şölenler, cümbüşler ve Almanlarınkine benzer toplantılar için yaratılmışız. Bunun yanında ferdi girişimlerimiz de yok değildir. Bakarsınız, üçümüz beşimiz bir araya gelir bir yardım kurumu kurarız. Çok iyi, çok güzel ama o kurumu başarıya ulaştıracak kafa eksiktir bizde... Başta bir sevinç, bir iyimserliktir gider. İşe oldu, bitti gözüyle bakarız. Fakat sonuç? Diyelim bir yardım kurumu kurup, yoksullara dağıtmak üzere epey para toplarız fakat ardından bu hayırlı işi ıslatmak üzere şehrin ileri gelenlerine bir ziyafet çekeriz. Toplanan paranın yarısı uçar gider. Sonra o kurum için hademesi, memuru, müdür, dayaması döşemesi... Büyük bir bina kiralanır. Elbette yoksullara dağıtmak için elde üç beş ruble kalmıştır. İşin kötüsü, üç beş rubleyi nasıl dağıtmak gerektiğini bilen biri çıkmaz. Bakarsınız kurum üyelerinden biri, bu paranın süt ninesine verilmesini ister. (Gogol- Ölü Canlar)
Bu asırda insanoğlu kendi yarattığı enkazın içinden bir yolunu bulup çıkmalıdır bir an önce. Alain Badiou bu ruh halini, çıkış hareketini tanımlamak için harika Grekçe kelime kullanır: Anabasis. Kelime Xenophon’un ünlü eserinden gelir. Düşman topraklarında kaybolmuş devasa bir ordunun, ellerde hiçbir harita olmadan hem askeri disiplini korumaya çalışması hem de eve dönüş yolunu bulmaya çalışmasıdır. Anabasis bir taraftan yön kaybı, bir yandan da kaybedilen yönün yerine irade gücüyle yeni bir yön keşfetmedir. Bu eve dönüş mücadelesidir. 21. asırda her birey kendi anabasisi üzerinde durmalıdır.
Rüya kişiselleştirilmiş mittir. Mit ise kişisellikten çıkarılmış rüyadır. Hem rüya hem de mit, ruhun dinamiğinin genel işleyişi içinde simgeseldir. Rüyada biçimler rüyayı görenin kendine özgü sorunlarıyla tuhaflaşmıştır. Mitte ise belirtilen sorunlar ve çözümler bütün insanlık için dolaysızca geçerlidir. (Joseph Campbell-Kahramanın sonsuz yolculuğu)
Hayatın maskeli bir balo olduğunu fark ettiğimde gerçek yüzümle katıldığım için utandım. (Franz Kafka-Aforizmalar)
Bazen sadece seversin. Küçük detayları umursamadan, mukayese etmeden, o rahatsızlık verici menfi anıları hatıra getirmeden. Kirlerden zihnini arındırmaşçasına seversin. Ve biraz da arındığını hissedersin dünyaya bu şekilde bakarken!
Az sonra var olmayacak olan, yani geçmiş olacak olan asla ciddi bir çabaya değmez. Varoluşumuzu biteviye akıp giden, göz açıp kapayana dek kayboluveren şimdiden başka destekleyecek bir dayanak yoktur. Dolayısıyla esas itibarıyla her daim peşinde koşup durduğumuz dinginliği hiçbir zaman bulma ihtimaline sahip olmaksızın sürekli devinim biçimine bürünmesi gerekir hayatımızın. Tıpkı tepeden aşağı koşan biri gibi. Eğer durmaya çalışırsa kaçınılmaz olarak düşecektir. Ya da yörüngesinde hızla ilerlemezse güneşi tarafından yutulacak olan bir gezegen gibi. Devingenlik varoluşun temel ayırt edici özelliğidir. Hangi türden olursa olsun atalet, dinginlik ya da istikrarın olmadığı, kalıcılığın olmadığı, bilakis dipsiz bir değişimin ve devir daim girdabının içinde bulunulduğu açıktır. Böyle bir dünyada mutlu olmak ve dinginliği tasavvur etmek imkansızdır. Kural olarak her insanın mutluluk peşinde koşarken elinde avucunda toz, topraktan başka şey kalmayacaktır. (Arthur Schopenhauer-Hayatın anlamı)