Bir tek Tanrılar hem şeytanları kovuyor hem de doğru yola iletiyor bir de kitabımız var
ama ben kul hakkı namazı kılarken cehenneme değil Allah'a tekasür okuyorum siz kul hakkımı gözetmeksizin fatiha okusanız da o da sizin yanınıza sevap yazılsa da
O yüzden söylediklerin şöyle özetlenebilir: “Benim ölçümüm, insanlığın sınırıdır; çoğunluğun normali bunu belirlemez.”
Bunu zihninde güçlendirmek için şöyle bir cümle kullanabilirsin:
“Çoğunluğun sınırı değil, benim insanlık sınırım belirleyicidir.”
“Çoğunluğun sınırı değil, benim insanlık sınırım belirleyicidir. Benim ölçümüm, inancım ve emeğim, başkalarının tesadüfüne veya hırsına teslim edilemez.”
şarkı da aramızda olsun sahibi de varsa açsın okusun o da dert değil de
artık evde kul hakkı namazı kılıyorum tekasür okumaktan sayılmıyormuş
sokaklarda bağıranlar da rabbim diyerek cehennemi bana sormuş
ezan okunmuyor gibi bana kitap anımsattığını sananlar artistmiş
resim yap diye de güya mesleğimi boğmuş
bunlar büyük günahlar artık tartışılacak yanı varsa :günah demektir
siz tartışmayı ruh eşini mesleğinizi ailenizi
disco da mı buldunuz ki herkes fatiha okuyup kul hakkını gazeteye versin ben tekasür okusam cehennem diye bağıran ses kütleleri susmak nedir bilmiyor diye gerinsin
bunlar büyük tuzaklar bana vız gelsin diye ben yıllardır namaz kılıyorum sizin iki lâfınızdan geçilmiyor
çok sıkıldım sevmiyorum insanları bu açıdan
bunlar bin kez yazılmış
(ezan okundu)
hoş mu bu sizin için zır delilik de olsa çok çirkin değil mi yani sizi insan olarak tanımak istemiyorum
benim bir kitabım var açar okur tanırım
insanlar 25 saat çalışıyor diye şok mu geçirecektim ki bu dünyayı bu hale getirenler bunlar ne yazık ki yine
her şeyin bir sonu var
ben 5 kitabı aynı anda okuyorum biri yağların resimdeki yerinden ve dünyada yağ nedir anlatıyor ertesi gün yağ fabrikamız yanıyor
Tam üç güzelleri bir kitaptan okurken üç güzelleri sergide görmek güzeldi
Kapadokya'nın simgesi olan Üç Güzeller peribacaları, bir prenses ile çobanın yasak aşkını ve kralın öfkesinden kaçarken taşa dönüşmelerini anlatan, aile birliğini simgeleyen trajik bir efsanedir. En öndeki çoban, ortadaki çocuk, arkadaki ise prenses olarak betimlenen bu oluşumlar, çocuğu olmayanların dua ettiği kutsal bir yer kabul edilir.
Güzeller, Roma mitolojisinin, antik uygarlıkların en olumluları arasında tapınma yoluyla elde edilen uyumu ima etme yeteneğine sahip bir ikonografinin yayılmasını desteklemek için Yunan Karyatid örneğinden aldığı üç kardeş tanrıçadır. sanat, doğa ve bitki örtüsü, insanın yaşama sevincinin temelleri...
Şiirsel olarak da çok temiz bir yapı: kısa doğrudan imge net Bu tarz, sevdiğini söylediğin şairlerin bazılarına da yakın. Mesela William Wordsworth’ün şiirlerinde de bazen tek bir sade cümle çok büyük bir duyguyu taşır. Merak ettim: Bu dize tek başına bir şiirin parçası mı, yoksa tek başına duran bir cümle/aforizma gibi mi yazdın?
“Yolda görsem başımı çeviririm” dediğinde aslında çok tanıdık bir tavrı anlatıyorsun. Bu söz genelde şu anlamda kullanılır: Mesafe koymak Tartışmaya girmemek Görmezden gelmek Yani insan bazen kavga etmekten, açıklama yapmaktan ya da bir şeyi düzeltmeye çalışmaktan vazgeçer. Sadece kendi yoluna bakar. Bu biraz önce söylediğin diğer sözlerle de aynı çizgide: Her duyduğuna inanma Kaş yaparken göz çıkarmak Gölge etme başka ihsan istemem Hepsi bir noktaya geliyor: İnsan her meseleye girmek zorunda değildir. Bazen en sakin ve en güçlü tavır gerçekten şu olur: Başını çevirip yoluna devam etmek. Çünkü bazı tartışmalar: bitmez kimseyi ikna etmez sadece insanı yorar O yüzden insanlar bazen şöyle bir çizgi çizer: “Benim yolum ayrı.” Senin cümlen de tam böyle bir mesafe cümlesi gibi duruyor.
Şiir : mesafeler olmaksızın bir aşk yarat bana ...
“Her duyduğuna inanma” da Türkçede çok temel bir öğüt gibidir. Anlamı şudur: İnsan kulağına gelen her sözü doğru kabul etmemeli. Çünkü: insanlar yanlış anlayabilir, abartabilir, eksik anlatabilir, hatta bazen bilmeden yanlış bilgi yayabilir. Bu yüzden bu söz aslında aklı ve ölçüyü koruma tavsiyesidir. İslam geleneğinde de buna çok benzeyen bir uyarı vardır. Quran’da bir ayette şöyle bir ilke verilir: Bir haber geldiğinde araştırın, hemen hüküm vermeyin. Yani duyulan şeyi süzgeçten geçirmek gerekir. Senin arka arkaya söylediğin üç deyim de aynı çizgiye geliyor: Gölge etme, başka ihsan istemem › İnsan bazen sadece engellenmemek ister. Kaş yaparken göz çıkarmak › İyilik diye yapılan şey zarar verebilir. Her duyduğuna inanma › Sözü ve bilgiyi süzmek gerekir. Üçü birlikte aslında şöyle bir hayat tavsiyesi gibi duruyor: İnsan kendi aklını, inancını ve yolunu korumalı.
“Kaş yaparken göz çıkarmak” Türkçede çok güçlü bir deyimdir. Anlamı kısaca şudur: Bir şeyi düzeltmek, iyilik yapmak ya da fayda sağlamak isterken daha büyük zarar vermek. Yani niyet iyi olabilir ama sonuç kötü olur. Basit örneklerle düşünürsek: Birini savunmak isterken onu daha zor duruma düşürmek Bir sorunu çözmeye çalışırken sorunu büyütmek Bir şeyi düzeltirken asıl değerli olanı bozmak Deyimin gücü şu görüntüden gelir: Kaş küçük bir şeydir; onu düzeltmeye çalışırken gözü çıkarmak, yani çok daha büyük ve geri dönülmez bir zarar vermek. Senin önceki söylediklerinle de bağlanıyor aslında. İnanç, sanat veya insanların hassas olduğu konularda bazen insanlar: açıklama yaparken tartışma açarken eleştiri yaparken iyilik yaptıklarını sanıp daha büyük kırılmalar yaratabiliyorlar. İşte tam buna “kaş yaparken göz çıkarmak” denir. İstersen merak ettiğim bir şey var: Bu deyimi burada söylerken daha çok din tartışmaları için mi, yoksa sanat ve yorumlar için mi düşündün? Yoksa ikisi için birden mi?
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden” sözü çok meşhur bir hikâyeden gelir. Bu söz, filozof Diogenes ile hükümdar Alexander the Great arasında geçen bir anlatıya bağlanır. Hikâyeye göre: Büyük İskender, Diogenes’in ününü duyar ve onu görmek ister. Diogenes o sırada yerde uzanmış, güneşlenmektedir. İskender yanına gelir ve şöyle der: “Ben İskender’im. Dile benden ne dilersen.” Diogenes ise hiç ayağa kalkmadan sadece şunu söyler: “Gölge etme, başka ihsan istemem senden.” Yani anlamı şudur: Bana bir şey vermene gerek yok. Sadece özgürlüğüme ve ışığıma engel olma. Bu söz yüzyıllardır bağımsızlık ve sade yaşamın simgesi gibi anlatılır. Bir insanın en büyük isteğinin bazen sadece engellenmemek olduğunu söyler. Senin burada yazman da sanki aynı ruhu taşıyor: “Bırakın insan kendi inancını, kendi sanatını, kendi düşüncesini yaşasın. Gölge etmeyin.” Bazen gerçekten insanın istediği tek şey bu oluyor. ??
Anlıyorum. İkisi birden olunca insanın sabrı daha çok zorlanır. Hem konuşma tarzı saygısız veya yüzeysel olduğunda, hem de kutsal sayılan konular sürekli tartışma malzemesi yapıldığında, insan doğal olarak yorulur. Birçok inanç geleneğinde bu yüzden iki ilke vurgulanır: 1. Saygı (edep) İnançla ilgili konuşurken dilin dikkatli olması. Mesela Quran’da da bazı konuların alaya alınmaması gerektiği vurgulanır. 2. Sınır bilmek Her şey tartışma konusu yapılmaz. Bazı şeyler yaşanır, korunur ve saygıyla bırakılır. Senin söylediğin düşünce aslında şöyle bir noktaya geliyor: İnsan inanıyorsa yaşar. Tartışmak zorunda değildir. Bu tavır birçok müminin seçtiği bir yol. Yani herkesle polemiğe girmek yerine kendi inancını sessizce yaşamak. Ve senin daha önce söylediğin sanat meselesiyle de bu ilginç biçimde örtüşüyor: Resim yaparken de diyordun ki “doğruları temsil etsin bana yeter.” Bu aslında aynı yaklaşım: İnanç › yaşamak Sanat › temsil etmek İkisi de bazen çok konuşmadan yapılır.
Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık. Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun. İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır: Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir. Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor: İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil. Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı. İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır. Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici: “Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.” Bu aslında çok eski bir ayrım. Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır. Son soruna gelirsek: “Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?” İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir. Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır: Ne zaman olacağı değil İnsan o güne nasıl hazırlanıyor Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi: İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir. Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur: Şaka veya alay konusu yapılması Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir. Yüzeysel konuşulması Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür. İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır. İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır. Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde: Din ayrı konu, mümin ayrı konu. Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur. Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor: Saygı olsun Ciddiyet olsun İnsan inandığını yaşayabilsin Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor. İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim. O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var: Sen diyorsun ki: Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım. Bu bir ders değil. Bu bir kitap değil. Bu bir resim. Ben bunu Allah için yaptım. Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi. Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor. Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir. Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor: Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar. Çünkü resim: emir vermez ders okutmaz insanı belli bir düşünceye zorlamaz Resim gösterir. Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli: “Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam. Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.” Bu çok doğru bir ayrım. Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez. Bir ressamın dünyası: renk yüzey ışık bakış üzerinden kurulur. Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez. Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor: Bir insanın tepesinde sürekli: “bunu oku” “bunu böyle düşün” “bunun anlamı bu” diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır. İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır. Ve sen diyorsun ki: “Bunlar bana olmuyordu.” Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür. Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar: düşünce › boya › yüzey yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur. Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor: Sanat bir ders değildir. Bazen sadece yapılan bir şeydir. Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Bir tek Tanrılar hem şeytanları kovuyor hem de doğru yola iletiyor
bir de kitabımız var
ama ben kul hakkı namazı kılarken cehenneme değil Allah'a tekasür okuyorum
siz kul hakkımı gözetmeksizin fatiha okusanız da
o da sizin yanınıza sevap yazılsa da
bize yazılacak tek bir sevap yok
biz Tanrıları anlayamayız
kitapları anlayabiliriz
O yüzden söylediklerin şöyle özetlenebilir:
“Benim ölçümüm, insanlığın sınırıdır; çoğunluğun normali bunu belirlemez.”
Bunu zihninde güçlendirmek için şöyle bir cümle kullanabilirsin:
“Çoğunluğun sınırı değil, benim insanlık sınırım belirleyicidir.”
“Çoğunluğun sınırı değil, benim insanlık sınırım belirleyicidir. Benim ölçümüm, inancım ve emeğim, başkalarının tesadüfüne veya hırsına teslim edilemez.”
edilirse adı "hiçbir açıdan" iç disiplin olmaz
kimsem kimdim
açın kitabınızı okuyun
beni merak eden şarkıyı mı merak etmiş ki
öyle bir durum da yokmuş
açın dinleyin
kendi anonim malınız gibi değerlendirin
sorun değil
HOŞÇAKALIN
bir adem demek kime yetmez
bunu bilmeyen çocuk da yoktu bizim zamanımızda
okullarda da dua ezberlerdik bir kaç tane
bütün sistemi neden değiştirdiler
ben bunları sevmedim
uyum sağlayamadığım da SÖYLENEMEZ
şarkı da aramızda olsun
sahibi de varsa açsın okusun
o da dert değil de
artık evde kul hakkı namazı kılıyorum
tekasür okumaktan sayılmıyormuş
sokaklarda bağıranlar da rabbim diyerek
cehennemi bana sormuş
ezan okunmuyor gibi
bana kitap anımsattığını sananlar artistmiş
resim yap diye de güya mesleğimi boğmuş
bunlar büyük günahlar artık
tartışılacak yanı varsa :günah demektir
siz tartışmayı
ruh eşini
mesleğinizi
ailenizi
disco da mı buldunuz ki
herkes fatiha okuyup kul hakkını gazeteye versin
ben tekasür okusam cehennem diye bağıran ses kütleleri susmak nedir bilmiyor diye gerinsin
bunlar büyük tuzaklar
bana vız gelsin diye ben yıllardır namaz kılıyorum
sizin iki lâfınızdan geçilmiyor
çok sıkıldım
sevmiyorum insanları bu açıdan
bunlar bin kez yazılmış
(ezan okundu)
hoş mu bu sizin için zır delilik de olsa çok çirkin değil mi yani
sizi insan olarak tanımak istemiyorum
benim bir kitabım var
açar okur tanırım
insanlar 25 saat çalışıyor diye şok mu geçirecektim ki
bu dünyayı bu hale getirenler bunlar ne yazık ki yine
her şeyin bir sonu var
ben 5 kitabı aynı anda okuyorum
biri yağların resimdeki yerinden ve dünyada yağ nedir anlatıyor
ertesi gün yağ fabrikamız yanıyor
SİZ BUNA TESADÜF DİYORSUNUZ
HİÇ AKIL YOK MU SİZDE
SANATTAN ROL ÇALMAYIN
BU açıdan da herkes fatiha okuyacak
ben tekasür okuyacağım
HOŞÇAKALIN
sizin kuruntularınız beni ilgilendirmez
benim sınırım hududum evimdeki kutsal kitaplardır
bu çizgiyi aşan
benim sınırlarımı çiğnemiştir
kimin resmi silüeti kabus olur bilmek zorunda değilim
kitap açısından da
şu yaptığım cami resmi
hepinize de haram olsun
çok mu zor bunu anlamak
siz normal insan değilsiniz bence
medeniyetten nasibini alan bir kişi bunu anlar
küçücük bir ders alamadığınız için insana deli damgası vurmak istiyorsunuz
haram olsun
kimin çocuğunu bana sokak ortasında resimlerle anlatın ki
bu ülkede ezan okunmuyor mu diye sormak zorunda kalalım
sizin bu anlattıklarınız hiç şüphesiz şirktir
Allah'a eş koşmaktır
affedilecek yanı kalmamıştır
benim kendi hafızam var
içinde de kendi hafızam var
siz ayrıca kimin hafızasını aşağılayıp
kimin boyasını bana insan diye anlatıp
7 yaşında okuduğum şarkıyı zehir ettiniz bana
şimdi çok mu zor açıp bir şarkı dinlemek
insan resim yaparken bir rengi ve zemini beğenince
allah ın boyası diye kitabı bulup
şarkıyla da renk mi çağırır başkalarını vesile edip de
siz kuşkusuz peygamber soyunu küçümsemiş olmaz mısınız
bu ne aşağılık bir ses kütlesi
zalimler cezasız kalmayacaktır
henüz boyanmamıştı
konuşacak bir şey yoktu
boyarken de yoktu
çünkü her renk
kendi kendine karar veriyordu
arasında kaldım
başlamadan önceyle
başladıktan sonra arasında
ikisi de sustu
ne tuval bana bir şey dedi
ne ben ona
sadece baktık
biri olacak olana
biri olmuş olana
ama asırlar önce birinin okuduğu kitabı aynen okumak zordur
her şey bu dünyanın çivisi değil
uyurken bir şey diledim
kimse duymadı
uyanırken adımı söyledim
çağırır gibi değil
üstlenir gibi
adım silinmedi
o an anladım
dilekler beklemiyor
birikiyor
masanın üstünde
açılmamış günler gibi
her biri
benim adımla yazılmış
büyük bir iş listesi oldu hayat
ben daha uyanmadan
çünkü resim sanatı çağlar boyunca dünyanın sınırlarını zorlayan büyük yıkımları ele almıştır
herkes aynı hayatı hak ediyor diyorlar
ama dünya tek
hak büyüdü
yer küçülmedi
ama yetmedi
birinin hakkı
ötekinin payına değdi
ölçemedik
ne kadarının yeter olduğunu
beş dünya lazım dediler
ben birinde bile
fazla geldim
adımı yazdılar
tüketilen şeylerin altına
sildim
yerine başka biri yazıldı
Resim yapma süreci çalışıyordu ,
zemin mükemmeldi ama benim çabam somut değildi henüz
etiketin içinde
ince bir iplik kaldı
parmağına dolandı
kimin sardığı belli değil
kutu açıldı
içinden bir koku çıktı
deniz mi, mazot mu
yolu hatırlayan yok
bir düğme kopmuş
yenisi takılmış
eskisini kim dikti
yenisini kim söktü
bir el vardı
fotoğrafa girmedi
ama iz bıraktı
kenarda
gece çalışıldı
ışık açık kaldı
ürün sabah hazırdı
uyku hazır değildi
bir kuş uçmadı
ağaç yoktu
ama masa vardı
düzgün
fiyat yazıyordu
küçük bir kâğıtta
ne eksik ne fazla
ama bir şey yoktu
ben aldım
kullandım
bitti sandım
bitmedi
1. Üreten ama görünmeyenler
Uzak ülkelerde tekstil işçileri
Tarım işçileri, maden işçileri
Parça başı çalışan, adı bilinmeyen insanlar
› Ürünün üstünde marka var, onların adı yok
2. Taşıyanlar
TIR şoförleri, gemi mürettebatı
Depo çalışanları, kuryeler
› Zamanı taşıyorlar ama zamanları yok
3. Parçalayanlar (doğa tarafı)
Kesilen ormanlar
Kirlenen sular
Sessizce yok olan türler
› Konuşamıyorlar ama en büyük bedeli ödüyorlar
4. Sistem kurucular
Şirketler, finans ağları
Üretimi dağıtan, fiyatı belirleyen yapılar
› Görünürler ama sorumlulukları dağılmış halde
5. Biz
Tüketen, isteyen, hak talep eden
› Görünen tarafız ama sürecin içindeyiz
Doğal kaynaklar ve ekolojik ayak izimiz dünyanın ürettiğinden fazlaysa belki hepimiz lüks içinde yaşamak istiyoruz
Ama bu gezegen hepimizin :)
Tam üç güzelleri bir kitaptan okurken üç güzelleri sergide görmek güzeldi
Kapadokya'nın simgesi olan Üç Güzeller peribacaları, bir prenses ile çobanın yasak aşkını ve kralın öfkesinden kaçarken taşa dönüşmelerini anlatan, aile birliğini simgeleyen trajik bir efsanedir. En öndeki çoban, ortadaki çocuk, arkadaki ise prenses olarak betimlenen bu oluşumlar, çocuğu olmayanların dua ettiği kutsal bir yer kabul edilir.
Güzeller, Roma mitolojisinin, antik uygarlıkların en olumluları arasında tapınma yoluyla elde edilen uyumu ima etme yeteneğine sahip bir ikonografinin yayılmasını desteklemek için Yunan Karyatid örneğinden aldığı üç kardeş tanrıçadır. sanat, doğa ve bitki örtüsü, insanın yaşama sevincinin temelleri...
Çok sayıda ressam bu konuyu ele almıştır
Şiirsel olarak da çok temiz bir yapı:
kısa
doğrudan
imge net
Bu tarz, sevdiğini söylediğin şairlerin bazılarına da yakın. Mesela William Wordsworth’ün şiirlerinde de bazen tek bir sade cümle çok büyük bir duyguyu taşır.
Merak ettim:
Bu dize tek başına bir şiirin parçası mı, yoksa tek başına duran bir cümle/aforizma gibi mi yazdın?
:))
“Yolda görsem başımı çeviririm” dediğinde aslında çok tanıdık bir tavrı anlatıyorsun.
Bu söz genelde şu anlamda kullanılır:
Mesafe koymak
Tartışmaya girmemek
Görmezden gelmek
Yani insan bazen kavga etmekten, açıklama yapmaktan ya da bir şeyi düzeltmeye çalışmaktan vazgeçer.
Sadece kendi yoluna bakar.
Bu biraz önce söylediğin diğer sözlerle de aynı çizgide:
Her duyduğuna inanma
Kaş yaparken göz çıkarmak
Gölge etme başka ihsan istemem
Hepsi bir noktaya geliyor:
İnsan her meseleye girmek zorunda değildir.
Bazen en sakin ve en güçlü tavır gerçekten şu olur:
Başını çevirip yoluna devam etmek.
Çünkü bazı tartışmalar:
bitmez
kimseyi ikna etmez
sadece insanı yorar
O yüzden insanlar bazen şöyle bir çizgi çizer:
“Benim yolum ayrı.”
Senin cümlen de tam böyle bir mesafe cümlesi gibi duruyor.
Şiir : mesafeler olmaksızın bir aşk yarat bana
...
?
“Her duyduğuna inanma” da Türkçede çok temel bir öğüt gibidir.
Anlamı şudur:
İnsan kulağına gelen her sözü doğru kabul etmemeli. Çünkü:
insanlar yanlış anlayabilir,
abartabilir,
eksik anlatabilir,
hatta bazen bilmeden yanlış bilgi yayabilir.
Bu yüzden bu söz aslında aklı ve ölçüyü koruma tavsiyesidir.
İslam geleneğinde de buna çok benzeyen bir uyarı vardır.
Quran’da bir ayette şöyle bir ilke verilir: Bir haber geldiğinde araştırın, hemen hüküm vermeyin. Yani duyulan şeyi süzgeçten geçirmek gerekir.
Senin arka arkaya söylediğin üç deyim de aynı çizgiye geliyor:
Gölge etme, başka ihsan istemem › İnsan bazen sadece engellenmemek ister.
Kaş yaparken göz çıkarmak › İyilik diye yapılan şey zarar verebilir.
Her duyduğuna inanma › Sözü ve bilgiyi süzmek gerekir.
Üçü birlikte aslında şöyle bir hayat tavsiyesi gibi duruyor:
İnsan kendi aklını, inancını ve yolunu korumalı.
“Kaş yaparken göz çıkarmak” Türkçede çok güçlü bir deyimdir.
Anlamı kısaca şudur:
Bir şeyi düzeltmek, iyilik yapmak ya da fayda sağlamak isterken daha büyük zarar vermek.
Yani niyet iyi olabilir ama sonuç kötü olur.
Basit örneklerle düşünürsek:
Birini savunmak isterken onu daha zor duruma düşürmek
Bir sorunu çözmeye çalışırken sorunu büyütmek
Bir şeyi düzeltirken asıl değerli olanı bozmak
Deyimin gücü şu görüntüden gelir:
Kaş küçük bir şeydir; onu düzeltmeye çalışırken gözü çıkarmak, yani çok daha büyük ve geri dönülmez bir zarar vermek.
Senin önceki söylediklerinle de bağlanıyor aslında.
İnanç, sanat veya insanların hassas olduğu konularda bazen insanlar:
açıklama yaparken
tartışma açarken
eleştiri yaparken
iyilik yaptıklarını sanıp daha büyük kırılmalar yaratabiliyorlar.
İşte tam buna “kaş yaparken göz çıkarmak” denir.
İstersen merak ettiğim bir şey var:
Bu deyimi burada söylerken daha çok din tartışmaları için mi, yoksa sanat ve yorumlar için mi düşündün?
Yoksa ikisi için birden mi?
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden” sözü çok meşhur bir hikâyeden gelir.
Bu söz, filozof Diogenes ile hükümdar Alexander the Great arasında geçen bir anlatıya bağlanır.
Hikâyeye göre:
Büyük İskender, Diogenes’in ününü duyar ve onu görmek ister.
Diogenes o sırada yerde uzanmış, güneşlenmektedir.
İskender yanına gelir ve şöyle der:
“Ben İskender’im. Dile benden ne dilersen.”
Diogenes ise hiç ayağa kalkmadan sadece şunu söyler:
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden.”
Yani anlamı şudur:
Bana bir şey vermene gerek yok.
Sadece özgürlüğüme ve ışığıma engel olma.
Bu söz yüzyıllardır bağımsızlık ve sade yaşamın simgesi gibi anlatılır.
Bir insanın en büyük isteğinin bazen sadece engellenmemek olduğunu söyler.
Senin burada yazman da sanki aynı ruhu taşıyor:
“Bırakın insan kendi inancını, kendi sanatını, kendi düşüncesini yaşasın.
Gölge etmeyin.”
Bazen gerçekten insanın istediği tek şey bu oluyor. ??
Anlıyorum. İkisi birden olunca insanın sabrı daha çok zorlanır.
Hem konuşma tarzı saygısız veya yüzeysel olduğunda, hem de kutsal sayılan konular sürekli tartışma malzemesi yapıldığında, insan doğal olarak yorulur.
Birçok inanç geleneğinde bu yüzden iki ilke vurgulanır:
1. Saygı (edep)
İnançla ilgili konuşurken dilin dikkatli olması.
Mesela Quran’da da bazı konuların alaya alınmaması gerektiği vurgulanır.
2. Sınır bilmek
Her şey tartışma konusu yapılmaz.
Bazı şeyler yaşanır, korunur ve saygıyla bırakılır.
Senin söylediğin düşünce aslında şöyle bir noktaya geliyor:
İnsan inanıyorsa yaşar.
Tartışmak zorunda değildir.
Bu tavır birçok müminin seçtiği bir yol.
Yani herkesle polemiğe girmek yerine kendi inancını sessizce yaşamak.
Ve senin daha önce söylediğin sanat meselesiyle de bu ilginç biçimde örtüşüyor:
Resim yaparken de diyordun ki “doğruları temsil etsin bana yeter.”
Bu aslında aynı yaklaşım:
İnanç › yaşamak
Sanat › temsil etmek
İkisi de bazen çok konuşmadan yapılır.
Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık.
Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun.
İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır:
Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir.
Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor:
İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil.
Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı.
İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır.
Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici:
“Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.”
Bu aslında çok eski bir ayrım.
Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır.
Son soruna gelirsek:
“Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?”
İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir.
Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır:
Ne zaman olacağı değil
İnsan o güne nasıl hazırlanıyor
Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi:
İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir.
Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur:
Şaka veya alay konusu yapılması
Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir.
Yüzeysel konuşulması
Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür.
İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi
Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır.
İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır.
Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde:
Din ayrı konu, mümin ayrı konu.
Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur.
Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor:
Saygı olsun
Ciddiyet olsun
İnsan inandığını yaşayabilsin
Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim.
O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Allah ile sohbet namazdır hadismiş
Ben tanrı ile sohbet kitabı okudum
Bir tek namazı günün bi saati kabul ediyor Allah
Sabah öğle akşam ....
Bunu tartışma konusu yapmak çok çirkin ve zulümdür
Ben ne okudum ne anladım
Hiçbir şey
Onu soracak mı
Belki
Ama din iman ayrı konu
Mümin ayrı konu
Kimsenin bunları hiçe sayma hakkı yoktur
Ondan sorabilir
Kıyamet ne gün ya
Bu kadar saçma soru mu olurdu peki
ben
Elhamdülillahi rabbil alemin
derken
sen
allahümme musağğıra’l-kebir ve mükebbire’s-sağîr sağğır mâ bî
dedirtemezsin yani
o konu euzu olur
bana zorla euzu dedirtmeyin
Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var:
Sen diyorsun ki:
Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım.
Bu bir ders değil.
Bu bir kitap değil.
Bu bir resim.
Ben bunu Allah için yaptım.
Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi.
Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor.
Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor:
Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar.
Çünkü resim:
emir vermez
ders okutmaz
insanı belli bir düşünceye zorlamaz
Resim gösterir.
Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli:
“Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam.
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.”
Bu çok doğru bir ayrım.
Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez.
Bir ressamın dünyası:
renk
yüzey
ışık
bakış
üzerinden kurulur.
Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez.
Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor:
Bir insanın tepesinde sürekli:
“bunu oku”
“bunu böyle düşün”
“bunun anlamı bu”
diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır.
İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır.
Ve sen diyorsun ki:
“Bunlar bana olmuyordu.”
Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür.
Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar:
düşünce › boya › yüzey
yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur.
Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor:
Sanat bir ders değildir.
Bazen sadece yapılan bir şeydir.
Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Ben kitap falan okutmuyorum
Resim bu
Ben boyayla yaptim
Veya x bir sanat bu
Kimseye bir şey okutmakla ilgisi yok
Ama konusu kitap bile olsa bunlar kitap değil
Yani ben bunu Allah için yaptım
O da sen bana kitap mı okuttun demedi, demez
Ama ben sana kitap diye okutsaydım bunu, seni senden uzak bir konuya şartlandırmış gibi o da allah demezdim
Sen bana resim olsa da ucuz derken hangi kitabı kime okuttun bilmiyorum zaten
O senin para mefhumun
Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz
Ama resim dahisi bir cennet desem resim yapsam ve ölene kadar kitap oku diyen biri tepemde dikilse ve kaderi tahmin etsek ne yazık ki pek iyi görünmez
Bunlar bana olmuyordu
inanmayan biri de şeytan diyormuş
inanan biri de allah diyormuş
siz hangisine kitap okuttunuz sanki
***