Biraz şiir, biraz şarkı... Biraz hüzün, biraz hasret... Biraz ben, biraz sen...
EZ U TU (BEN VE SEN)
Bir fırtınaydı gidişin Tüm yaraların sancısını, Bir dille anlatmaya çalışmak gibiydi (Bir dile yüklemek gibiydi) Ya da tüm kitaplarda bahsedilen kutsal bir aşkı, Yumuşak huylu ve çilekeş bir yürekten koparmak gibiydi. Memleketimin tüm mezarlıklarında Yasını aramak gibiydi, Tüm süt çocuklarının ağızlarını Annelerinin memelerinden ayırmak gibiydi.
Vakit sonbahardır Ağaçların tüm yaprakları döküldü Göçebe kuşlar yetim yuvalarından uçtular Kara bulutlar, mavi gökyüzü Bize ağladılar
Sen orada kaldın Ben ise burada. Sen kimi beklersin. Ben ve sen yar Birbirimizden uzak düştük Sen neyi beklersin
Bir ülkenin kurulmasıydı Bir şehrin, sınırlarına mültecisi olması gibiydi. Ya da nasıl desem Uzak bir ufukta, Bakışlarına, bitişik kalmak gibiydi. İki elin bir boğazı sıkması, Ve sesinin çıkmaması gibiydi. Birden bire yüzlerce yılın Ömründen akıp gittiğini anlamak gibiydi..
Güzel gülüşün Karanlık gecemin mumu işığıydı Yaşam bizim için Keyif, eğlence ve sevdalıktı Söyle yarim neden Şafak neden bize karanlıktı?
Sen orada kaldın Ben ise burada. Sen kimi beklersin. Ben ve sen yar Birbirimizden uzak düştük Sen neyi beklersin
Sızıyor sessizce kendi derinine Çıkışını bulamayan sular. İnsan aynı türküyü, aynı içtenlikle Söyleyemiyor ki uzun zaman Böyle karşılıksız, yankısız Değişiyor usul usul eski duygular.
Biliyor musun, kalbim artık, Bir kuş gibi çırpınarak pencere önlerinde, Titrek kanatlarıyla umudun, Düşmüyor bekleyişin hayal camlarına, Gelmene yakın saatlerde.
Hayat dolduruyor her boşluğu kendince Bir başka başlangıçla Tutuşmak üzere yeniden Pembe üflemeleriyle bir ince soluğun.
Beni güzel hatırla... Çünkü sevdim seni ben Her şeyini… Sana sırdaş oldum Dost oldum koynumda ağladın Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini Beni üzdün, kınamadım Alışıktım vefasızlığa El oldun aldırmadım…
Kovulmuş bir şiirim, hiçbir kitaba sığamadım Satır aralarındayım, bir görsen beni. Ruhumu hiçbir kalıba sığdıramadım İçindeki şiirde mısra mısra gör, sen beni...
Çok durdum güneşe karşı bir başıma Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin Sen yokken, Az dolaşmadım gönlümün kuytularında Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında Zifirlerinde sadece ben üşürdüm. Hiç aldırmadım esen rüzgara Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından Ama bütün yangınlar beni yaktı önce Hep ortasında kaldım vurgunların Vurgun nedir ki? deme Bir babanın serzenişi nasılsa öyle Bayrakları indirilmiş, Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken Hep sustum....
Aziz Nesin 11 yaşında hafızdı, Kuran'ı ezbere biliyordu ve sağlam bir din eğitimi almıştı...
1935'de Kuleli Askeri Lisesini, 1937'de Ankara'da Harp Okulunu bitirip asteğmen oldu, üsteğmen rütbesindeyken "görev ve yetkisini kötüye kullandığı.." suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı... Çünkü ordu malzemesini ihtiyacı olan bir köylüye vermişti.
12 Ağustos 1947'de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de Bursa'da "emniyet-i umumiye nezareti" altında bulundurulma cezasına çarptırıldı...
Çok aç kaldı, hatta Bursa'ya sürgüne gönderildiğinde geceleri çöp karıştırıp sebze meyve bulmaya çalıştığı zamanlar bile oldu, bir zaman geldi dünyanın en çok kazanan yazarları arasına girdi.
Hiç çalmadı, hiç arabası olmadı...
Şehirde bir minibüs ya da bir belediye otobüsünde görebilirdiniz onu...
Yaşadığı süre içerisinde yüzlerce çocuğa; yeme, içme, barınma, giyinme, okuma vs. tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde baktı...
Yazdığı kitaplar sayesinde, devletten hiç destek almadan bir vakıf kurdu ve o vakıf halen devam etmekte.
Oğlunun gemisi, uçağı yoktur...
Yetiştirdiği çocuklara hiç bir şekilde tacizde bulunmamıştır, mezarı vakfın bahçesindedir... Üstünde çocuklar oynasın diye yeri belli değildir.
Biraz şiir, biraz şarkı...
Biraz hüzün, biraz hasret...
Biraz ben, biraz sen...
EZ U TU
(BEN VE SEN)
Bir fırtınaydı gidişin
Tüm yaraların sancısını,
Bir dille anlatmaya çalışmak gibiydi
(Bir dile yüklemek gibiydi)
Ya da tüm kitaplarda bahsedilen kutsal bir aşkı,
Yumuşak huylu ve çilekeş bir yürekten koparmak gibiydi.
Memleketimin tüm mezarlıklarında
Yasını aramak gibiydi,
Tüm süt çocuklarının ağızlarını
Annelerinin memelerinden ayırmak gibiydi.
Vakit sonbahardır
Ağaçların tüm yaprakları döküldü
Göçebe kuşlar yetim yuvalarından uçtular
Kara bulutlar, mavi gökyüzü
Bize ağladılar
Sen orada kaldın
Ben ise burada.
Sen kimi beklersin.
Ben ve sen yar
Birbirimizden uzak düştük
Sen neyi beklersin
Bir ülkenin kurulmasıydı
Bir şehrin, sınırlarına mültecisi olması gibiydi.
Ya da nasıl desem
Uzak bir ufukta,
Bakışlarına, bitişik kalmak gibiydi.
İki elin bir boğazı sıkması,
Ve sesinin çıkmaması gibiydi.
Birden bire yüzlerce yılın
Ömründen akıp gittiğini anlamak gibiydi..
Güzel gülüşün
Karanlık gecemin mumu işığıydı
Yaşam bizim için
Keyif, eğlence ve sevdalıktı
Söyle yarim neden
Şafak neden bize karanlıktı?
Sen orada kaldın
Ben ise burada.
Sen kimi beklersin.
Ben ve sen yar
Birbirimizden uzak düştük
Sen neyi beklersin
Her günümüzü bayram yapanlar , gelişiyle, gülüşümüze GÜL takanlardır...
Sızıyor sessizce kendi derinine
Çıkışını bulamayan sular.
İnsan aynı türküyü, aynı içtenlikle
Söyleyemiyor ki uzun zaman
Böyle karşılıksız, yankısız
Değişiyor usul usul eski duygular.
Biliyor musun, kalbim artık,
Bir kuş gibi çırpınarak pencere önlerinde,
Titrek kanatlarıyla umudun,
Düşmüyor bekleyişin hayal camlarına,
Gelmene yakın saatlerde.
Hayat dolduruyor her boşluğu kendince
Bir başka başlangıçla
Tutuşmak üzere yeniden
Pembe üflemeleriyle bir ince soluğun.
Soğuyor acılar bile..
Şükrü Erbaş
Beni güzel hatırla...
Çünkü sevdim seni ben
Her şeyini…
Sana sırdaş oldum
Dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün, kınamadım
Alışıktım vefasızlığa
El oldun aldırmadım…
O. Savcı
Kovulmuş bir şiirim, hiçbir kitaba sığamadım
Satır aralarındayım, bir görsen beni.
Ruhumu hiçbir kalıba sığdıramadım
İçindeki şiirde mısra mısra gör, sen beni...
Türkü olup da notalara varamayan
Sen nasılsın?
SEVDAsını yitirmiş KARAyım...
Sen kimsin?
Gülüşüne yağmur damlası çarpsa,
Şiir olur.
Bunu bir ben bilirim,
Bir de gökyüzü...
Cemal SÜREYA
Biliyorum,
Ne sen dönersin artık
Ne de ben, kapıyı açabilirim sana...
Çok durdum güneşe karşı bir başıma
Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
Sen yokken,
Az dolaşmadım gönlümün kuytularında
Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
Zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
Hiç aldırmadım esen rüzgara
Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
Ama bütün yangınlar beni yaktı önce
Hep ortasında kaldım vurgunların
Vurgun nedir ki? deme
Bir babanın serzenişi nasılsa öyle
Bayrakları indirilmiş,
Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken
Hep sustum....
C. KÜLEBİ
Aziz Nesin 11 yaşında hafızdı, Kuran'ı ezbere biliyordu ve sağlam bir din eğitimi almıştı...
1935'de Kuleli Askeri Lisesini, 1937'de Ankara'da Harp Okulunu bitirip asteğmen oldu, üsteğmen rütbesindeyken "görev ve yetkisini kötüye kullandığı.." suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı...
Çünkü ordu malzemesini ihtiyacı olan bir köylüye vermişti.
12 Ağustos 1947'de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de Bursa'da "emniyet-i umumiye nezareti" altında bulundurulma cezasına çarptırıldı...
Çok aç kaldı, hatta Bursa'ya sürgüne gönderildiğinde geceleri çöp karıştırıp sebze meyve bulmaya çalıştığı zamanlar bile oldu, bir zaman geldi dünyanın en çok kazanan yazarları arasına girdi.
Hiç çalmadı, hiç arabası olmadı...
Şehirde bir minibüs ya da bir belediye otobüsünde görebilirdiniz onu...
Yaşadığı süre içerisinde yüzlerce çocuğa; yeme, içme, barınma, giyinme, okuma vs. tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde baktı...
Yazdığı kitaplar sayesinde, devletten hiç destek almadan bir vakıf kurdu ve o vakıf halen devam etmekte.
Oğlunun gemisi, uçağı yoktur...
Yetiştirdiği çocuklara hiç bir şekilde tacizde bulunmamıştır, mezarı vakfın bahçesindedir...
Üstünde çocuklar oynasın diye yeri belli değildir.